.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

29 Mart 2016 Salı

BAM TELİ BURADA

İşin bam telini anlatabilmek için üç alıntıyı peş peşe okumak gerekiyor. Böylece çevremizde olan biteni anlayabiliriz.  Bunu anlayamazsak oyunu göremeyiz. Anlaşılan o ki birileri tekrar bize boyunduruk takmaya çalışıyor. İçeride ve dışarıdaki bir sürü piyon da bunu az çok fark edip büyük dünya güçlerinin oyunu içinde rol kapmaya çalışıyor. Bugün Türkiye’de en zor şey yerli ve milli olmaktır.

Gaybi Haberler

Bülent ERANDAÇ / Takvim
Amerika – Hürriyet İttifakı

"2008 küresel mali krizinin ardından meydana gelen büyük ekonomik durgunlukta, Amerika, uluslararası ödemeler sisteminde yaklaşık 100 milyar dolarlık açık verdi. Bu gedik, Türkiye'nin İran'ın petrol ve doğal gaz alacaklarını ABD'nin parasal güç alanı dışına çıkarak by-pass etmesiyle oluştu. Amerika, İran petrol gelirlerini 'kara para' statüsüne soktu ve bu anlamdaki finansal işlemleri 'kara para aklama' olarak tanımladı.
2010'da Türkiye'ye gelen ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Finansal İstihbarat Müsteşarı David Cohen (bugün CIA Başkan yardımcısı) Türkiye'deki muhataplarını sert bir dille uyardı.
Cohen, Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacminde göze çarpan 10 milyar dolarlık artışa gözünü dikmişti. Türkiye ise İran'dan petrol ve gaz ithal eden ve ABD baskısına direnemedikleri için satın aldıkları petrolün parasını İran'a ödeyemeyen Hindistan gibi büyük ithalatçı ülkelere aracılık ediyordu.
Hindistan'ın enerji arz güvenliğini tehdit eden durumdan kurtulması için Türkiye el uzatmıştı. Halkbank aracılık edecekti. ABD zorlasa da Ankara'nın milyarlarca dövizin transferinden oluşan kaynaklardan vazgeçmeye niyeti yoktu.
BOTAŞ ve TÜPRAŞ'ın yapmış olduğu alımlar karşısında Halkbank'ta İran için, TL cinsinden hesaplar açılıyordu.
ABD ile Türkiye arasındaki uyuşmazlığa neden olan bu gelişmeler, ABD'nin parasal gücünü tanıma konusunda pek istekli olmadığı anlaşılan Türkiye'nin, bölgesel güç olma arzusunun doğal yansıması olarak tanımlanabilir. Parasal akışta sıkça adı geçen Rıza Sarraf'ın, ABD'de tutuklanması, yeniden işin odağındaki asıl meseleye, Türkiye'nin ABD'nin parasal gücüne direnişi vardır.
Aslında isim, tutuklanma yöntemi ve zamanlaması gibi ayrıntıları bir kenara bırakırsak çatışmanın merkezinde Türk- ABD ilişkilerinin parasal güç dengesinde Türkiye'ye yöneltilmiş kızgınlık ve hesap sorma ihtiyacı olduğu açık bir şekilde görülüyor."

****

MAHMUT ÖVÜR / Sabah
Paralel’in Zarrab tuzağı-3

Rıza Zarrab'ın ABD'de tutuklanmasıyla 17-25 Aralık darbesini yeniden gündeme getirenler boşuna sevinmesin. O tarihte tezgâhın ve algının en kirlisini devreye sokanların, gerçek yüzü şimdi çok daha net ortaya çıktı, çıkıyor.
O günlerde söyleyebileceklerimiz sınırlı olmasına rağmen 22 Aralık 2013'te hedefe konan Halkbank'a ilişkin şunları yazmıştık: "Sadece HalkBank örneği bile nasıl uluslararası bir tuzak kurulduğunu görmeye yeter. Aylar önceden bazı küresel güçler HalkBank'a karşıkampanya başlatacak, siz de o kadar banka arasında o bankada 'yolsuzluk' yapıldığını ortaya çıkartacaksınız. Tesadüfe bakar mısınız?"
Elbette, Halkbank'ın seçilmesi tesadüf değildi. Ama işin ABD'nin yönettiği küresel parasal sisteme karşı bir "başkaldırı" olduğu gerçeği pek bilinmiyordu. Bu yüzden, 17 Aralık sadece AK Parti'ye karşı bir darbe değil, aynı zamanda Erdoğanlı Türkiye'nin dünya ölçeğinde "otonom bir güç" olarak ortaya çıkmasına karşı bir darbeydi.
Bu iddiayı, El Cezire Türk'ün yazarı, finansal güvenlik stratejisti Selva Tor'un, birkaç gün önce "Büyük resmin küçük adamı: Sarraf" başlıklı analizi çok daha net ortaya koyuyor. 17 Aralık'ın daha iyi anlaşılması için bu analizde yer alan tespitlerin bilinmesinde yarar var. Tor'a göre, ABD-Türkiye ilişkilerindeki gerilim 2008'deki finansal krizden sonra Çin Merkez Bankası başkanının, Batıcı parasal sistemi sorgulayan yazısıyla başladı.
O yazıdan sonra "Çin borsasında milyarlarca doların buharlaşmasına neden olan satış baskısı" gelmiş ve Çin, bu önerisinden bir süre daha vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ancak bu durum, "doların