.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

27 Ağustos 2016 Cumartesi

DİNİ MESELELER VE MEHDİ HAKKINDA KONUŞMAK


Dini meseleler hakkında konuşmak için iki önemli meziyete ihtiyaç var. 1. Bilgili olmak 2. Terbiye-yi İslamiye’ye sadık kalmak. Bunlardan birinin eksik olması durumunda ortaya ya saçmalar yayılır ya da cerbeze zırvaları.

Hz. Peygamber’e Kur’an ne için indirildi? “insanlara açıklaman için Kur'ân'ı indirdik—tâ ki iyice düşünsünler.” 16/44 “Biz sana kitabı onların anlaşmazlığa düştükleri şeyi kendilerine açıklaman için ve iman e den bir topluluğa hidayet ve rahmet olarak indirdik.” 16/64

Peki Kur’an’da ne var: Yaş kuru her şey. Bu ne demek ise yazarsam uzun yer kaplar. 25. Sözün başındaki Kur’an nedir, tarifi nasıl olduğunu 1.5 sayfalık izahı okursan 7 sülalene yetecek kadar bilgi sahibi olursun. Belki sakat ve yanlış bir çok fikrini tashih edersin. Yalnız orada şöyle bir bölüm var: “Kur’ân, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi; ve âyât-ı tekviniyeyi ( kainatta Allah’ın varlığına işaret eden deliller) okuyan mütenevvi’ (çeşitli) dillerinin tercümân-ı ebedîsi; ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitâbının müfessiri; ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazînelerinin keşşâfı; ve sutûr-u hâdisâtın (mana ifade eden yazılı satırlara benzeyen olaylar) altında muzmer (gizli) hakàikın miftâhı; ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı; ve şu âlem-i şehâdet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazînesi”

Dikkat edersen bunların izahını yapmak Hz. Peygamber’in vazifesi olduğu iki ayetle sabit. Hz. Peygamberin en büyük mucizesi Kur’an’dır. O vahiy ile nüzulü ederken ona bağlı manalar ve teviller de birlikte geliyor.

Peki Hz. Peygamber’in varisleri kimdir? Her asırda gelecek mücedditler. 13 tanedir. Başka, rasih alimler. Başka kutuplar ve mezhep imamları. Bunların hepsi Hz. Peygamber’e verilen ilmin zamanlarına bakan hakikatlerini açıklama yeteneğine sahiptirler. Neyle? Hz. Peygamber üzerinden gelen Kur’an hakikatleri ile. Onlara o ilim verilmiş-verilir. Hepsi manevi alemde Hz. Peygamber ile mülakataa girerek soru sorma kabiliyet ve selahiyetlerine sahiptirler. Ki birçok muhaddis şüpheye düştükleri hadisleri manevi alemde ona sorarak teyid etmişlerdir.

Onların söylediği hiçbir hakikat onlara ait değil. Kur’an’ın malıdır. Kur’an’ın ilminin bir hakikatini veya şuasına veya şuunatına ilhamen sahip kılınmışlardır.

Bunlardan biri de Risale-i Nur’dur. O Kur’an’ın arşından geldiği gibi onun manevi bir mucizesi olma özelliği vardır. Okuyan bunu anlar. Ki alem-i İslam’ın uleması bunu tasdik ve kabul ettiği gibi 40 dile çevrilmesi ve metodunun kullanılması bu hakikatin neticesidir.
Alimler hele ki vazifeli alimler kendilerinden bir şey söylemezler, ilah edileni dile getirirler. Ehl-i Şia ehl-i imandır. Müslimdirler. Bazı meselelerde ifarata kaçmış olabilirler. Ama 12 imama bakışları ehl-i sünnete çok yakındır. Ehl-i şia’nın bir hatası olabilir. Bu hata onları külliyen inkar ve red hakkını kimseye vermez. Ve sahih imana sahip ve salih ehl-i şia ehl-i cennettir.

Al-i Beyt’in içtihadında bir esas vardır. Buna adalet-i mahza denir. Yani tam adalet. Buna göre Devletin veya ümmetine selameti için ferd feda edilemez. Böylece bir kişide bulunan 10 özelliğinden biri kusurla olsa da red edilemez. 9 tane kusuru da bulunsa. Bu Al-i Beyt içtihadıdır.

Isırıcı halifeler ise bu görüşün aksini savunmuş ve iktidarları için kan dökmüşlerdir. Al-i Beyt’e muhalefet ederek. Böyle olunca ehl-i Şia’yı tenkid edilebilir ama onlar inkar ve red edilemez. Unutulmasın İslam’dan en çok nasibini alan ehl-i Şia’nın yaşadığı topraklardaki insanlarıdır. Birçok alim o topraklarda yetişmiştir. Aralarında Türkler de var. Şia üç dört yüz yıllık olaydır ve siyasidir.

Hz. Peygamber’in bir Hadisi vardır: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381) Bu hadis şu ayetle doğrulanmıştır. “Ve şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin.” (Kalem, 68/4) Hatta bir sahabe bir gün Hz. Aişe’ye (ra) “Ey müminlerin annesi! Bize Allah’ın Resulünün ahlakından bahseder misin?” der. O da: “Sen hiç Kur’an okumuyor musun?” diye sordu. Adam: “Tabi ki okuyorum.” diye cevap verince Aişe de: “Onun ahlakı, Kur’an (ahlakı) idi.” dedi. (Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 139 (746).

Yani ahlak ve terbiye sünnetle mü’minin başlıca vasfıdır. Bütün tarikatler ve meslek ve meşreplerin maksadı mü’minlerde enaniyeti ve kibri öldürmek olmuştur. Yani nefse tabiyeti ortadan kaldırmak. Çünkü kibir ve enaniyet şeytanın vasfıdır. Böyle olunca Bediüzzaman hakkında bir şey bilmiyor anlamında (hatalıdır) diyerek terbiyesizilk yapma hakkını sana kimse veremez. Bu İslami terbiyeye aykırıdır. Bediüzzaman kendini hiç paye çıkarmamış. Kendisini ziyarete gelenleri dahi “Beni Kur’an’ın bir dellalı kabul ederseniz” şartıyla kabul etmiş. Yani Kur’an hakikatlerini ifade eden biri olarak kabul ederseniz anlamında. Üstüne üstünlük kendini aradan çıkararak o eseri Kur’an’ın malı kabul etmiştir. Çünkü İslam alimleri hele ki vazifeli zatlar murakabe-i İlahi altındadırlar. Kader-i İlahi üzerinden onların hata yapmaları önlenir.

Şimdi 20 ve 21. Yüzyılda daha hiç kimse Bediüzzaman’ın ahir zaman rivayetleri için getirdiği tevillerin yanına yaklaşamamıştır. İkincisi ahir zamanın ehval ve şeraitini hem Gavs-ı Azam’dan hem de Hz. Ali’den ilimle öğrenmiştir. Hz. Ali’nin şu özelliği var. Hz. Peygamber ona “Ben Kur’an’ın tenzili için mücadele ettim. Seni ise anlaşılması için mücadele edeceksin”. Nitekim o hem 3 halifenin şeyhülislamı olmuş, ayrıca hilafeti döneminde Kur’an’ın son hakiki müfessiri olmuştur. Bu özelliği Hz. Hasan’da da devam edecekti, ama ömrü vefa etmedi. Mehdiye kaldı. Aradaki bütün ısırıcı halifeler ve aktap ve evliye ve mezhep imamları Mehdi’nin önüne bu sebeple geçemiyor. O sahabelerden sonra en yüksek makama sahiptir. Öyle olunca Mehdi’ye iyi tarif etmek lazım. Nasıl mı?
Bu sitede Mehdi’nin hizmeti ve zamanı konusunda çok bilgeler yazdım. Bir daha kısaca yazalım. Mehdi Hz. Adem’den kıyamete kadar gelecek en büyük fitnenin cereyan edeceği bir zamanda gelecek. Öyle olunca hem manevi cenahtan, hem ilm-i İlahi’den yardım alması veya terbiye edilmesi kaçınılmazdır. Çünkü bütün enbiya ve mürselinin ve evliya ve aktabın Allah’ı sığındığı bir fitnenin hakkında biiznillah o gelecek. O zaman ona bazı hakikatler ilham ile öğretilerek. Hatta bir rivayete göre Hz. Ali ve Gavs-ı Azam alem-i manadan ona müdahil olacaklardır. 

Böyle olunca o zatın çok önemli bir özelliğini olması meydandadır. Ayrıca onun hizmeti Hz. Peygamber’e benzer, bir ayna gibi. Bediüzzaman onun bir şahs-ı manevi olacağını belirterek, ahir zaman hizmetinin 3 aşamada yapılacağını belirtiyor. Yani onun 3 vazifesinin olduğunu belirterek şöyle diyor:

"Hem bu üç vezâifi birden bir şahısta, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, âdeta kabil görülmüyor. Âhirzamanda, Âl-i Beyt-i Nebevînin (a.s.m.) cemaat-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdîde ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir.” (Kastamonu Lahikası.)

Yine o lahikada tekraren şöyle diyor: “ O zat şimdi olsa da, üç meseleyi birden umum rû-yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev-i beşerdeki câri olan âdetullaha muvafık gelmediğinden, herhalde en âzam meseleyi esas yapıp, öteki meseleleri esas yapmayacak; ta ki iman hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksatlara âlet olmadığı tahakkuk etsin. “

Mehdi’nin vazifesi belli. Ama o ve deccallerin kimlikleri sırr-ı imtihan sebebiyle gizli kalmıştır. Hz. Peygamber dünyaya teşrif ettiklerinde bütün kütüb-u semavi onun geleceğini haber vermesine rağmen geldiğinde kabul görmedi. Yahudiler bile bir sorgu-sualden sonra onun son Resul olduğunu bilmelerine rağmen ahir zamandaki deccal ile birlikte dünya hakimiyetleriyle teselli ile ona iman etmediler. Ve Hz. Peygamber dini, küçük bir coğrafya’da vazifesini yapıp, dünyaya hakim olamadan ebedi aleme teşrif etti. Ama hükmi yaşı olan 93 yılın sonunda İslam Mısır’dan Ortaasya’ya kadar fütuhatla yayıldı. Kim tarafından? Cemaati olan sahabeleri tarafından. Onun vazifesi Kur’an’ın nüzulüne muhatp olmak ve onu ilk müfessiri ve izah edeni olarak sünnetini ikame ederek vazifesini yaptı. Sonra ise onun adına cemaati yani ashap yaptı. Al-i Beyt ise bütün dini cemaatlerin ve hizmetlerin başına geçerek dine hizmet ederek günümüze ulaştırdı. Hiçbir dini hizmet yoktur ki başında veya içinde Âl-i Beyt seyyidleri bulunmasın. Onlara selam olsun. 
 
Mehdi rivayetlerde Hz. Peygamber’in aynası olduğu belirtilir. Yani hizmeti onun gibi olacağı vurgulanarak Hz. Peygamber’in hükmi ömrü olan 93 sene gibi bir zamanda muvaffak olur. Yani onun vazifeye başlamasından 93 sonra hakimiyeti görülür. Nedir o hakimiyet? Dünyevi değil, manevi yani Tevhid hakikatlerini önce Alem-i İslam’a sonra Mesih’in yardımı ile cihana hakim kılacak. Onda tecelli eden ism-i azam Hakim’dir. Yani her şeyi sebebe binaen yapacağından ehl-i basiret onu nur-u imanla tanıyacak. Nasıl Hz. Peygamber’in fütuhatını 4 büyük halife yaptı onunu gibi onun hizmetini de onun cemaati yani şahs-ı manevi yapacak. Ki, bunun 3. vazifede Al-i Beyt’in milyonarı bulan seyyidler cemaati devreye girecek.

Bediüzzaman bunları anlatır. Şahsın değil şahs-ı manevinin yani hükmi şahsiyetin yani onun başlatacağı bir hidayet cereyanın her şeyi yapacak. Ve sen kalkıp terbiyesizce hatalıdır diyorsun. Neymiş o hatası. O Resullah’ın varisi ve al-i beytin mümeslili olan bir zatın hizmetini açıklamış.

Bunun aksini iddia eden çok çıktı. Hatta Mehdi’ye dünyevi makam ve de vazifeler izafe edenler çıktı. Doğru olamayacağe DAEŞ’in imamı yani son halife ve de Hz Hasan’ın Halifesi olduğunu iddia eden Bağdadi’ye veya fetoşun siyasi-askeri iğrenç hizmet tarzına baksın. Bediüzzaman’ın izahını yaptığı Mehdi tarifine muhalefet edenler eli kanlı bir Bağdadi veya darbeci ve ftineci bir fetoş gibi Mehdi tasavvur ediyor olabilir. İslam tarihinde hangi müceddidin dünyevi makamı olmuş ki Mehdi’nin olsun. O hizmeti yayar dahil olanlar ve dini cemaatler ve gruplar hizmeti yerine getirir.

Din aklı olanlar içindir. Ben seni muhatap almam. Ama terbiyesizlik yaparsan ağzının payını veririm. Kur’an’ın arşında gelen bir hakikati belirten bir esere dil uzatılmamalı. Sen fikrini açıkla hak olduğunu söyle. Ama başkasına çamur atmadan ve tek hakikat olduğunu söylemeden. Risale-i Nur’un “Mesleğim hak diyebilirsin, ama tik hak diyemezsin” tavsiyesine nezaketen uyarak.

İslam muamelatında hak taaddüt eder. Yani hak bir değil bir çoktur. Öyle olduğu içindir ki çok mezhep var ve çok tarikat ve çok dini hizmet grubu. İslam bunları dışlamıyor. Müslümanlar bu kaideye uymak durumunda. 

Risale-i Nur, bu topraklarda herkes gaflet uykusunda iken küfr-ü mutlakın belinin kırılmasında başlıca amildir. İkincisi onu elle yazılarak çoğaltılmasının küfri baskısı sebebiyledir. Onun kerametini gösterir. 500 bin nüsha. 

Beğendiğin dini eseri okuyun. Ama başkasına çamur atma. İlahi canipten tokadı gelebilir. Zaten Bediüzzaman eserinin herkese değil ihtiyacı olana verilmesini söylemiş. Senin gibi bir allame-i cihanın o esere bir ihtiyacı yok. Değil mi? O zaman başkasının kısmetine mani olma. Haddini bil. Risale-i Nur bu zamanda en iyi mürşid ve hidayete erdiren ve Hz. Mehdi’nin programıdır. Şahs-ı manevi hizmeti onunla yayılıyor. 40 dile çevrildi, ulaştığı ülke sayısı 70’i aştı. Hamd olsun.
 
Hamd olsun delince aklıma İşart’ül İ’caz’daki hamd konusun akla geldi. Bir okuyalım. Nedir şu hamd. Bu da Risale-i Nur’un sana dersi olsun. 
“Hamdin en meşhur manası, sıfat-ı kemaliyeyi (olgunluk sıfatları) izhar etmektir. Şöyle ki:
Cenab-ı Hak, insanı, kainata cami bir nüsha ve on sekiz bin alemi havi şu büyük alemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esma-i Hüsna’dan her birisinin tecelligahı olan herbir alemden bir örnek, bir nümune, insanın cevherinde vedia (emanet) bırakmıştır. 

Eğer insan, maddi ve manevi herbir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfiyi ifa ve şeriate imtisal ederse (uyarsa), insanın cevherinde vedia bırakılan o örneklerin her birisi, kendi alemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o aleme bakar ve o aleme tecelli eden sıfatla o alemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir ayna olur. O vakit insan, ruhuyla, cismiyle alem-i şehadet ve alem-i gayba bir hülasa olur ve her iki aleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle, insan, sıfat-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem muzhir (gösteren) olur. Nitekim Muhyiddin-i Arabi, hadis-i şerifinin beyanında, "Mahlukatı yarattım ki, Bana bir ayna olsun ve o aynada cemalimi göreyim" demiştir."

Hamd'in bir yönü de budur işte

26 Ağustos 2016 Cuma

ABDULLAH GÜRBÜZ HAZRETLERİNDEN GAYBİ HABERLER

Turgut Akarsu25 Ağustos 2016

İbnül Arabi Hazretleri öyle diyor,

“Âlemi manada Cenabı Peygamber Aleyhisselatü Vesselam ve Onun varisi ve emsallerinin hepsinin Arşı Âzam’da kürsülerine şahit oldum.”

Rabbim yolundan izinden bizleri ayırmasın. Bu şekilde bir ölümü de cümlemize nasip ve müyesser eylesin inşallah.

Günümüz ahir zamanın fitne ve fücurunun ayyuka çıktığı bir zamandır. Üstadımızın bugünlere işaret eden bir iki tavsiyesi var. Bunları da söyleyip anlatıp sözüme son vereceğim.

Cennet Mekân(Abdullah Gürbüz hz.) buyurdular ki:

“Evladım! İçerden ve dışardan ihanet şebekesi bu ülkeyi büyük bir kaosa sürükleyecekler. Böyle bir zamana geldiğinizde sakallarınızı uzatmayın, dışarıda haydariye ve sarıklarınızı sarmayın. Bir ekmek bulamayacağınız güne doğru gidiyorsunuz. Sakın! Dervişlere söyle, yukardan yüksek binalardan ev almasınlar, karga yuvası olacak. Elektrik olmayacak, su olmayacak, arabalarınıza yakıt dahi olmayacak. Onun için temkinli hareket edin. Beş vakit namazınızı kılın ve evradı şerifelerinizi aksatmayın. Ancak bu şekilde Mehdi Resule kadar olan süreci geçirmiş olursunuz. 

Öyle ki kâfirler ittifak edecekler Kürt devletini kuracaklar. Türkiye, İsrail ile ittifak edecek Suriye’ye saldıracak. Türk ordusu namluyu İsrail’e çevirecek. Bunun üzerine İsrail Yunanistan’ı devreye sokacak. Marmara Bölgesinde sanayi tesisleri vurulacak. İstanbul işgal edilecek. Sonra Mehdi Aleyhisselam İstanbul’u fethedecek…”

Cennet Mekân bir de,

“Ümmeti Muhammedi duadan eksik bırakmayın. Yüz İhlas-ı Şerife’yi okuyun ve deyin ki, ‘Ya Rabbi! Bu yüz İhlas-ı Şerifelerden yaratmış olduğun melekleri İslam ordusuna ilhak eyle Allah’ım!’ diye dua edin.” derdi. Onun için yüzer İhlas okuyoruz. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ve dünyanın dört bir yanında bulunan Müslümanlara, Bayırbucak Türkmenleri dâhil…

“Ya Rabbi ordumuza ve askerimize yaratmış olduğun ihlas meleklerini ilhak eyle Allah’ım” diye inşallah dua ve niyazda bulunacağız.

Bunu şöyle anlatırdı Cennet Mekân:

“Konya’dan, Antalya-Manavgat tarafına doğru giderken Seydişehir’de 1900’lerin başında vefat etmiş olan Abdullah Efendi Hazretleri isminde bir mürşidi kâmil, bir maneviyat sultanı var. O mübarek zâtla ilgili şöyle bir hadiseyi şöyle anlatmıştı Cennet Mekân:

“O muhterem Nakşibendi tarikatının Hâlidiye kolundandır. Sabah namazından sonra Allah’ı zikrederlermiş, sonra dervişlerine dermiş ki ‘Yüzer İhlas-ı Şerife okuyunuz.’ Herkes yüzer tane ihlas-ı Şerife’yi okuyunca dermiş ki ‘Ya Rabbi! Bu yüz tane okumuş olduğumuz ihlas-ı Şerifelerden hâsıl olan, yaratmış olduğun melekleri ve hâsıl olan sevabı, Rusya da çarpışmakta olan Şeyh Şamil Hazretlerinin ordusuna ilhak eyle Allah’ım” diye dua edermiş. Bu mübarek zat hac farizası için Medineyi Münevvere’ye gidiyor. Medineyi Münevvere de Şeyh Şamil Hazretleriyle karşılaşıyorlar. Şeyh Şamil Hazretleri diyor ki “Ne zaman ki çarın ordusu bize galip gelecek olsa, bizi sıkıştıracak olsa yeşil sarıklar sarmış melaikeyi kiram hazeratı gelir, Moskof gâvurunu bertaraf ederdi. Aman Ya Rabbi, bunu kim gönderiyor diye bakardım, Konya’dan Abdullah Efendi ve dervişlerini görürdüm. Allah ondan razı olsun.” diyor.

Onun için ecdadımız Yavuz Sultan Selim Han ki, Cennet Mekân Üstadım öyle buyururlardı: “Osmanlı İmparatorluğunun içerisinde iki mürşidi kâmil vardı. Biri Abdülhamit Han Hazretleri, Şazeliye tarikatı; birde Yavuz Hazretleri…” Bu günü gördükleri için keşif ve kerameten oraya Bayırbucak Türkmenlerini yerleştirmişlerdir. O kardeşlerimizin de yardımı için bu yüz İhlas-ı Şerifeleri inşallah okuyacağız. Askerimize de polisimize de inşallah yardım olması için bağışlama yapacağız.

Rabbim ahir zamanın fitne ve fücurundan cümlemizi hıfzı muhafaza eylesin. Üstadımızın himmetinden, feyzinden

24 Ağustos 2016 Çarşamba

TÜRK ORDUSU SURİYE'DE

Türk ordusu yıllar sonra Suriye topraklarında


Türkiye, bundan tam 98 yıl önce Suriye'deki topraklarını kaybederek, bölgeden çekilmek zorunda kalmıştı. Bugün ise, geri çekilmek zorunda kaldığımız Suriye topraklarına bir kez daha girdik.

http://www.ensonhaber.com/turk-ordusu-yillar-sonra-suriye-topraklarinda-2016-08-24.html

***
Cerablus operasyonunun sembolü: Mercidabık'ın 500. yılı
500 yıl önce bugün, 24 Ağustos'ta Yavuz Sultan Selim'in ordusu Mercidabık'ta mutlak bir zafer kazanmıştı.
http://www.ensonhaber.com/cerablus-operasyonunun-sembolu-mercidabikin-500-yili-2016-08-24.html

***Türk ordusu 'Hilal Taktiği'ni kullandı
'Hilal Taktiği'ni uygulayarak ilerleyen Türk ordusu ve ÖSO, Cerablus'u terör örgütü IŞİD'den temizledi.
Türk ordusu, Suriye'deki IŞİD'in elinde bulundurduğu bölgeye sabah saatlerinde operasyon başlattı.
Cerablus bölgesi öncelikle savaş uçaklarıyla bombalandı, ardından Türk tankları Suriye'ye giriş yaptı. Tankların hedefleri vurarak ilerlemesiyle köyler tek tek IŞİD'in elinden alındı.
Son olarak IŞİD'in elindeki Cerablus da 12 saatte terör örgütünden alındı.
http://www.ensonhaber.com/turk-ordusu-hilal-taktigini-kullandi-2016-08-24.html

20 Ağustos 2016 Cumartesi

TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ KİRLİ EMELLER

Dış Politika

M.Necati Özfatura

Devletin üst düzey yetkililerinin “üst akıl” dediği şeyin ABD olduğunu herkes biliyor. Yetkililer açıkça söylemese de yaylada tabiat ve koyunları ile baş başa olan çoban kardeşimiz bile biliyor.
ABD’nin Türkiye düşmanlığı yeni değildir. Menderes’i (Demokrat Parti iktidarını) deviren darbenin de arkasında ABD vardır. Menderes Yalnız “Yeter Söz Milletindir” sloganı ile demokrasinin değil sanayileşme ve Anadolu insanının ülkenin idaresinde yer almasının yolunu açtı. Menderes iktidarına kadar “toplu iğne” bile dışarıdan ithal ediliyordu. Bugün helikopter, füze, tank ve sayısız sanayi üretimi yapılabiliyorsa bunun yolunu o zamanlar montaj ile Menderes açtı.
Menderes başbakan olduğunda MİT, CIA personeli ile dolu idi. Görevli Türklerin maaşını CIA ödüyordu. Menderes buna son verdi. Menderes Moskova’ya gitme hazırlığında idi. Ekonomik ve siyası ilişkilerde görüşmeler yapılacaktı.
ABD ve bilhassa Siyonizm, emrindeki medyayı, CHP’yi, İstanbul ve Ankara Üniversitesini karıştırdı. Ve bir avuç darbecilerle temas hâlindeydi. 27 Mayıs 1960 darbesi ile Türkiye 25 yıl geriye gitti. Türk ordusunda emeklilikte son derece büyük para yardımı yapıldı. Ve Biz subayların maaş ödemeleri bir müddet ABD yardımı ile yapıldı.
Son yıllarda ise Gülen’i kullanarak Özal, Muhsin Yazıcıoğlu ve Alparslan Türkeş’i katlettirdi. Türkiye’de darbe zemini hazırlandı. Askerî okullar, üniversite ve diğer imtihan sorularını CIA ve MOSSAD çalarak Paralel Yapıya verdi. Uzun yıllar bu okullara kendi adamları yerleştirilerek bugünlere zemin hazırlandı.
 
ABD, AB ve diğerleri Türkiye’ye neden düşman?
 
1699 Karlofça Antlaşmasından 2008 yılına kadar Türkiye, Hıristiyan Batı için “torbada keklik” idi. Batı ne isterse Türkiye “evet” dedi. Ve asırlar sonra Batı’ya ilk defa Erdoğan ve AK Parti iktidarı “hayır” dedi. Bu “hayır” ile ABD ve AB’de siyasi depreme yol açtı ve İslam Dünyasında ikinci bir Erdoğan çıkar düşüncesi onlarda şok meydana getirdi. 
1923-1950 arasında sanayi yoktu. Türkiye Batı’nın pazarı idi. Şu anda tersine oldu. Dış ülkelerde Türk Müteahhitler dünya ikincisi ve kalitede ise dünya birincisidir. Zürih-Floransa arasında Alp Dağları’nın altındaki yer altı tünelini Türk mühendis ve müteahhitleri yapıyor.
1838 yılında Osmanlı’nın üst düzey bürokratları (İngiliz ajanları) “Baltalimanı Kapitülasyonu Antlaşması” ile İngiltere’ye gümrük ve vergi muafiyetleri tanıdı. İngilizler hiçbir vergi ödemeden dilediğini satın alıyor ve Osmanlıya satabiliyordu. Türk vatandaşı ise kendi malını bir vilayetten diğerine geçirirken kendisinden üç ayrı vergi alınıyordu böylece Türkiye kendi kan damarlarını kesiyordu. Türk sanayii emeklerken boğuldu ve sonuçta çalı süpürge bile ithal edildi. 
1840’tan sonra ucuz İngiliz ithal malları Kurşunlu Han ve Perşembe Pazarı’nı istila etti. Ucuz ve son derece kalitesiz mallar yerli sanayiyi ortadan sildi. Şu anda yürüklükte olan “Gümrük Birliği Antlaşması” Türkiye’nin aleyhinedir. Yeniden düzenlenmelidir.
Batı, ayakta duran bir Türkiye yerine, dizleri üzerine çökmüş ellerini açmış Batı’ya muhtaç bir Türkiye peşindedir.
Gülen ve Paralel Yapı bu şer işi yapmakla görevlidir!..
20.08.2016
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/m-necati-ozfatura/592888.aspx

19 Ağustos 2016 Cuma

UMRAN



Dünya, Suriye’nin Halep kentinde hava saldırısında ölümden dönen 5 yaşındaki Ümran Daknes isimli Suriyeli çocuğu konuşuyor. Ümran, geçen yıl cansız bedeni Bodrum’da kıyıya vuran Aylan (3) bebek gibi savaşın acımasızlığının simgesi oldu.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

YENİ SALDIRI GÜNEY’DEN GELECEK, TÜRKİYE’Yİ İŞGALDEN KURTARALIM.

İbrahim Karagül / Yeni Şafak

15 Temmuz bir iç işgal girişimiydi, dedik. Ardından iç savaş için yeni bir dalganın servis edileceğini söyledik. Türkiye'nin yeniden vesayet altına alınacağını, diz çöktürüleceğini, on beş yıldır yoğun bir şekilde devam eden bağımsızlaşma, özgürleşme harekatının sona erdirileceğini, bu büyük yolun öncülerinin yok edileceğini söyledik.

Hesap buydu. Proje buydu. Ve bu proje sadece Gülen ve terör örgütüyle sınırlı değildi. Çokuluslu bir operasyondu. Gezi'de Alevi isyanı çıkarmaya çalışanlar, 17 Aralık'ta mali darbe ile hükümeti ele geçirmeye ve yok etmeye çalışanlar, 15 Temmuz'u intihar saldırısı olarak biçimlendirmişler, topyekün imha planı kurmuşlar.

7 Haziran seçimleri ve iç işgal girişimi

Evet, bütün bunlar içeriden işgale dönük bir hesaptı, doğru. Ama eksik söylemişiz. Çok daha vahimi varmış. Aslında iç işgal büyük oranda gerçekleşmiş. Gerçekleşmiş de bizler, uzunca bir süredir, ülkeyi bu işgalden kurtarma savaşı veriyormuşuz. O saldırılar, son noktayı koyma saldırılarıymış.

Hatırlayın, 7 Haziran sonrası terör dalgası yeniden başladı. PKK ve PYD üzerinden Türkiye'nin bir bölümü işgal altına alınmıştı. Seçim sonuçlarıyla ortamın hazır olduğunu düşünenler, terör üzerinden son darbeyi indiriyordu. O saldırılar da ardından gelen operasyonlar da terörle değil, işgalle alakalıydı. Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde ilçeler işgal edilmiş, Türkiye'nin kontrolünden çıkarılmış ve bizler bu ilçeleri geri alma mücadelesi veriyorduk.

PKK-FETÖ ortaklığının izleri Silopi'de, Cizre'de

O zaman da yazdığımı hatırlıyorum: Bu bir terör operasyonu değil, işgal girişimine karşı o bölgeleri yeniden ele geçirme operasyonudur. Beş yüzden fazla şehit verdik. Yerleşim yerleri harabeye döndü. Türkiye, ABD ve Avrupa'nın hiç beklemediği ölçüde sert bir müdahale yaptı ve işgali sona erdirdi.

İç işgal girişimleri PKK ve PYD üzerinden yürütüldü. Ama tıpkı 15 Temmuz gibi çokuluslu bir müdahaleydi. “Türkiye cephesi”ni açmışlardı. Ülkemiz adım adım işgal ediliyor, çöküşe hazırlanıyordu.

Tabi bu işin siyasi ayağı bir başka koldan devam ediyordu. PKK ve PYD lobisi Ankara'da çok yoğun çalışıyordu. Bir tarafta Gülen ve terör örgütü diğer yanda PKK-PYD lobisi ülkeyi uçuruma sürüklüyor, parçalanmanın eşiğine getiriyordu.

Bugünlerde FETÖ ile PKK arasında bağ kuranların o günleri didik didik incelemesi lazım. İttifakın, ortak cephenin adresi Silopi'de, Cizre'de, Nusaybin'de çünkü. Bugün bakıyoruz, o dönem işgal girişiminde, terör saldırılarında PKK ve PYD ile FETÖ aynı güçler tarafından cepheye sürülmüş.

Güneyden kuşatılıyor, içeriden uyutuluyoruz

Yine o günlerde Kuzey Suriye Koridoru diye avazımızın çıktığı kadar bağırıyorduk. O çokuluslu irade, Türkiye'nin güneyinde PKK üzerinden bir kuşak oluşturuyor, Türkiye'yi Anadolu'da boğmaya, Sünni Arap dünyası ile bütün bağlarını koparmaya ve ülkemizi kuşatmaya çalışıyordu.

İlk başlarda bu sesi kimse duymuyordu. Çünkü yine Ankara'da FETÖ ile PKK lobisi ortak bir şekilde iş başındaydı. Kamuoyu da, medya da, siyaset de körleştiriliyor, dışarıdaki tasarımcılarla ülkemize karşı ortak operasyon çekiliyordu.

Ne oldu? Uyandık.. Cumhurbaşkanı Erdoğan defalarca “bu haritayı çizdirmeyeceğiz” diye açıklamalar yaptı. Ama onlar ülkeyi uyutmaya devam etti, fırsatlar oluşturdu, siyasi körlüğe yatırım yaptı, bir şekilde iç manipülasyonlarla Türkiye'yi kilitledi. Ama biz, “Suriye sınırı onlarca yıl Türkiye'ye saldırının ana cephesi olacak” diye yazılar yazıp durduk.

PKK, PYD, FETÖ, IŞİD: Hepsi aynı gücün tetikçisi

Bakın o zamandan bu yana ne oldu? Harita büyük oranda gerçekleşti. PKK da FETÖ de o içerideki lobi de Türkiye'ye yönelik büyük projenin öncü güçleri olarak rollerini oynamaya devam etti. Onlar, içeriden işgalin Türkiye içindeki cephe unsurlarıydı, hepimiz oyuna geliyorduk.

Şimdi bakıyoruz, Suriye'ye yönelik bütün askeri unsurlar FETÖ'nün adamlarıymış. O koridor boyunca görev yapan subaylar onun adamlarıymış. TSK içindeki terör örgütü, bütün sınır boyunu kendi kontrolüne almış. PKK ile, PYD ile, IŞİD ile birlikte Türkiye'ye operasyonlar çekmiş.

İşgal girişimi, Silopi'den, Cizre'den, Suriye sınırına kaydırılmış. Kuzey Suriye Koridoru'nu hep birlikte uygulamışlar. Türkiye'yi boğmaya, Güney'le bütün bağlarını koparmaya dönük projeyi ABD ile, PKK ile, IŞİD ile birlikte uygulamışlar. Bizler kendi evimizde vurulmuşuz. Vatan hainleri üzerinden, terör örgütleri üzerinden içeriden vurulmuşuz.

Ankara'dan bile işgale uğramışız

Güneydoğu şehirlerinden işgale uğramışız. Suriye sınırından işgale uğramışız. Ankara'dan bile işgale uğramışız. Türkiye'nin askeri birimleri, istihbarat birimleri, sermaye çevreleri, eğitim kurumları, emniyet teşkilatı, medyası uzunca bir süre işgal altındaymış.
MİT krizinden, dershanelerin kapatılması tartışmasından itibaren aslında biz bu işgallere karşı ülkeyi kurtarma mücadelesi başlatmışız. İşgal edilmişiz de ülkemizi geri almaya çalışıyormuşuz. Savaş bu yüzden şiddetlenmiş.

Siyasi ve askeri bürokraside, sermaye ve medyada, sivil alanlardaki işgallerle PKK üzerinden yürütülen işgal girişimi, IŞİD üzerinden yürütülen büyük terör saldırıları, Kuzey Suriye Koridoru ile Türkiye'yi boğma planları, 7 Haziran seçimiyle iç politikayı dizayn çalışmaları aynı çokuluslu iradenin projesiymiş.

“Miş” derken bunları yeni gördüğümü, yeni fark ettiğimi değil, ortak bir algıyı, kanaati, gerçekliği paylaşıyorum. Zira Güneydoğu'daki terör değil işgal girişimi diyen de, Kuzey Suriye Koridoru tehdidine karşı feryat edenlerden biri de benim.

Projeleri ellerinde patladı

İşte bu yüzden 15 Temmuz sadece işgal girişimi, sadece içeriden çökertme planı değil. Sadece darbe girişimi de değil. O saldırı, tankların insanlarımızı ezmesi, üniformalı teröristlerin milletimizi kurşuna dizmesi, F-16'ların bu ülkenin Meclis'ini bombalaması bir intikam saldırısıymış. Dershane krizinden bu yana verilen mücadele bir bağımsızlık, işgalden kurtulma mücadelesiymiş.

O günden bu yana gerileyenler, Türkiye projeleri ellerinde patlayanlar son bir hamle ile en tehlikeli saldırıyı planlamış. İşgale direnen siyasi aklı, ona destek veren milleti, medyayı, iş dünyasını, Türkiye'nin ana omurgasını oluşturan derin milleti imha planıymış. Başarsalar hem direnişi kıracaklarmış hem de ülkeyi sonsuz iç savaşlara sürükleyeceklermiş.

Bu yüzden acımasız direniş çağrıları yaptık

İki yıldır, “Acımasız direniş” diye bir çağrıyı yaymaya çalışıyorum. Son İstiklal Savaşı diyerek, evlerimizi, mahallelerimizi direniş kalelerine dönüştürmeyi öneriyorum. Bu yüzdendi. Hala bu yüzden. Hala direniyoruz, hala onlar saldırıyor, bu hesaplaşma daha uzunca bir süre devam edecek.

Ama 15 Temmuz bu milletten aldıkları en ağır cevaptı. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki en güçlü yumruktu. Cumhurbaşkanı'nın dediği gibi “dünyayı başlarına yıktık.” O acımasız direniş içeride aynen devam etmeli, o istihbarat aparatları temizleninceye kadar devam etmeli. Bu ülkeyi yeniden kurmaktan başka seçeneğimiz kalmadı çünkü.

Yeni saldırı Suriye sınırından gelecek

Bundan sonra özellikle Suriye sınırına dikkat edilmeli. Çokuluslu işgal o koridor ve terör koalisyonu üzerinden gelecektir. Belki de son imha saldırısını, intihar saldırısını buradan yapacaklar. Baksanıza, bölgeye yönelik bütün askeri unsurlar Gülen'in terör örgütü mensubu çıktı. Peki bölgeye yönelik sivil unsurlara hiç dikkat ediyor muyuz?

İşgal bitmedi, devam ediyor. Öyleyse yeni direniş hatları için, mücadele için dayanışma dışında seçeneğimiz yok. Kişisel, dar çevre hesaplarını bir kenara bırakın. Hepimizin kaderi birbirimizin elinde. O dayanışmayı, o acımasız direnişi sabote edecek, kirletecek, sulandıracak hareket, girişim, buna yol açan herkes bir şekilde bu işgallerle bağlantılı görülecektir.



16 Ağustos 2016 Salı

KURŞUN YAĞMURU ALTINDA BİR DEDE

http://www.takvim.com.tr/webtv/video-haber/video/kursun-yagmuru-altinda-bir-dede


FETÖ'nün 15 Temmuz gecesi kalkıştığı darbe girişimi sırasında, halkın demokrasiyi savunmak için akın ettiği yerlerden biri de, Saraçhane'deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin önüydü. A Haber, o geceki MOBESE kayıtlarından şok bir detayı yayınladı. İnsanlar darbecilerin kurşunları altında yerde yatarken, yürüyen ak sakallı bastonlu dede kim?

AHİRZAMAN İSTİHRAÇLARI

Uzun bir yorum oldu. Sadece 15 Temmuz ve Mehdiyetle ilişkisini merak edenler okusun. Ahir zaman olayları ancak ahir zamana ait bilgi ve ölçüleri ile anlaşılabilir. Artık eski zaman ve hal, muhal olmuştur. Bir başka anlayış ve cihad tarzı geçerlidir. Ahir zamanın hususiyeti bu. Hadiselere Mehdiyet ve deccaliyet açısından değerlendirilmeli. Bu anahtarı kullanamayan olayları kavrayamaz, anlayamaz. Çünkü ahir zaman ile ilgili her hakikati, sırr-ı teklife ve imtihana tabi olması ve de müteşabih olması sizi zorlayabilir.
Ama gerçek bu. İslam’ın 300-400 yıllık ilerleme döneminden sonra oluşan konsept ve anlayış 1839 Tanzimat ve 1909 31 Mart darbesi ile berhava olmuştur. Yeniden asr-ı saadet feraset ve basiretine dönülmelidir. Şu kabul edilmeli: Büyük Deccal’in huruç tarihi 1917. Ve rivayetlerde belirtildiği üzere 7 yıl sonra Konstantiniyye’nin fethedileceği sırada gelen küçük “Deccal çıktı” rivayeti aynen vuku bulmuştur. Onun için H13. Yüzyılda 1335 ve 1343 itibariyle Deccaliyetin hakimiyeti başlar. Böyle olunca Mehdi de olur. Hz. Peygamber’in işareti ve Hz. Ali’nin Ercuze Kasidesi’nde bildirdiği hakikat ve Besmele’nin son harfinden sonra Mehdi zuhur eder sözü bunun ispatıdır. Artık evliyanın tarife ve tevili sadece bir yönüne işaret olarak algılanmalı. Deccaller-Mehdi-Mesih muasırdır. 13. asır deccaliyet asrı olurken, bir asır sonra Mehdiyet’in hakimiyet devridir. Mehdi’ye izafe edilen bütün hizmetler ise Mehdi değil, şahs-ı manevi tarafından icra edilir.

15 Temmuz darbe teşebbüsünü mazide kökünü ve decalliyet ile ilgisini arayarak bir analiz edelim. Neyin nesidir? Nereden çıktı? Cumhuriyet öncesi ile cumhuriyet sonrası dış tehlike görünüş itibarıyla farklı olmakla birlikte, özde hedefi ve amacı aynı idi. Cumhuriyet öncesi tehlike Osmanlı mülkünü yani alem-i İslam’ı işgal etmekti. Batılılar enerji (petrol) kaynakları ve ticaret yollarına göz dikerken, onların müfsid muharriki siyonizm ise arz-ı mev’ud topraklarını istiyordu. Türklerin izmihlalinden ve Cumhuriyet sonrası ise, Şeriat-ı Muhammediye ve Şeair-i Ahmediye’yi tahrip ve ortadan kaldırmaktır. Yani dinsizleştirmek ve Kur’an’dan soğutmak. 15 Temmuz, Kur’anı’ın da işaret ettiği üzere 1826’da ortaya çıkan ahir zaman (deccaliyet) komplosunun son halkasıdır. Yani FETÖ deccaliyete hizmet etmiştir.

Sevr ve Lozan sonrası da etkili olmaya devam eden zındıka (dinsizlik) komitesi bütün melanetiyle operasyonları sürdürdü. Osmanlı’yı yıkmak yetmemişti. Çünkü asıl hedefleri İslam idi. İngiliz Müstemlakat (Sömürgeler) Bakanı Joseph Chamberlain 1898’de İngiliz Parlamentosu’nda elinde Kur’an kürsüye çıkıp dedi ki: “Bu Kur’an İslamların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız bu Kur’an’ı onların elinden soğutmalıyız”. Yani Siyonist Basel Kongresi’nden bir yıl sonra. Ama Kur’an’ı elimizden alamadılar ve Kur’an aydınlatmayı sürdürüyor. Emekleri boşa gitti. Arşa hırlayanlar cehennem çukuruna düştü. 
Çok ilginç olan şu. Kur’an onları ihbar etti. Nasıl mı? 1898 ve 1908 için ebcedi işareti ile. Kur’an, o tarihte eğitim çağındaki Mehdi üzerinden ehl-i imana yaşanan ve yaklaşan felaket için hitap ediyor: “Azim ve sebat sahibi peygamberler nasıl sabrettiyse, sen de sabret; onlar için acele etme.” 46/35. Çünkü ayetin devamında Cenab-ı Allah devam ediyor: “O inkârcılar için acele etme! Tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, gündüzün sadece bir saati kadar yaşamış gibi olurlar. Bir duyurudur bu. Sapmışlar topluluğundan başka kim helâk edilir” Ayrıca Nur Suresi’nin “Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar” 32. Ayeti Hem 1898 hem 1899’a işaret eder.

Batı dünyası ve gizli müttefiki siyonizmin tek hedefi İslam dünyasını Kur’an’dan soğutarak hükmetmekti. Ve siyonizmin ileri karakolları mason localar 1800’lerin sonunda Selanik’te karargah kurar. 10 yıl sonra siyonist-mason güdümlü İttihatçılar, 1909’da Sultan Abdülhamid’i tahttan indirerek yıkılışa giden yolu açarlar. 4 yıl sonra da hükümeti, (15 Temmuz darbesi gibi) ele geçirirler. Rum Suresi riyazi hesapla bu tarihte Rum’un yani Türk’ün mağlup olacağına işaret eder. 1918’de de Sevr’le Osmanlı yıkılır.

Sevr’i gösterip bizi Lozan sıtmasına razı edenler ne yapmıştı? Lozan’da Sevr Anlaşması’nda yer alan Osmanlı’nın Mısır dahil bütün İslam topraklarından çekilme ve hak iddia etmemesini öngören bütün maddeleri dayatmayla kabul ettirdiler. Ve İslam’ın bayraktarına sadece Anadolu bırakıldı. Bu işin perde gerisi nasıl? Bu uykudaki büyük çoğunluk için meçhul, ama basiret sahipleri için değil. Çünkü gerçek, İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon’un Lozan’da söylediği sözde idi: "Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâm’ı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz."

Aslında Gürzon’un bu görüşü ABD’ye kadar giderek Siyonist komite ile istişarelerde bulunduktan sonra Lozan’ın kulislerinde boy gösteren Baş Haham Haim Naum’un fikridir. Ve bu şart Gürzon’a bizzat onun tarafından iletilir. Ve Gürzon sevinçle ayağa kalkarak “Kilitlenen müzakerelerin önü açıldı” deyip teklifi görüşme masasına getirir. Ve ilk Türk cevabı ise (tarih onu yazıyor) . Artık “Avrupa üfürecek biz burada oynayacağız çağı” açılır. 

Lozan’da bu pazarlık, 28 yıl sonra, demokrasi ve hürriyetin gelmesini takiben Necip Fazıl Kısakürek tarafından Ağustos 1950’de ilk kez ifşa edildi. Bediüzzaman da bunu Emirdağ Lahikası’nda iktibas etti. Cumhuriyet kuruldu kurulmasına ama, Türkiye’nin tek parti diktatoryası ve batı vesayeti sonucu batılılaşma adına büyük bir değişime uğrayarak kimliği ve hedefleri saptı. Ve İngiliz’in teklifi paralelinde uygulamalar oldu. Ama ilk darbe Hilafete indirildi.
Mülkümüzü aldık ama istiklalimizi ııh. Netice Kur’an’a “Arap oğlanın yaveleri” dendi, okunması, satışı yasaklandı. Allah diyene de 3 ay hapse kondu. Ne denmişti rivayetlerde “Allah” diyen kalmayacaktı. 25 yıllık kapkara bir perde altında Türkiye (……..) bu gibi utanç dolu sahneleri yaşadı.

Tarihin bu safhasına kadar Kur’an işari olarak neye dikkat çeker acaba: Bir göz atalım:

Şimdi buraya kadar olan dönemin başlangıcı bir manada Sultan Abdülaziz’in katli ve 1877’dir Ruslarla savaştır. Kur’an hem Osmanlı’nın yıkılışından önceki en kritik tarih olan 1887’ye hem de gelen tehlikelere ve istikbaldeki fütuhata beraber işaret eder. Çünkü Osmanlı yıkılıyor ve alem-i İslam işgale uğruyor. Rum yani Türk mağlup oluyor ve Hilafet bitiyor. Yani artık büyük ve küçük deccal hükmedecek. Onlara karşı ise Veraset-i Nebi sahibi ve Al-i Beyt temsilcisi Hz. Mehdi’nin doğum tarihini de müjdeliyor. Kur’an ona hizmetini ve karşılaşacağı ağır zulüm ve baskıları rağmen Hz. Peygamber’in Ebubekir’e (ra) tesellisini Mehdi’ye hatırlatıyor ve “Korkma” diyor.

“Siz Peygambere yardım etmeseniz de, inkâr edenler onu yurdundan çıkardıklarında Allah ona yardım etmiştir. O vakit iki kişiden biri olarak mağaradayken, o, arkadaşına 'Üzülme, Allah bizimle' diyordu. Nitekim Allah ona güven ve rahmetini indirdi, sizin görmediğiniz ordularla onu destekledi ve kâfirlerin dâvâsını alçalttı. Çünkü yüce olan dâvâ ancak Allah'ın dâvâsıdır; Allah ise her şeyin mutlak galibi ve sonsuz hikmet sahibidir” Bu ayet 1876-77, 1907, 1937, ve son olarak 1967’ye kadar uzanan bir döneme işaret eder. Son cümle helaket ve felaket asrının hidayet nurunun sahibinin dünyaya teşrifini de ihsas ediyor. Böyle bir felaket ve helaket asrından cihanı kaplayan küfr-u mutlaka karşı ilham-i İlahi ile eğitilen Mehdi, Talut-Davut kısasındaki 10 bin kafire karşı 313 mü’minin misalinde olduğu gibi çok küçük bir zümre ile cihad-ı maneviyeye başlatacaktır. Ona “Korkma” deniyor.

1915 ve 1926 küfrün şaha kalktığı iki yıl. Biri Büyük Deccal diğeri küçük deccale bakar. Bu iki tarih herkesin (ehl-i tarik ve ehl-i medrese dahil) istisnasız imtihana tabi tutuldukları tarihtir. Cenab-ı Allah buyuruyor: “Gerçek şu ki, içinizden cihad eden ve sabredenleri ayırt edinceye ve sözlerinizin doğruluğunu meydana çıkarıncaya kadar Biz sizi sınamaya devam edeceğiz” 47/31. 1926’da hem milli hem cihan çapında bir küfür kendini gösterirken, alem-i İslam düşman çizmeleri altında idi. Bu tarih Hadis’te belirtildiği üzere son Halifenin toprağa verildiği tarihtir. Artık Talut-Davut veya Hz. Yahya (as) misüllü Mehdi, sadece Hz. Peygamber ve Hz. Ali’nin (ra) bildiği son İlahi hakikati beyan etmeye başlar. 
İşte 1293 yılında yani 1877’deki doğumundan başlayarak vazifedar zatın iki önemli aşamasına 1343-1373 (1924-1954) tarihlerine de işaret ediliyor. Ve ona bir ayetle daha teselli verilerek 1926 tarihiyle bakıyor: “Zira Allah iman edenlerin dostudur; kâfirlerin ise hiçbir dostu yoktur “ 47/11.
Devam edelim:
“Onlar sana hile yapmak isterlerse sana Allah yeter. Seni yardımıyla ve mü'minlerle destekleyen O’dur” 8/62. Bu ayetin ilk cümlesi 1335 (1916) tarihine işaret eder. İkinci cümle 1362’ye yani 1945’e. Çünkü Süfyan’ın şeriat-ı Muhammediye ve şeair-i Ahmediye’yi tahribatına ilave olarak Büyük Deccal yani kızıl tehlike baş göstermiştir: “Eğer sana hıyanet etmek isterlerse, onlar daha önce de Allah'a hıyanet etmişler, fakat Allah onlara karşı sana güç ve imkân vermişti. Allah her şeyi bilir, her işi hikmetle yapar” Enfal/71 Bu ayet de 1944-1945’e bakar. Burada Allah’ın Hakim ismi nazara veriliyor. Bu isme, ism-i azam olarak mazhar olan Mehdi’ye teselli vardır. Tabi Türk milletine de. Ve yalnız teselli değil, müjde de var. “'Korkma, buyurduk. 'Sen üstün geleceksin” 20/68. Bu ayet yalnız 1947’ye değil 10 yıllık devreyi kapsar. Yani 1956’ya (Bu tarihin önemi aşağıda) kadar. Bu ayetin (Sen korkma) hitabı ise işari olarak Mehdi’yedir de. 1292’de dünyaya gelen Mehdi’ye hem Süfyan, hem büyük Deccale karşı ümit veriyor. Nitekim kızıl tehlikenin (komünizmin) küresel tehdidi üzerine de Cenab-ı Allah, Hz. Mesih’in nüzulünü takviye için müjdeler.

Sonra “Azap onlara geldiğinde, Biz peygamberleri ve iman edenleri kurtarırız. Mü'minleri böylece kurtarmak üzerimize bir borç olmuştur” 10/103 Bu ayet de 1364’e (1945) bakar. Sonra hem bu tarihe hem de 10 yıl sonrasına Enfal Suresi’nin 64’üncü ayeti işari olarak teselli verir: “Ey Peygamber! Sana da, sana uyan mü'minlere de Allah yeter” Tabi burada hitap aynı zamanda iki deccale karşı Mehdiyetin hizmetkarlarına zafer müjdesi veriyor.

25 yıldır kafirane, alçakça ve zalimane İslam dünyasına saldıran batılılara İkinci Cihan Harbi hem ağır bir tokat, hem de bir dönüm noktasıdır. Süfyan zulmünde kıvranan ehl-i imanın maruz kaldığı tehlike bu defa 1945 sonrası yeni bir dış tehlike ile ikiye katlandı. Mutlak küfrü temsil eden kızıl tehlikedir bu. Yani Büyük Deccal komünizm tehlikesi. Bu büyük deccalin ileri karakolları olarak icraatta bulunan Süfyan ve iki avanesinin zemin hazırlamasıyla kızıl tehlike Anadolu’nun sınırlarını aşarak tehdide başlar. Şimdi tehlikesi ve tehditi ve tahribatı unutulan bu tehlike 40 yıl bütün dünyayı titretti. Yalnız Türkiye değil diğer İslam ülkelerini de. Hele batıda okuyan veya batı kültürü alanların çoğu sosyalizm-iştirakiyye-komünist küfrüne kendini kaptırdı. Bu hal sonradan anarşi ve teröre inkılap etmesinde etkili olacaktı..
Maziden gelen diğer tehlike ise Lozan’la birlikte ağır bir vesayetin sahibi ve dinsizliğin mimarlarından İngilizlere NATO ile yeni ortak: Amerikalılar. Bu yeni müttefik İngiliz’e yani Avrupalı’ya benzemedi. O zaman için küfürle (komünizmle-inançsızlıkla) mücadeleyi hedef seçti. Ama istikbal için Yahudi fesadı sebebiyle tehlike olacak bir ülke. Başlangıçta hayırlı operasyonlara imza atar. İşgal altındaki İslam topraklarında istiklal rüzgarı estirir. 
ABD 25 yıl kadar küresel çapta komünist tehlikeye karşı etkili ve geniş çaplı bir mücadele yürütür. Çok ilginç olan ise dini de bu mücadeleye manevi güç olarak katmasıdır. (Allah’a inanlar birleşiniz) sloganı ortak parola olmuştu. 1950 adeta dinin bütün dünyada ihya olduğu, hayata hakimiyetinin başladığı yıl oldu. “Onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidâyet nûruna kavuşturur." (2:257) ayeti 1372’ye (1951) işaret etmesi çok manidardır. İslam ülkeleri istiklaline kavuşurken, Türkler de din ve vicdan hürriyeti ile yeni bir döneme kapı açar. Dış politikada ise Menderes’in oluşturduğu ve ABD’nin desteklediği yeşil kuşak Türkiye-İran-Pakistan ittifakı kızıl tehlikeye sedd-i Zülkarneyn olur.

Bediüzzaman Hazretleri gaybi haber olarak Kur’an’dan bu zamana ait çok müjdeli bir tarih istihraç eder. 1956. Bu tarih aynı zamanda hem dünyada hem de Türkiye’de dinsizlik nifakın ateşinin düşmeye başladığı tarihtir. O tarihe işaret eden ayetler şunlar:

“Münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadırlar; onları oradan kurtaracak bir yardımcı bulamazsın” 4/145. “Yeryüzü düzene konduktan sonra orada fesat çıkarmayın. Allah'a korku ile ümit içinde dua edin. Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti, iyilik yapan ve iyi kulluk eden kimselere çok yakındır” 7/56. Bu ayetin son cümlesi 1956 yılına bakar ve o tarihte Risale-i Nur’un serbest bırakılacağına işaret eder. Ayrıca o yıl Sudan, Tunus, Fas bağımsızlığa kavuşurken Pakistan ilk İslam Cumhuriyeti oldu. O yıl orta okullarda din dersi okutulmaya başlandı. Bu dönem 1951 itibariyle Mehdiyet’in 2. Faslının yani iman faslının başladığı tarihtir. İslam artık yeniden hayatımıza dönüyordu. Türkiye yeniden dar-ül İslam ülkesi oluyordu. Müjdeler bir bir dünyamıza iniyordu.

Ama su uyur, düşman uyumazdı. İngilizleri hem orta doğuda hem İslam dünyasında rahatsız eden gelişmeler karşısında Fransa ve İsrail’e Mısır’a saldırır. 1956. Ama ABD’nin hüt demesi o planı akim kalır. Hele 1950’lerde Türkiye’de Lozan’a aykırı dini hayatın canlanmasını ve Türkiye’nin Müslüman ülkelerle bağlarını güçlendirmesini hazmedemedi. Önce Londra’da Kürt kongresini toplayıp ittihad-ı İslam’ın dinamitleyen fitili ateşledi. 1959. Sonra da Siyonist ortağı ile 1960’ta darbe yaptırdı. Bugünkü Kürt kışkırtıcılığı uzun bir aradan ilk o zaman başladı. O tarihte İsrail, Irak Kürtlerine el atar ve silahlandırmaya başlar.

27 Mayıs-1960 darbesinin baş aktörü İngilizler idi. Bir rivayete göre Menderes’in Londra’da uçağının düşmesi kaza eseri değildi. Menderes kurtulunca bir yıl sonra tahrik ve teşvik ettiği halkçıların yanına ırkçıları vererek darbe ile devirip dindarlaşmanın intikamını aldılar. ABD bu darbede devrede ancak dizginler elinde değildi. Peki bu darbede dahilde kim kullanıldı? (Halkçı-ırkçı) Silahlı bürokrasi, halkçı hakimiyetindeki üniversiteler ve sermaye. 
Sebep ve mahiyeti değişik olsa da önce İngiliz sonra ABD güdümündeki bu İslam aleyhtarı üçlü ittifak, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de ve 28 Şubat’ta yine sahnedeydi. Her üç darbe İslam’a taraftar ve saygılı iktidarlara karşı yapıldı. Ancak 28 Şubat darbesinde bu üçlüye yeni bir ortak geldi. Bir Truva atı. Neocon-siyonist destekli dini görünümlü bir kripto cemaat. İşin ilginç tarafı hem bu cemaat hem de Evangelistlerle neoconlar aynı tarihlerde aynı ananın çocukları olarak ortaya çıktı. 1975. Avangelistler ABD’de 80-90 yıllık bir çalışma ile Siyonistler tarafından yetiştirildi. Türkiye’de ise 20 yıldır derin istihbaratın beslemesi bir dini cemaat 1980’lerin başından itibaren bir anda gladyo-CIA destekli parlatılmayla başlandı. 10 yıl sonra o örgütünü lideri necon-siyonist kuruluşların temsilcileri ile kucaklaşmaya başladı. Çünkü bunlar siyonizmin gayri meşru çocukları idi. Bir de buna diyalog safsatası eklenince yeme de yanında yat hesabı.

Dikkatle inceleyenler her iki cemaatin fitne-fesadı prensip edinerek netice almaya yatkın olduklarını anlar. Evangelistler Armegeddon için Tanrı’nın elini zorlamak için Kudüs işini tezgalyıordu. Yani Mesih gelsin diye ortalığı ateşe veriyordu. Bizimki ise ilginç olan uzun yıllar Mesihlik iddiasındaydı. Risale-i Nur’un bir takım mahrem istikbale ait tebşiratını çalıp-yürütüp kendilerine yontuyordu. Çünkü o şişkin egosuyla kendini kainatın merkezi sanacak kadar sağduyudan kopmuş bir zihniyete sahipti. Zaman zaman Mehdicilik de taslıyordu. Sonraları Mehdi gelsin diye dış düşmanla birleşip entrikalarla ortalığı kasıp kavuracaktı. 2011-2016 döneminde darbe teşebbüsleri bu düşüncenin ürünü. Şöhret ve makam her türlü entrikayı esas alan prensiple hareket edilince bu iki Siyonist maşası cemaat önce1975’te sözlenir 1985’te buluşurlar. Bizim cemaat riyakar, yalancı, herkese hoş görünmeyi prensip edinen şirinlik dağıtma ile herkesi kandırarak yürüdüler. 

Gün geldi özellikle 2010’dan itibaren “ortalığı karıştır Mehdi gelsin”i zorladı. Yani “anarşi ve ekonomiye komplo kur halk bıksın onlar gelsin” tezgahlıyorlardı. Arkalarında ise tabiki neocon-siyonit şebekenin ortağı istihbarat örgütü CIA ve Mossad vardı. Peki kader-i ilahi ne hükmetti? Ona istidraç tuzağını kurdu. Nasıl mı? Ona imtihan gereği bir takım nimetleri verdi. O da bunu enaniyetiyle kendinden bildi ve yükseldi, yükseldi. Okullar, şirketler, gazeteler, dergiler, TV’ler politik arenada boy göstermeler derken “O yalancılara bilmeyecekleri bir cihetten istidraç yaparız” 7/182. Ayeti tecelli etti.
Bunların hepsini niçin yapıyordu? Dine hizmet için değil dünyalık makam. İmamı ilham perisi Humeyni: 1980 yılında Risale-i Nur’dan aşırdığı bir müjdeyi kendine mal ederek Şöyle diyordu: “Huruç harekatı başlatıldı. Ancak bu harekat 35-40 sene sonra uygulamaya konulabilecektir. bugünkü ortamda bu mümkün değildir" Mehdiyet’e ait bir gaybi haberi çalmanın bedelini ise Tevbe Suresbi’nin 90 ayetinin işareti ile 2013-14-15-16’da darbeleri yiye yiye belalara uğrayarak dağılmaya başladı. 15 Temmuz komalık olacak şekilde ağır darbe yediler.
Hz. Ali o yalancı için Celcelutiye Kasidesi’nde belirttiği başına geleceği ne o, ne de çok kimse anlamamıştı.

1980’den sonra batıl yolda yürümek için her türlü zillete katlandılar. Darbecileri cennetlik yaptılar, Siyonistleri İbrahimi dinli diye dost edindiler, Papaya sahih iman teklif edeceğine el öpüp biat ettiler. Çok kocalı Hürmüz gibi 20 yılda 5 ayrı siyasi lidere biat ettiler. Bunların ipliği 1990’ların başında pazara çıkmıştı ama tam anlaşılamadı. Bu arada küresel ortaklarının dolmuşuna gelerek, derinden derine devlete sızarak ele geçirmeyi ahir zaman hizmeti sandılar. Son müceddide taraftar görünüp ona muhalefete etmeyi prensip edindiler. Dini hizmeti bir anda siyasal İslam’a sanıp Yahudi sünneti darbeciliği ihtiyar edindiler. Ve de ABD’nin yeni bir maşalığına soyundular. Askeri vesayetin yerine batıl bir dini anlayışla deccalliyete tabi oldular.

Ve 28 Şubat kendini gösterdiğinde bu cemaat milletin teveccühüne mazhar olan hükümete “çekil” diyecek kadar akli muhakemeden noksan mankurt oldukları görüldü. Bediüzzaman, Şualarda 28 Şubat olayının tarihine işaret eden ayeti “İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlardır" Bakara/257 ile haberini verir. Bu konu başlı başına ve izahı uzun bir konudur. Ancak şu gözden kaçırılmamalı. Kızıl tehlikenin ipinin çekilerek 1975’ten itibaren erimeye başlar. O tarihe kadar dünyaya hakim dehşet dengesi mahiyet değiştirir. Komünist-kapitalist kapışmanın Büyük İsrail’in kurulması için fayda sağlamaması üzerine yeni bir denge oluşturulur. Ve ortaya çıkan küresel sermaye olarak dünyaya hakim olur. Yahudi Henry Kissinger bu yeni gücünün siyasetini dizayn eden şeytandır. Bu küresel gücün arkasında ise siyonizm vardır. Ve büyük İsrail için hareket geçilir. Artık süper güç İslam dünyasına yönelme zamanının geldiğine karar verir. Ve 1918 öncesi gibi tahrikler ve iç kargaşaya zemin hazırlanır. Lübnan’a ateşe verilir, Türkiye’de tam gaz anarşi ve teröre Kürt unsuru katılır, Yemen’de ateş yakılır, Ürdün’de Filistinlilere baskı uygulanır. Derken son kullanım tarihi gelen Enver Sedat katledilir. Ve en önemlisi İran-Irak savaşı körüklenir. Ve 1984’te kollar sıvanır ve Yinon Planı yürürlüğe girer. 1984. Bu planın ortaya çıkarılmasının sebebi ise hem ibrani hem de İslam rivayetlerinde haber verildiği gibi deccal huruç edince Yahudi dünyaya hakim olur. Ve öyle olmuştur. 1773 yılında yapılan Siyonist-Yahudi zirvsi tam tamına 200 yıl sonra hedefe varır. 
Bu yeni döneme Türkiye nasıl geldi? Yine Risale-i Nur’da Kur’an’dan istihraç edilen tarihlerle devam edelim. 1961 ve 1965 seçimleri, 27 Mayıs’ta yıkılan milletinin kahır ekseriyetinin desteklediği siyasi tablonun değişmemesi yani DP’nin siyasi mirasının devam etmesi İngilizleri ürkütür. Hele buna 1966 Sovyetlerle imzalanan 1 milyar dolarlık kredi anlaşması ve 1967 İsrail-Arap savaşında Türkiye’nin Arap ülkelerine silah taşıyan Sovyet uçaklarına geçiş izin vermesi Avrupalı ülkeleri kudurtur. Ve malum anarşik olaylar patlak verir. DP’den sonra AP döneminde de ekonomik açıdan güçlenmesi, İslam ülkeleri ile bağlarını güçlendirmesi yeni fesadların tezgahlanmasına yol açar. İşte Kur’an o tarihi de haber verir.

“Bedbahtlar ateştedir; orada onlar anırırcasına soluk alıp verirler” Hud/106 ile 1967 ve 68 anarşi olaylarına işaret ettiği gibi “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar” Nur/32 ayeti de bir çok tarihe baktığı gibi iki şeddenin ikişer sayılması durumunda bu olaylara işaret eder. Anarşik olaylarla Türkiye’nin istikrarı bozulur ve 1971’de art arda İngiliz ve ABD darbeleri gelir. Önce İngilizler darbeye kalkışır 9 Mart, ABD haber alınca darbeyi muhtıraya çevirtir. 12 Mart. Bediüzzaman Şualar’da Felak Suresi’nin tefsirinde buna 30 yıl önce işaretini haber verir. ABD’nin 1971 Mart muhtırasından sonra vesayeti büyük ölçüde İngilizlerin elinden alır. Çünkü Siyonist küresel sermayenin yeni tezgahı yürürlüktedir.

1975’te ortaya konan o tezgah siyonizmin cihan hakimiyeti ve Büyük İsrail’e giden yolu açacaktı. Bunun için güvenliği bozmak için de devam eden anarşik olayları terörü çevrilir. Ve Kıbrıs harekatı bahane edilerek Türkiye’ye silah ambargosu uygulanır. Bu ambargo yıllarca sürecek ve TSK silah yönünden 1950 öncesine dönecek. Yani kalkınan Türkiye güvenlik ve ekonomik refah açısından zayıflatılır. Böylece Ortadoğu’nun lider ülkelerinden biri olan Türkiye ABD’ye tabi olacak “ABD’li çocukların” darbesine zemin hazırlanır. Batıda neoliberaller iktidar olurken bizde ise onlar üfürünce oynayacak askeri vesayet bir kez daha hakim kılınır. 1980 Bediüzzaman 1. Şua’da bu durumu 1877-78 Rus mağlubiyetinin zulumatına eşit bir zulumata denk tutar. Ve bu zulumatın bulutlarını Mevlana Bağdadi’nin yerine bu kez Mehdi’nin şakirtlerinnin dağıtacağını haber verir.

Bütün bunlar olurken Bediüzzaman’nın haber verdiği fecr-i sadıkı en az 20 yıl geciktirecek bir fitnenin doğduğu anlaşılıyordu. O tarihte fetoş CIA-Mossad destekli Türk istihbaratının ağına düşmüştü. 1950’lerin başında, henüz 14 yaşında iken. Hatay’da askerliğini yaparken de maşalık rüştünü ispatlar. Ve terhis olduktan sonra ufak tefek operasyonlarda manipüle edilir. Yüce yüce devletimizin yüce yüce kurucularından olduğu ilan edilen Lozan şakirdi sağır İsmet, sabah akşam şunu söylerdi: “Elbette istihbaratın vazifesi Nurcuları takip etmektir” Evet Nurcuları takip etmek daha doğrusu kontrol altına almak ve manipüle etmek için bir cemaate ihtiyaç vardı. O da bu sersem salak fetoş o yıllarda aday oldu. 
Özel harp dairesinin elemanlarından Esat Keşşafoğlu adlı subayın derin devlete daha 14 yaşında kazandırdığı bu adam sonradan hem İslam’ın hem de Türkiye’nin başına bela kesilecekti. 1990’larda bir anda dengeleri bozan ve ehl-i imanı şaşırtan bu hain ve cemaati oldu. İzmir taraflarında ortaya çıkan bu cemaatin lideri, megolaman, şifzofreni ama esas olarak “En büyük benim benden büyük yok” diyen süper enaniyetli bir vaiz idi. Öyle ki etrafı biraz kalabalıklaşınca 1979’dan itibaren her dini lideri, grubu, siyesi lideri kıskanan biri. Yakınlarının ifadesi bu yönde.

Bu cemaat için dönüm noktası 1971 oldu. Nurcularla birlikte İzmir’de 6 ay tutuklu kalan fetoş, mahkemede “Nurcu değilim” der. Tahliye olunca onu bir sürpriz bekler. O sıralarda adı AET olan AB’nin malum baronu, MİT Müsteşarı Fuat Doğu paşa, Diyanet İşleri Başkanı yardımcısı Yaşar Tunagür’ün aracılığıyla fetoşla buluşur. Ve ılımlı daha doğrusu devlet ve baronların denetiminde ılımlı İslam için yardım istenir. İşte o tarihten sonra fetoş ve grubunu derin odakların tetikçiliğine soyunur. Soyununca da cümle imkanlar önüne serilir.

Öyle ki Bediüzzaman’ın talebelerinden Mustafa Sungur fetoşun değişen tutumun öğrenmek için 2 yıl sonra onunla buluşur. Yıl 1973. O toplantıda fetoş “Ben sizin gibi, (yani Risale-i Nur‘un öngördüğü) gibi hizmet etmeyeceğim” der. Nasıl edeceğini sonraki yıllarda görecektik. Derin devlet ve sermayenin güdümünde Süfyanizme şirin görünerek hizmet etmekmiş bütün emeli. Ve de Nur cemaatini istismar etmekten ve onlardan güç devşirmekten vaz geçmemekmiş. Hatta o hizmeti taklid ederek yandaş toplar. Ve 5 yıl sonra da CIA ile başlangıç yapar. 1976.

12 Eylül darbesinden sonra darbeci cunta Milli Görüşçülerle mücadele için gerçek Nur talebelerine yaptığı teklif, bütün tehditlere rağmen red edilince fetoş cemaatine gün doğar. Bu arada CIA’nın Türkiye masası şefi Paul Henze ve Graham Fuller cemaati sahiplenir. Fetoş bir iki yıl sonra Özal’a takdim edilerek “Bununla çalış” tavsiyesi yapılır. Sonradan öğreniyoruz ki, Özal bunların ABD tarafından kullanıldığını biliyordu. 
Fetoş’un iblisle yarışan öyle şişkin bir egosu var ki, kendinden başka her cemaat ve milliyetçi grubu kıskançlıkla izler ve onların kendisini geçmemesi için onları yok edecek şekilde sabote ederdi. Nitekim önce Risale-i Nur hizmetini sabote etti. Sonra İHLAS grubunu kıskanıp rakip olmaya çalışan fetoş, bu grubu ne yaptıysa aynısını yaparak onlarla rekabete girişir. Süleyaman Tunahan talebelerinin geliştirdiği yurt ve kurs uygulamasına el atar. Ve bir gün gelince 2000 krizinde İhlas Finansın batmasında cemaatiyle birlikte büyük rol oynar. İşte o rekabetin başladığı 1986-88’de İhlas Holding’in Başkanı merhum Enver Ören, Özal’a “Niçin bu adamları kolluyorsun?” diye sormuş. Aldığı cevap: “ABD bunları kullanıyor. Hiç olmazsa Türkiye lehine işler yapsınlar diye kontrole çalışıyorum” diye tutumunu ifade etmi. Ama ilk fırsatta Özal’a da ihanet ettiler, o ayrı bir mesele.

Yoksul ve kimsesiz gençleri kanatları altına alarak sağladığı maddi ve manevi imkanlarla iğrenç emelleri için yatırım yapan bu grup, CIA ile işbirliğindeki istihbaratın yardımıyla devlete sızmaya başladı. Sessiz ve derinden (ABD amaline) hizmete başlandı. İlk başarıları emniyete sızma oldu. 1980’ler. Arkasından yargı. Üniversite ve askeriye ise 1990 sonrası sızma başladı. Şimdi şu sahte Kainat İmamı olmaya azmeden bu fetoşu bir tanıyalım. Kendi ağzından. Ki sonraki melanetlerinin ne zamandan beri var olduğu anlaşılsın.

Yıllar sonra şizofreni tedavisinde ilaçlar kullandığı anlaşılan bu plastik kainat imamı 1995’lerde neler söylüyordu:

TESETTÜR FARZ DEĞİL-Şekil üzerinde durmak, İslam'ın geniş ufkunu daraltmak olur, zevksizlik olur. Hatta İslam dinini bir kostüm dini haline getirmek olur ki, bunlar yanlıştır. Başörtüsü de aynı şekilde üzerinde durulacak usul, yani imanın ve İslam'ın esaslarından, şartlarından değildir.

KAPTAN AMERİKA-Amerika'da çok şey yapılabilir. Bizim düşünce dünyamız, bizim fikir hayatımız adına da çok şey yapılabilir. Dünyanın hali hazırdaki durumuyla, şu çerçevesiyle, Amerika da şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki, şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden destek almak değil, dostça geçinmeden, Amerikalılar istemezlerse, kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika, hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. 
GÜÇLÜ AMERİKA-Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Rusya destekleyebilir bir işi, fakat Amerika ile iyi geçinmezseniz, işinizi bozarlar. Çünkü Amerika kendi işlerinin ahenk içinde gitmesini ister, Amerika düzeninin bozulmamasını ister. Amerika'daki ahengin devam ve temadisini ister. Ve ben bunu çok yadırgamam. Amerika'nın yerinde Osmanlı Devleti olsaydı, zannediyorum o da aynı şeyi yapacaktı. Yadırgamamak lazım.
İYİ İNSAN-Ben Mustafa Kemal'in ve İnönü'nün, Marx gibi, insanlığın rahat ve huzuru için din adına hiçbir şey kalmamalı tarzında dinin üstüne yürüdükleri kanaatinde değilim.

ALLAH’LA ARASI YOK-Öyle Allah'la münasebeti çok kuvvetli bir insan değilim, fakat Allah'ın kullarına olan merhamet ve şefkati nihayetsizdir. İşte, çok sıkıldığım, bunaldığım anlarda teselli adına gördüğüm rüyalar çoktur. Allah'la münasebetim zayıf olabilir, Allah'a kimin daha yakın olduğunu da ancak Allah bilir. Bu, unvan, kıyafet meselesi değildir.

BİNBİR SURAT-Benim, toplumun ihtiyaçlarına göre, şu olsaydım, şöyle olsaydım dediğim anlar çok olmuştur. Güreşçilerimizin mağlup olduğunu görür, keşke iyi bir güreşçi olsaydım derim. Bir başka sahada müsabaka yapan sporcularımızın mağlubiyetini görür, keşke o sahada iyi bir sporcu olsaydım derim. Zaman zaman asker olmayı arzuladığım durumlar da olmadı değil. Belki bütün bunlar hiçbir şey olamamaktan, hiçbir şeye kabiliyetimin olmamasından ileri geliyor da olabilir.

MUHARRİKİ SİYASİ-İster sayın Başbakan ve siyasilerle görüşmemizde, isterse bazı gazetecilerle, sizinle şu anda yaptığımız gibi mülakat meselesinde, arkadaşlarımla beş-on defa görüşme yaptım. Demek ki bunun mevsimi gelmiş. Belki benim aklıma yatıyordu. Bazı endişelerim de vardı. Genelde arkadaşlarımız, 'Mevsimidir, çıksak bazı şeyleri anlatsak' dediler.

MİNİ İNCİLER-Atatürk idari ve askeri bir dehaydı. Zaman Gazetesi’nde Atatürk’ün fotoğrafının silindiğini görünce hemen telefon ettim ve “Bu bir rezalettir” dedim. Bu işi yapanı çıkardılar.

NURCU DEĞİLİM: “Müslüman olmak dışında Nurculuk, vb. hiçbir akıma mensup değilim. Şimdiye kadar ‘cI, cu’ gibi değerlendirmelerin ayrımcılık manasına geldiğini, bu bakımdan Müslüman olmak dışında hiçbir akıma mensup bulunmadığımı ve dolayısıyla Nurcu olmadığımı defalarca belirttim.”
Allah da bana, benim için ızdırap kaynağı olan (Süleyman)cı’yla (Nur)cu’yla ceza veriyor. Bu (Süleyman)cı’yı, (Nur)cu’yu bir ölçüde atabilirsem,, 

“Aslında (Süleyman)cı den (Nur)cu’dan rahatsız oluyorum. Çünkü bunlar toplumu bölücü şerledir.”

“MGK içtihad makamıdır”

EVREN CENNETLİK "Evren Paşa, seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki doğrusunu Allah bilir hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir.."

MEHDİCİLİK: Fetoş 1995 yılında ABD’ye gidip gelir ve gazeteci bir şakirdine günlerce süren röportaj verir. O röportajda Risale-i Nur’dan çalınan Mehdi hizmeti ile ilgili faslı sorar:

SORU-Yani iman faslından, hayat faslına mı geçildi?
CEVAP: Öyle zannediyorum. Hayatın bütün ünitelerinin fethedilmesi faslı... Tarihi bir olgu olarak insanımız ekibi ile, finansman kaynaklarıyla, o kerteye geldiğini tıpkı yumurta kabuğundan sıyrılmak için civcivin kireç tabakasına 'tık tık' gagasını vurması gibi dışardan bile hissettiriyor. Bakıyorsunuz çevrenizde öğretmenlik yapacak binlerce insan var. İnanmış, sizinle aynı duygu, düşünceyi paylaşan. Bakıyorsunuz her yerde coşmuş himmetler var. Bunların her birerleri tek başına okul yaptırtacak seviyede. Ve bakıyorsunuz Türk toplumu bu meseleyi göğüsleyecek şekilde bu işe amade. Ve yine bakıyorsunuz, demokrasi arayışı, demokrasi tarz-ı telakkisi, sizin bu işleri yapmanıza müsait bir zemin teşkil ediyor... Bütün bunların üzerine diyorsunuz ki: 'Bu fırsatlar sumuh etmiştir, değerlendirmeli...' Eğer zamanlama adına yerinde kararlar verildi denecekse, genel tablo bunun böyle olmasını gerektiriyordu...
SORU:Kaynağı nedir bu dinamizmin?
CEVAP: Evvela dinimiz. Saniyen finans kaynakları, eğitimciler ve rehberler, salisen bazı mevkuteler, mecmualar, gazeteler... Bir toplum için gerekli olan bütün dinamikler mevcuttu ve buralara açılabiliriz mülahazası vardı. Rabbim denk getirmiş, iyi bir zamanlamayla iyi bir açılma olmuştur inşallah.

SORU: Buna paralel bir açılma da Türkiye'de mi oldu?
CEVAP: Evet, Türk toplumu, demokratik gelişmeler, insan hak ve özgürlüklerine saygı, toplumun bir kesiminin diğer kesimiyle diyalog arayışı içinde bulunduğu dönemde yine Allah'ın rast getirmesiyle böyle bir süreci yaşadı. Medyaya arkadaşlarımızla çıkma durumu oldu...

SORU: Bu çıkışa nasıl karar verdiniz?
CEVAP: İster sayın Başbakan ve siyasilerle görüşmemizde, isterse bazı gazetecilerle, sizinle şu anda yaptığımız gibi mülakat meselesinde, arkadaşlarımla beş-on defa görüşme yaptım. Demek ki bunun mevsimi gelmiş. Belki benim aklıma yatıyordu.
Ayrıca bütün maksadının Türki devletleri batıya entegre etmek olduğunu belirterek Bediüzzaman’ın “Bu zamanda en büyük farz vazife itithad-ı İslam’dır” görüşünü dinamitleyen sözler ediyordu. 

xxxxx

Gülen’in sözleri bunlar.
Yıllardır makam ve şöhret için yanıp tutuşan bu adam sonunda ajan mürşitliğe terfi edecekti. Bu sözleri söyledikten birkaç yıl sonra, mahiyeti sonradan anlaşılacak bir tertiple ABD’ye uçuruldu. 21-Mart-1999. Gidiş o gidiş. Önceleri herkes tedavi için gittiğini sanıyordu. Meğer 1995’te ABD’lilerle anlaşmış. Birlikte çalışacaklar. Bu, 7 Şubat, gezi, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz’a giden yolun başlangıcıdır.

Ajan mürşidin ABD’ye sığınmasından sonra cemaat mensupları, büyük evliya veya Mehdi veya Mesih sandıkları bu adama için sızmalara, entrikalara devam ettiler. Peki Yahudi sünneti olan darbecilik veya ihtilalcilik teoriden uygulamaya ne zaman geçildi? Necon-siyonistlerin 1991 Körfez savaşından sonraki en büyük atağı 2001 yılının 11 Eylül sonrasıdır. Artık İslam dünyasında etnisiteleri çarpıştırarak hem bölgeye hakim olmak, hem de İsrail’in çevresinde emniyet kuşağı oluşturmak için atağa kalktığı yıldır. Nitekim 2 yıl sonra Irak harekatı olunca Türkiye Meclis kararıyla operasyona katılmadı. Bu necon-siyonist çevrelerde büyük tepki doğurdu. 
ABD Savunma Bakanı Paul Wolfowitz "Türk Ordusu kendisinden beklenen liderliği gösteremedi" 1 Mart tezkerenin reddinden 26 gün sonra CIA’cı Graham Fuller’in danışmanı ve Dışişleri uzmanı Yahudi Henri Barkey “Operasyona katılmayan Türk askerini cezalandıracağız” dedi. Ne demek istediği ise birkaç yıl sonra anlaşılmaya başlanacaktı.

Bu tarih aynı zamanda fetoşun mahiyetini anlayamadığı Mehdiyet’in 3. Faslının başlama tarihidir. 1 Mart tezkeresinin yeterli çoğunlukla Meclis’ten geçmemesi, İslam dünyasında müsbet manada büyük yankı uyandırdı. Bu adeta Türkiye’nin yeniden kendi dünyasına dönmesinin Fatihası oldu. Öyle ki tezkerenin geçmemesinden rolü olan o dönemin CHP Lideri Deniz Baykal yıllar sonra "TBMM, 1 Mart 2003"te Irak"a asker gönderme tezkeresini reddetmiş, Türkiye’nin öyle birileri istedi diye karar aldırtabilecek bir ülke olmadığını dünyaya göstermiştir. Türkiye"nin bölgede yıldızlaşmaya başlaması 1 Mart kararıyla olmuştur" diyecekti.

Hz. Peygamber Mehdi’nin efdaliyeti ile ilgili bir hadisinde kullandığı bir cümlenin ebced hesabı Rum-Miladi takvimle 1902-1952-2002 tarihlerini gösterir. Bu tarihler Mehdi’nin faaliyette bulunacağı tarihler ve ilminin hükümranlığı tarihleridir. Yani 3 faslın tarihleridir. Bunların içinde Fetoş ve gerzekleri yoktur. O tarihe denk gelen 3. Dünya savaşı’nın 2. Ateşine Türkiye’nin katılmamasının manevi işareti olmuştur. Artık 3. Fasıl yol alır. Tam tamına 20 yıllık bir devre. Belki de Cehcah’ın ortaya çıkacağı bir devredir. (Allahüalem) İstanbul’un yarıda kalan fethini yapacak ve ittihad-ı İslam’a vesile olacak bir zattır. Ki bunun emarelerini 2010’dan beri görüyoruz. Bir düzine ayet bu tarihi işaret eder. 1960’da başlaya Kemalist-nasyonalist-militarist vesayetin sona erdiği tarihtir.

1995’ten itibaren açık açık ABD ile işbirliği yaparak ülkesine Humeyni gibi muhteşem bir dönüş özlemi ve hayali ve hüsn-ü kuruntusu içinde kıvranan fetoş, neocon-siyonist çetenin elinde Truva atı olmayı bir hizmet olarak görüyordu. Bunu 15 Temmuz sonrası “Batının hizmetkarıyım” diyerek itiraf da edecekti. Bu sözü yine 21 yıl önce söylediğini hatırlayalım. İttihad-ı İslam gibibir derdi yok. Meğer ittihad-ı salip ve Siyonist imiş bütün maksadı. CIA himmetiyle hareket eden FETÖ hücre sistemiyle askeriyede yayılmanın da meyvalarını toplamaya başladığı yıllar sonra 15 Temmuz sonrası anlaşılacaktı. Hatırlatayım Yahudi de Kur’an‘ın işaretiyle böyle her türlü ihtilale dolap hilesiyle karışıp hükmetmesi gibi. Bir rivayette deccalin iki kez Mehdi’yi bölerek geçip gideceği belirtilir. Kılıç askeri ifade eder. Ne yazık ki her iki kılıcın Mehdiyeti ikiye bölmesinde rol alanlar Müslümanlardan çıktı. 1971-1980 darbelerine yol açan bir caminin şeyhinin şakirtlerinin siyasi partisi de oy bölerek buna zemin hazırladı. Diğeri ise Hain ve ajan mürşid fetoş oldu. 1996-2016. 
Askeriyeye taktiksel sızmadan sonra Harbiye’den mezun olan şakirt subayların çoğunun Amerika’da eğitim almalarına sağlayacak bir mekanizmanın cemaatin kontrolünü ele geçirmesi çok ilginç. Nitekim bu Amerikan eğitimli subaylar 13 yıl sonra CIA ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın komutasında darbeye kalkışacaktı. Bu arada 2000’li yılların başında ordudaki milliyetçi ve muhafazakar subayları kullanan FETÖ yavaş yavaş onları da uygulanan strateji gereği tasfiyeye başladı. Atabey operasyonu ilk deneme oldu. Emniyet-yargı çetesinin hünerleri kadar FETÖ ‘ye Amerikan yardımı geldi. Yani üst aklın yardımı. Şöyle:

2003-04’te 28 Şubat’ı imar eden Kemalist ve ulusalcı subaylar Ak Parti’nin iktidara gelmesini hazmedemedi. Sarıkız, Ayışığı gibi darbe planları yapılırken, emniyetteki cemaatçi polisler de Ak Parti’ye bu konuda bilgi aktararak güven sağladı. Arınç bunu itiraf etti. O sırada emniyet istihbaratının tamamına FETÖ’nün hakim olduğunu unutmayalım. Çünkü Ak Parti hükümet olmuş ama 28 Şubat Tağuti harekatın tesiri sebebiyle henüz icraya hakim olamamıştı. Ki o dönemde bir YAŞ toplantısında bir general Başbakan Abdullah Gül’e “Yerinde olsam karının başını açtırırdım” diyor. Derken Kıbrıs’ta referandum öncesi asker her şekilde rahatsızlığını dile getiriyor ve darbe söylentileri ayyuka çıkıyordu. Hele 2003 YAŞ toplantısı sonrası verilen yemekte Cumhurbaşkanı’na elini uzatan Başbakan Erdoğan’ın bu hareketi cevapsız bırakıyordu. Bu Lozan kafalı cumhurreisine yakışan bir hareketti. Bu arada CIA’nın provokasyonuna gelen cuntacı asker harekete geçme veya muhtıra verme tercihleri arasında gidip geliyordu. Hatta cumhuriyet mitingleri düzenlenerek, Baş savcıyı etkileyerek Ak Parti iktidarına karşı kapatma davası açtırıldı. Bütün bunlar ABD’den sağlanan tuzak desteklerle kemalist-ulusalcı-alevi asker kışkırtılıyordu. Böyle bir taktikle iktidar FETÖ ile işbirliğine zorlanıyordu. Devlete sızma operasyonunu yürüten üst akıl kendisine 1991 körfez ve 2003 Irak operasyonuna katılmayan askeri cezalandırmayı hedef almıştı. Ve Siyonist ağzılar bunu 26. Gün açık açık söylemişti. Ama irtica düşmanı askerin gözün örülen tuzağı göremiyordu. Kör kütük tuzağı düştüler.

Bu taktikler FETÖ’yü iktidar nezdinde güvenilir müttefik göstermeye hizmet ediyordu.

Ama esas pusuya yatan FETÖ hem iktidarı bilgilendirme bahanesiyle askeri ihbar etmeye, hem de askeriyeye sızmaya devam ediyordu. Darbe sever askerler vesayetçilik oynarken FETÖ sessiz ve derinden yerlerini kapıyordu. Kapatma davası sonrası emniyet ve yargı kanadı harekete geçerek önce Ergenekon sonra Balyoz ile suçlu suçsuz bir çok general ve subayı darbecilikten içeri atıyordu. Henry Barkey’in tehdidi tam tamına 4 yıl sonra gerçekleşiyordu. Her boşalan subayın yerine ise FETÖ’cü subaylar geliyordu. Ki bu FETÖ’cülük 2012 sonrasından başlayarak generaller seviyesinde büyük bir çoğunluklu şakirtlere kavuşuyordu. 
Bütün bu operasyonlar Graham Fuller, Paul Henze ve Yahudi asıllı Henri Barkey’den başka eski ABD Büyükelçileri Grossman, Edelmann gibileri işin içinde olduğu sonradan anlaşılacaktı. Tabi Mossad ve CIA unutulmamalı. Ve Yahudi sözde düşünce kuruluşları. Çünkü 1990’da alınan bir karar vardı: “Komünizm bitti, yeni düşman sıra İslam’a geldi” Bu sözün sahibi İngiliz Başbakanı Thatcher. Tamı tamına 92 yıl sonra İngiliz Bakan Chamberlian’in hayaleti İngiliz Başbakanı suretinde hortladı. O da Kur’an’a düşmandı, bu da. Henri Barkey ve onun kadar sahnede görünmese de Graham Fullar gibileri 2010 yılından sonra her kritik olayla ilgili demeç vererek Erdoğan ve Ak Parti’yi hedef alıyordu. Son örnek 2016 Temmuz darbesinden iki gün önce ABD Kongre Dışişleri Komisyonu’nunda konuşan Henri Berky’e 28 Şubat’ın ünlü organizatörü Yahudi Alan Makowsk’nin söz olması zındıka komitesinin oyununu açık etmişti.

Bu son olayları anlatmamın bir sebebi, 1987’ye kadar her fitnenin altında çıkan eski zındıka komitesi bu tarihte etkisini kaybetti. Çünkü harici düşman onun yerine 1975 yılında Helsinki Senedi anlaşması ile küresel çapta sahne alan neocon-siyonist zındıka komitesi icra-yı faaliyete başlamış. Bu komite 1980 sonrası olayların baş tertipçisi olduğu gibi İslam dünyasını yeni hedef seçen NATO’nun komuta merkezinin de icra organı oldu. İşte FETÖ bu küresel deccalizmin yeni merkezinin yerli maşasıdır. Küresel sermayenin cihan çapındaki hakimiyeti neocon-neoliberal (troçkistler) ve FETÖ aynı anda sahneye çıkar. Yeni hedef Yahudi rivayetlerinde bildirilen Küresel hakimiyettir. Çünkü Beni İsrail rivayetlerinde deccal çıkınca onlar dünyaya hükmedecekti. Ve ettiler. Yapacağını yapacak olan Deccal ve Süfyan birer perde veya piyonundu. Onun yerini şimdi Yahudi hakimiyeti aldı. İslam parça parça. Dinsizlik kol geziyor. Ki bir ulusalcı profesör şöyle diyordu: Yahudiler dünyada 4 ülkede mutlak hakimiyeti sahiptir: ABD-Almanya-Sovyetler-Türkiye.

28 Şubat deccalizmin son fesadıdır. 15 Temmuz onun yanında hikaye kalır. Bu tarih aynı zamanda Bediüzzaman’ın 5. Şuada yıllarca önce haberini verdiği bu olayın da başlangıcıdır. Küçük deccal yani Süfyan ile büyük deccalin anası olan Yahudi’nin ittifak ettiği tarihtir. Bediüzzaman bunu iki deccalin birleşmesi olarak haber verir. 7 yıllık fesadından sonra Beyda rivayetinde belirtildiği gibi iki kişi kurtulur. Biri Mehdiye biri de Deccale gider haber verir. İşte o Beyda zaferini haber alan Mehdi “Artık ortaya çıkmanın zamanıdır” dermiş. Yani Mehdiyet’in hayat faslından sonraki fasla geçeceği kast edilir. Beyda, Mekke ile Medine arasında yani iman ile İslam arasındaki bir menzildir. 28 Şubat fitnesini aşınca 2002’de İslam’ın ahir zamandaki hakimiyetinin ilk pırıltıları belirir. 
Burada şu akla gelmelidir. Bundan sonraki hizmet Mehdi’den çok şahs-ı maneviye aittir. Şöyle “Bütün ehl-i imanın manevi yardımlarıyla ve ittihad-ı İslam’ın muavenetiyle (yardımıyla) ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt neslinden her asırda kuvvetli ve kesreteli (çokça) bulunan milyonlar fedekar seyyidlerin iltihaklarıyla (katılmalarıyla) o vazife-i uzma (büyük vazife) yapılmaya çalışılır.” Emirdağ Lahikası.

Bu süreç 10’ar yıldan iki geçiş süreci vardır. Ve ondan sonrası fecr-i sadıktır. 15 Temmuz Darbe teşebbüsü milletçe karşı konularak önlendi. Cumhurbaşkanı’nın daveti ile meydanlara akın eden ve kurşunlara, tanklara iman dolu göğüslerin siper edilmesi zındıka-münafık darbesi durduruldu. Şahs-ı manevi yani bütün gruplar ve dini cemaatler hatta siyasiler bu fitneye karşı ortak tavır aldı. Ve karşı koyanların çoğunun anketlerle tahsilli kahramanların işi olduğu anlaşıldı. Bir şey daha. O gece iktidarın ve devletin siyasi liderleri Ankara’da değil. Ve öyle olaylar oluyor ki, savcıların yürüttüğü FETÖ iddianamesinin hazırlığının bitmesi ve üstüne üstlük tasfiyeyi yapacak Askeri Şura toplantısının tarihinin gelmesi, üstüne üstlük darbenin yapılacağını bir binbaşının haber vermesi ile MİT Başkanı’nın Genelkurmay’a gidişi darbeyi hem tarih hem de vakit olarak 6 saate çekilmesi sonrası meydana gelen bir dizi izahı mümkün olmayan olaylara yol açtı. Bu olayların tek izahı Mehdiyet’in manevi hizmetinin tekemmül etmesi takdirine kader-i İlahi’nin bütün oyunları bozması. En aşağı 100 olay o gece esrarengiz bir el tarafından bozuldu. 15 dakika, 30 dakika, 1 saat ara ile planlar bozuldu. Ve muhteşem karşı darbe geldi.

Dünyanın en ileri ve zengin ülkeleri ve yıllarca İslam ülkelerini sömüren batılı ülkeler ve de İsrail 15 Temmuz gecesi maşaları FETÖ’nün sevinçli haberini beklerken yüzlerine inen şahs-ı manevinin şamarı ile yüzyıllık bir hayal kırıklığı yaşadılar. Evet sonun başlangıcı böyledir. 100 yıllık deccaliyet son 16 yılda darbe üzerin darbe yiyor.

Peki bu tarihlere Kur’an nasıl işaret etti. Bu kadar melanet olurken Cenab-ı Allah ezelden ne takdir etmişti? Hem de asrımızın özelliği sebebiyle riyazi hesapla neyi işaret etmişti? Şimdi bunlardan bir kaçını vereceğim. İlginçtir 1960’da durdurulan fecri sadıktan tam tamına 50 yıl sonra, 2010’da ilginç muvaffakiyetler elde edildi..

Bu tarihlerin kimini 30, kimini 25 kimine 10 yıl önce not almışım. Dikkatimi çeken hep Rum Suresi’nin işaret ettiği 31 Mart tarihidir. “Rum (yani Türk) mağlup oldu”. İbrahim Suresi’nin ilk ayeti de Sultan Abdülaziz ile başlayan yıkımın Abdülhamid ile tamamlanacağına (Azizün-Hamidün) ile işaret eder. Ve sonra Süfyan zamanında insanların severek günahı işleyeceğini 1300’lü yılların ifade eden 13. Cüz’ ve 14 rakamının Kur’an’da karşılığı olan 14 sure İbrahim Suresi 3. Ayeti ile adeta haber veriyor. 4. Ayet ile de Süfyan’ın huruç ettiği milletin diliyle Kur’an’ın arşından gelen ve Kur’an’ın manevi mucizesi olan Risale-i Nur’a işaret ederek fetoş gibi sahtekarların deccaliyetin emriyle ona ilişerek sahteleştirlmeye kalktığı zaman nasıl zecri tokat yiyeceğini de böylece anlıyoruz. 
 Evet Rum Suresi’nin ebcedi hesabı ile Rum (Türk)1909’da mağlup olur. Ne hikmetse tam tamına 100 yıl sonra Erdoğan “One minute” çeker. Kime? Rum’u mağlup eden Siyonist ülkenin liderine, “Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyerek üç cihan harbi ile 200 milyon insanın kanına giren fitne başının başına. Peki Rum ne zaman galip gelecekti. Çünkü bu ayet Hz. Peygamber zamanında müşrik Sasanilere mağlup olan ehl-i kitap Bizans’lı Rumların birkaç yıl sonra yani 3-9 yıl sonra galip geleceğini haber vermişti. Ama galibiyet 7. Yılda gelir. 20 yüzyılda ise 70 yıl sonra 1979’a işaret var. Yani İslam’ın bayraktarının mağlubiyetinden sonraki zaferi. İşini içine Deccal-Süfyan fesadı girdiği için 30 ve 90 yıl sonraya da işaret var. 30 yıl sonra Süfyan geberirken, küresel alandaki fesada 2. Cihan Harbine işaret eder. Ama Mehdi’nin hidayet nuru yansıttığı Rum yani Türk, 90 yıl sonra galip gelir. Bu 90 yıl sonrası aynı zamanda 1926’da başlayan Mehdiyet’in iman faslının tarihinden 90 yıl sonraya da işaret eder. Ondan tam tamına 90 yıl sonra 2016 tarihinde küresel deccalizmin neocon-siyonist ittifakı büyük bir darbe yer. Kimden Mehdi’nin şahs-ı manevisinden. Böylece ortaya Rum mağlup ihbarı ile başlayan süreçte bazı tarihler öne çıkar. 1909, yıkanların maşaları 1913’te hükümet darbesi ile hükümeti ele geçirir. 1926 Mehdiyet hizmeti başlar. 1928’de İslam dini maddesi Anayasa’dan çıkarılır. Böylece 90 yıl sonra dönemeç tarihleri şöyle sıralanır. 1999-2002-2016-2018.

Bir şey daha var. Rum Suresi’nin 13. Ayeti şer cereyanların çıkışını, 14. Ayetle ise dindarlarla dinsizlerin birbirinden ayrılmasına işaret ederken, 15 ayet “İman edip güzel işler yapanlar, birer Cennet bahçesinde safâ sürmektedirler” Bu ayetin “bahçede parlayacaklar” cümlesinin riyazi işareti ile 1427’ye (2006-2007) bakar. O tarihte görülen-başlayan parıldama 15 yıl sonra 1442’de azami raddeye varır. Ki bu tarih Bediüzzüman’ın 1911’de işaret ettiği fecr-i sadıkla örtüşür. 19. Ayetteki “O ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır” cümlesi ise 1439 (2018-19) tarihine işaret ederken, 47 harfli ayet 40 küsur senesine bakar ki, ayetin ebced değeri 1443. Yani hicri takvime göre tam bir asır sonra Mehdiyet hedefe varır.

Burada şöyle bir şey var. İçinde bulunduğumuz asır, bir hesaba göre Hicri 15. Asırdır. Hicr Suresi’nin 87 ayeti olan “Biz sana tekrarlanan yediyi ve azametli Kur’an’ı verdik” ayeti bir çok hakikate işaret ettiği gibi zamanımıza bakıyor. Bir kere Cenab-ı Allah Hz. Peygambere ”Sana 7 çift ederden 1400 yüzyıllık bir hakimiyet verdik” diyor. Bu cümlenin ebcedi 1526’dır. Yani hakimiyet veya İslam’ın dünyadaki ömrüne bakar. Ayrıca ekliyor “Azametli Kur’an’ı verdik” de diyor. Bu cümle ise 1439 ediyor. O zaman bu 1400 yıllık hakimiyetinden dışında 87 yıllık ek bir döneme işaret ediliyor. Bu dönemin başlangıcı 1439. Yani bu ayet son 87 yılın hakimiyet müjdesini veriyor. 
2015 hem H1436 hem de H1437’nin içinde. Duha Suresi’nin 5. Ayetinin ebcedle 2015’e baktığını daha önce yazmıştım. O ayet “Rabbin sana razı olacağını verecek” Hem 1 Kasım’ı verdi milleti razı etti, hem de 15 Temmuz darbesine karşı şahs-ı maneviye hoşnutluğunu yani razı olacağı neticeye verdi. Bu FETÖ salakları bunları bilmesine rağmen aç tavukların kendi darı ambarında görmesi gibi birkaç horoz askerle ülkeye hakim olacaklarını sandılar. Hani erken öten horuzu keserler ya. Onlar 15 Temmuz gecesi erken ötünce millet tarafından kesildi.

Çünkü Saff Suresi’nin 14. Ayeti de asrımıza bakar. Hele ki içinde bulunduğumuz 1437ye. O ayet şöyle: “Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun. Nasıl ki İsa Havârilere 'Allah yolunda bana yardım edecek kim var?' diye sormuş, Havâriler de 'Allah'ın yardımcıları biziz' demişlerdi. Böylece İsrailoğullarından bir zümre iman etti, bir zümre ise kâfir oldu. Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik ve onlar üstün geldiler. “ Şimdi bu ayet necon-siyonist şebekenin yani küresel deccaliyetin maşası FETÖ 5 yıldır her yolu deneyerek darbeyle başa geçmek istedi. Olmayınca bu kez ihtilale kalkıştılar. “Bir zümre inandı”nın ebcedi hesabı 1437. Yani FETÖ’cüler tuş.

Bu tarihleri niçin verdim. Çünkü birden fazla tevafuk üst üste gelince tevhid eder. Tevhid de Kur’an’ın 4 esasından biridir. Burada kesinlik vardır.

Kaçık bir vaizinin hezeyanları olan Mehdiyim, Mesihim iddialarıyla hurucuna, hem kendi milletinden, hem de ümmetinden çok acı bir mağlubiyet tattırılıyor. 35-40 yıllık emeği tarumar ediliyor. Aslında Tevbe Suresi’nin 90 ayetinde Mehdiyet’in cihadına katılmayarak enaniyetine zebun bir cemaatin 1435 yani iki yıl evvel belaya uğrayarak tarumar olacağına işaret eder. Demek ki o yurt sathındaki tokat imiş. Ancak küresel büyük deccalle işbirliği ise Mehdiyet’in 90. Yılda tam bir hezimet oluyor. 90 yılın işareti bu. Fecr-i sadıkın önündeki bir engel daha berhava olur. Çünkü Mehdi kendi üzerine düşeni yapmıştır. Bundan sonrası küresel alandaki fesadları kaldırmak için Hz. Mesih’in cemaatinin devrede olması lazım. Bu konudaki rivayetler muhtelif ama 2018-2021 arasına işaret var. 

Cenab-ı Allah, Muhammed Suresi’nde mü’minler ile kafir ve münafıkların vasıflarına ve akıbetlerini anlatırken hem ümmet-i Muhammed’e daima hem de 1926’da hizmete başlayan Mehdiyet’in hizmetkarlarına o karanlık günler için teselli verir. “Allah iman edenlerin dostudur; kâfirlerin ise hiçbir dostu yoktur.” 2016’nın manası budur.

Sonra 1909’da mağlup olan Rum’a, yani Türk’e, Mehdi üzerinden Kur’an teselli ve müjdeleri Nahl suresi’nin 96. Ayeti riyazi hesapla verir. “Elinizdekiler tükenir; Allah katındaki ise kalıcıdır. Sabredenlere, ödüllerini, yaptıklarının daha güzeliyle vereceğiz.” 1909’dan 30 yıl sonra 1939, başlayan büyük harp İslam dünyasını yenilgiye uğratan kafirlerin galibiyetlerinin erimeye başlayacağı tarihtir. Peki bu mağlubun süruru ne zaman başlar. Ayet işaret ediyor. Ebcedi işaretle 60 yıl sonra 1969’da başlayan 50 yıllık devrenin sonunda 2019’da İslam’ın haşmetiyle mü’minlerin sevincinin zirveye ulaşacağı büyük müjdeyi veriyor.

Bu ayet ayrıca Küfr-ü mutlakın en koyu zamanı olan 1338-1368 yani 1918-1948 arasındaki 30 yıllık mücahede için Kur’an hizmetkarlarına sabır telkin eder. Sabır gösterenlere müjde verir. Ayrıca bu dönem için Fetih Suresi’nin ilk ayetinin Mekke’nin apaçık olan fetih müjdesinden başka ahir zamana yani Rum’un mağlup olduğu dönemde Mehdiyet’e vaad edilen fetih için 1331-1915’i ebcedi hesapla işareti çok manidar. Korkmayın, dercesine 50 yıllı bir sürecin sonunda 1382-1961’e müjde ihbarı vardır. Yani Fetih Suresi ile nasıl Çanakkale’ye saldıran dış düşmana karşı kazanılan zaferi müjdelerken, o tarihlerde başlayan dış istilanın 1381’de tamamen kırılacağını yine ebcedi işaretle haber verir. Böylece 1915’te başlayan dış istilanın 46-47 yıl sonra tamamen kırılacağını müjdeleyen Fetih suresi o tarihe kadar bütün Alem-i İslam istiklali mücadelesini Çanakkale ruhu ile yapacağı savunma ile yeniden kazanacağını haber verir. 1946’da ve 1951’de ve 1956’da. Ayrıca kalan İslam ülkelerinin 1960’ların başında istiklaline kavuşur.

Peki 1381’in günümüzle başka ne ilgisi var? Fetih Suresi’nin başındaki bu müjde tevhid dinin tamamlanacağı yani yeniden yükselişe geçileceği tarihe de işaret eder. Fetih Suresi 48 ayet şöyle: “Resulünü, bütün dinlere üstün kılmak üzere hidayet ve hak din ile gönderen Odur. Buna şahit olarak Allah yeter.” Bu ayet Saf 9. ve Tevbe 33’de tekrarlanır. Ve bu ayet riyazi hesap işaretleriyle Mehdi’nin zuhur tarihini verdiği gibi onun hayattan ayrılacağı zamanı gösterir. İşin ilginç yanı Fetih Suresi’nin sonundaki bu ayetle 1381 tarihi sonrasına ihbarlarına devam eder. 1385-1395-1396-1397 (1976-76-77) , 1400 (1980), 1410 (1490)-1417 (1996) ve 1427-1428 (2006-2007)-1434 (2013) ve 1440 (2019) tarihlerine bakar. Mesela Miladi takvimle işaret eden ayet de var: Mücadele/21’de “Cenab-ı Allah, 'Ben ve peygamberlerim üstün geleceğiz” diye yazmıştır.

Mücadele/21 ayeti “Gerçekten de Allah’a karşı konulmaz kuvvet sahibidir ve her şeyin mutlak galibidir” ilk cümlesi 1960 tarihinde başlayan dönemin 2010’da sona ereceğine yani zaferin kazanılacağına işaret eder.

Bu tarihi işaret eden bir başka ayet ise Maide/56 “Kim Allah'ı, Resulünü ve iman edenleri veli edinirse, hiç kuşkusuz üstün gelecek olan, Allah'ın taraftarlarıdır” 1380-1430 tarihleri arasına bakar ve 1430 tarihine vurgu yapar. Ayrıca “Biz Resullerimizi ve mü’minlerimizi kurtarırız” (Yunus/103) ayetindeki “mü’minleri kurtarırız” 1381 ile 1430-1431 (2010) arasındaki devreye bakar. Sure-i Yusuf 21. Ayeti’ndeki “Allah emrinde galiptir cümlesi” de 1960-2010 arasına işaret var. 
Peki Fetih Suresi nasıl biter? Yani onun son ayeti nedir? Şöyle o ayet: “Muhammed Allah'ın Resulüdür. Beraberindekiler ise kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûda, secdede, hep Allah'ın lütuf ve hoşnutluğunu ararken görürsün. Yüzlerinde de secde izi vardır. Bu onların Tevrat'taki tasvirleridir. İncil'deki tasvirlerine gelince: Onlar filiz vermiş, git gide güçlenmiş, kalınlaşmış, nihayet gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzer ki, ekincilerin pek hoşuna gider. Onlarla Allah kâfirleri böylece öfkelendirir. Onlardan iman eden ve güzel işler yapanlar için, Allah bağışlanma ve büyük bir ödül vaad etmiştir”

Burada bir manada 1915, bir manada 1926, bir manada 1930’da ahir zaman hizmetinin başlangıcına bakar. Ki o zamanlar bütün insanlık gaflette anlamında uykudadır. İkincisi küfr-ü mutlakın uğramadığı millet kalmamıştı. Kutsal topraklara bile İngiliz fitnesi girmişti. İşte o fethin kahramanı Mehdi ve 313 şakirdi deyin, talebesi deyin, müridi deyin. Ne derseniz deyin. Bu küfr-ü mutlaka nasıl galip geldi de 1945’ten başlayarak bütün dünyada ehl-i kitabın iki dini Hıristiyanlık ve İslamiyet yeniden ism-i Latif gereği, derece derece hükmetmeye başladı. Kinaye olarak biri komünist deccalden Mehdi ise Süfyan deccalinden hakimiyeti alarak. Ama bu fetihler zaman zaman kim tarafından gölgelendi.

1955’lerde Yahudi Leo Staruss ile temeli atılan Yahudi menşeli neocan hareketi bunu gölgelemeye başladı. Buna Türkiye’den ve Arap Alemi’nden ve Pakistan’dan çanak tutanlar oldu. Türkiye’de hangi madara adam çıkıp hem Risale-i Nur hareketini sahteleştirirken Çarşamba cemaatinin ileri gelenlerini suiksatle katletti. Yetmedi Cübbeli Hoca gibi ehl-i tarikin ünlü bir simasının adını seks skandalına karıştırdı? İhlas Holdingle hizmete kalkışan Abdülhakim Arvasi’nin talebelerine karşı mali suikast düzenledi. Kim Süleyman Tunahan Hazretlerini unutturdu? Kim Tahşiyecilere entrika tezgahladı. Kim darbecileri cennetlik ilan edip Yahudilerin lanetlenmediğini söyledi.

Kim Türkiye’nin mahrem bilgilerini İsrail ve Batı’ya servis etti. Kim parayı veren düdüğü çalar mantığıyla 1990’larda 4 parti değiştirdi. Nasıl oldu bu? Ehl-i dine karşı algı operasyonlarına kalkışanlar bir de ne yaptılar devlete sızıp hükümetçilik oynamak istediler. Adliyeyi, Emniyeti, askeriyeyi necon-siyonistler hesabına ele geçiremeye kalkıştılar. Üstüne üstlük her iki deccalin anası olan Siyonistlerle işbirliği yaparak Yinon Planı için zemin hazırladı. Bunun için PKK ve PYD ile işbirliğine girerek operasyonları önceden haber verdi. Öyle çok ki? Güvenlik Uzmanı Mete Yarar anlatıyor: İki Tugay’ın Nusabyin’de günlerce beceremediği ve 70 kadar şehit verdiği bir operasyonu Tunceli’de görevli tugay komutanı iki taburle hiç zayiat vermeden nasıl gerçekleştirdi. Meğer o iki tuğgeneral FETÖ’cü imiş. Ve şehitlerin bazılarının dost ateşi ile şehit olduğu ortaya çıktı.
Bediüzzaman’ın 1938, 1939,1940, 1942 tarihlerini kast ederek “12,13,14,16, yıl sonra” ile ehl-i küfrün büyük darbelere yiyeceğini ifade eder. Buradan hareketle bu işaretin ayrıca 2012 ile 7 Şubat darbesi, 2013 gezi ve 17-25 Aralık darbe teşebbüsü ve 2014 çifte seçim zaferi ve en nihayet 15 Temmuz 2016’da ile FETÖ’nün darbe yiyeceğine de işaret etmiş olamaz mı? Siyonist-necon uşağı bir manada küresel deccalizmin hizmetkarı hangi cemaat darbe yedi? Burada dile getirilmeyen 15 rakamı ile 2015’te cemaatin yiyeceği tokata Tevbe Suresi’nin 90 ayetinin işaret ettiğini unutmayalım. Böylece bütün işaretler ve ihbarlar ve parmaklar hangi molla bozuntusu ile örgüte işaret eder. Fetoş ve FETÖ.

İşte karşımızda hem sahte bir Mehdi, hem sahte bir Mesih hem de manevi tasarrufu istismar ederken, hakiki Mehdiyet’in farkına varılamaması ne anlama gelir? Gaflet. O da FETÖ gibi bir sahtekarlığın ortaya çıkmasına sebep olur.

İşte Mehdi-Deccal mücadelesi açısından bakıldığı zaman son 150 yılın hikayesi böyle. Peki 15 temmuz 2016 için gaybi haber yok mu?. Tabi ki var. Bilirsiniz rivayetler müteşabih ve gerçekleşince anlaşılır. Hz. Ali vahiy ile Hz. Peygamber’e gelen bazı hakikatleri nazmettiği Celclutiye Kasidesi’nde dile getirir. Çok tuhaf ama işaretler sırrı- teklife aykırı olmaması için hafi olur. Anlaşılması zor olur. Buna rağmen Hz. Ali içinde bulunduğumuz bu zamanı hicri ve miladi tarihe hafi işareten haber veriyor. Mehdiyet’in desteklediği iktidara için 2016’da ne ihtiyaç duyulduğunu bilerek yerimize dua ediyor:

Celcelutiye 16. Beyti: “Ey Allah’ım, bana bir heybet ve celal giydir. (Çünkü küresel deccalin yamağı FETÖ ordusu ile saldırıya geçiyor) Düşmanların ellerini ilim sayesinde benden uzaklaştır” Amin. Bu beyti hicri takvimin yılıyla 37. beyit şöyle destekliyor:

“Ey kendilerinden dilekte bulunanların en hayırlısı ve ihsan edenlerin en hayırlısı; ey umut edilenlerin en hayırlısı, Sen gelmiş geçmiş bu ümmete rahmet eyle” Amin. Bu iki beyit kaynağı vahiydir. Hz. Mehdi’nin fecr-i sadıkı için onun adına Hz. Ali’nin nazım duası ile yapılıyor.

Zaten Fetih Suresi neye de işaret etmişti. Ahir zamandaki fethe. Çanakkale Zaferi’nin 100 yıldönümünde 1 Kasım zaferi geldi 93/5 ayeti ona işaret etmişti. 2016 ise Kut’ul A’mara’nın yüzyıl dönümünde geldi. Yani her iki zaferde düşman cephesinin başında İngiliz ve batı ülkeleri vardı. Yani fütühat bir anlamda tamamlandı. Ya 2017?. Mis mis . Müthiş bir tevafuk var. Onu da o zaman yazalım.

Tabi mücadele inişli çıkışlıdır. Daha tamzafer kazanılamadı. Nokta konulamadı. Bir virgül daha atıldı. PKK-PYD fitnesini FETÖ’yü kullanalar kullanıyor. İsrail 1960’tan beri bu kartı kullanıyor. Bütün bölge ülkelerini ya karıştırıyor ya da etkisi altına alıyor. Ya da maşa olarak kullanıyor. Yani vekaleten adına savanları cepheye sürüyor. 1990’da olduğu gibi anlı şanlı Türk diplomatları ve askerinin önünde Margareth Thatcher denen İngiliz Başbakanı çıkıyor ve “Komünizm bitti. Yeni hedef İslam” diyor. Ve bir yıl sonra 40 devlet körfez harekatı ile Ortadoğu’ya saldırıyor. O neoliberal kadını başbakan yapan ise küresel sermaye yani siyonizm oluyor. 
Üçüncü Cihan Harbi’nin sona ermesi ve sulh-u umuminin sağlanması Mehdi-Mesih’e aittir. Şimdi ırkçılar ve dinsizler ve ulusalcılar ve Kemalistler sabah akşam Büyük Ortadoğu Projesi’ni ağızlarında sakız yaparak saldırır dururlar. Bu proje Mehdi’nin projesidir. İttihadı İslam’ı ile hilafet-i İslam’ı cemahir-i müttefika ile ihyadır. Ve bu projenin dini ayağı Mehdi cemaatine ait iken, siyasi yönü Mesih’e yani Mesih’in cemaatine ait. DAİŞ’e Mehdilik yakıştırarak ittihadı- İslam hareketini terörize ediyor. Niçin ediyor. Hangi güç Mehdi-Mesih projesini baltalamak için bilerek BOP’u nefretin merkezine koyarak imha veya gözden düşürme gayesi güttü. Samimi Hıristiyanlar barışın taraftarı. O Hıristiyanlar büyüyen Pasifik tehlikesine karşı BOP’u yani ittihadı İslam’ı destekledi veya destekleme zorunda. Hem stratejik hem de ekonomik olarak. Türkiye ile bunu gerçekleştirmek isteyen Amerikalılar oldu. Yanılmıyorsam Bill Cinton bunu destekledi. Siyonist-neocon çetesi ise oğul Bush ile bu ittifakı oldurmamak için işin nefreti tarafını pompaladı. Clinton’un devam Obama bunu başarmak istedi ama 2008 ekonomik darbesini yiyince pes etti ve devreden çıktı. Ama Mesih’in cemaati bundan vaz geçmedi. Zamanla bunun hakikatini göreceğiz. Türkiye’nin BOP’la adı geçince Türkiye’ye kaptırmamak isteyen AB alelacele Ak Parti’ye kur yaparak kendi yanında görmek istedi. 2004.

Beidüzzaman’ın bir mahrem metubu var. Mesih’in gizli bir misyonun ile ilgili. O bunu ima eder. Ayrıca bu fikri yaşatmak için Bediüzzaman ne demişti: Bu zamanda en büyük farz vazife ittihad-ı İslam'dır. 15 Temmuz’da o ittihat oldu. Şifresi İman’dı. Mehdi’nin neşvünemasında rol aldığı iman. Demek ki istiklal ittihad ile gelecek. Bu ittihad ayrıca iki harici tehlike dinsizilk ve terör-anarşiyi durduracak.

Deccaliyet dönemine ait müjdeler dizi dizi iken fecr-i sadıka bakan müjdeler birkaç tane. Hep taaccüp etmişimdir niçin diye? Sebebi sırr-ı imtihan. Çünkü Mehdi’nin hizmetinin perdeli olmasının sebebi küfrün en üst düzeyde olduğu bir asırda, fasık ve münafık sayısında patlama olduğu bir zamanda, Mehdi gibi bir simanın açıkça ortaya çıkarak göstereceği bir kerametle genel bir kuru kalabalık ve onların arasına karışacak münafıkların da mecburi bir şekilde tabi olması kaderi İlahice takdir edilmedi. Çünkü o zat göstereceği zahiri kerametlerle kısa zamanda hüsn-ü kabule mazhar olacak ve ümmet onun arkasına düşerek halis bir hidayeti seçemeyecekti. Çünkü din bir imtihandır. Hidayet ihtiyara dayanır. O da tefekkür ve iz’anı gerektirir. Cebri bir hidayet ve mecburi bir imanın şeriat nazarında bir kıymeti yoktur. Mehdi onun için, Talut ve Davut’a benzetilmiş. Calut’un ordusunun karşısına çıkan İslam ordusu çölü geçtikten sonra kimi emre uyarak kana kana su yerine susuzluğunu giderecek kadar içti. Büyük çoğunluk ise aşırı su içme sonucu kımıldayacak hale gelemedi. Ve olduğu yerde kalakaldı. Ama 10 bin düşman karşısına çıkan 313 mü’min zafere ulaşmıştır. Kana kana içen çoğunluk ise bu şereften yoksun kalmıştır.
Buna benzer münafıklar İstanbul’un fethini geciktirmiş. Neredeyse kuşatmayı kaldırmaya sebep olacaktı. Münafıkların tedbirsizliği yüzünden günlerdir ikmalsiz direnen Bizans İtalya’dan gelen 3 gemi ile hayat bulurken az daha fetih gerçekleşmeyecekti. Bu hal bir manevi liderin mektubu üzerine Fatih ve kurmayları karadan gemi yürüterek fethe nali oldu. Yani zafer her zaman kesret-i etba yani kuru kalabalıklarla olmuyor. Hele aihr zaman hizmeti. Sonra Kur’an ve iman hakikatlerinin bir şahsın ihtişamında gölgede kalamazdı. Beşer iman ve hakikate muhtaç, çalışmalı ve onu kendine mal etmeliydi. Bir şahsın şöhretine feda edilemezdi. İşte bu hikmete binaen Mehdi gafil gözlerin göremeyeceği bir zattır.

Bediüzzaman Lem’alarda insanı inşasının unsurlarını şöyle açıklar: “insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir.” İşte böyle bir varlığın kendini yaratanın hakikatini anlama yerine bir kişiye tabi olması hilkatin hikmetine ve gayesine aykırıdır. Onun için hizmeti belli ama kimliği gizlidir. Hele Hz. Mesih onun bilecek allahüalem 11 kişidir. Onun için meçhul ve gölgedeki simalar ancak ve ancak nur-u iman onu gösterebilir. O imana sahip olan Mehdi’yi bilir. Bilmese de ittipad-ı İslam prensibi ile ona tabi hem de talebesi olur.

Şimdi siyasi ve askeri ve ekonomik zaferi sağlayacak bir Mehdi bekleyenler kaybetmiştir. Dünyevi emelleri olanlar da. Çünkü nübüvvet ve risalet bize önce Allah’ı imanı, marifetini ve muhabbetini tavsiye eder. Onu ister. Göğüsler bununla dolunca ve bunların sayısı artınca dünyevi nimetler o zaman verilir. İşte 15 Temmuz bunun ispatı. Dünyevi bütün imkanlara sahip olanların asker, silah, fitne, entrikalara rağmen, iman dolu göğüslülere mağlup olmuştur. Öyle ki. Cumhurunreisi ortada yok, Başbakan yollara düşmüş, Genel Kurmay Başkanı, KK Komutanı, Jandarma Komutanı, Hava Komutanı rehin. Ama şahs-ı manevi tarihte misli görülmemiş şekilde direnerek darbeyi def ediyor. İşin parolası iman. İyi de bu iman hizmetini kim gördü bugüne kadar. Kızmak yok. Risale-i Nur. Sonra neyi öngördü ittihadı. İman ve ittihad 15 Temmuz’u def ettiği gibi Süfyan’ın son artıklarını def ederek yani şahs-ı manevi vazifesini ifa ederek Ayasofya’yı açacak ve 1913 kaybedilen iktidar ve 1918’de kaybedilen istiklal avdet edecek. FETÖ ise Allah’ın kahhar isminin kahrıyla kahr olacak.

Bana kimse o gecenin zaferinin şu veya bu gücün sayesinde olduğunu ispatlayamaz. Kader imanlı bir nesli o gece darbecileri şaşırtarak, korkutarak, oyunlarını bozarak iman dolu göğüslere zafer ihsan etti. 
Daha gelecekleri de varmış. Zaten o hesap 1975’ten veya biraz daha geriye 1948’den biraz daha geriye 1917 Belfour, biraz daha geriye 1860 siyonist komite ile Yahudi asıllı İngiliz Başbakanı Disrael’in yaptığı anlaşmadan beri var. Ve bu anlaşmanın yol açtığı deccali tecavüz sürüyor. O deccalin sonu bir kilisenin yanındaki meydanda boğazlanmasıdır, diye haber vermişler. Eski insanın tabiri ile böyle. Yani deccaliyetin sonu bir eski kilisenin cami olmasına bakar. Ondan sonra 87 yıllık veya 70 yıllık bir tevhid hakimiyeti söz konusu. Kadir Gecesi’nde onun pırıltıların okunan ezanla gördük. Hem de sabah vakti. Yani fecre işaret etti. Sonra ne olur: “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir; göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.”

Ya körler. FETÖ’cü hainler herşeyi maddede aradılar. Herşeyi madde arayanların aklıları ise gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür. Körler manevi inkişaf yerine tepeden inmek istediler. Zor kullanmak bütün kafirleri siyaset topuzu karşısında münafık yapar. Dışı başka içi pis kuru kalabalıklara zemin hazırlar. 20. Yüzyılın son felsefesi olan pragmatizme tabi oldular. Gaye için münafıkane ve fasıkane ve kafirane herşeyi mübah gördüler. Üstüne üstlük böbürlenip kibirlendiler. Sonra da İlahi tokadı yiyip rezil oldular. Duaları da kabul görmedi, bedduaları dönüp onları vurdu. Beter olsunlar. Duaların da bedduaların da kabul şartları vardır. Lem’alarda şöyle bir bahis var:

“Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz-fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. “
Son söz “Onlar sana hile yapmak isterlerse sana Allah yeter. Seni yardımıyla ve mü'minlerle destekleyen O’dur” 8/62.

Şimdi bu yorumun özeti: Bediüzzaman’ın Büyük Cevşen dua kitabında yer alan Tahmidiye duasının sonundaki duadan 3 satır, son bir asrın manevi inkişafının ve deccaliyete karşı cihadın tarihlerini içerir. Ebcede hesabı ile şöyle:
1-Korkunç bid’atların şerrinden ve tehlikelerinden sen bizi emin kıl ya Rab: Hicri 1350-1351-1352-136-1361-1362 Miladi 1931-1932-1933-1941-1942-1943
2-Ya Rabbi Şeair-i İslamiye’nin ilanıyla kalblerimizi ferahlandır: Hicri 1380-1381-1382-1422 Miladi 1960-1961-1962-2002
3- Muaccelen ve feth-i Mübin ve nasr-ı aziz ihsan et. Hicri 1379-1382-1432 Miladi 1959-1962-2010
Amin ve elhamdülillah ve selamün alelmürselin.

Kusurumuz af ola… Uzun oldu.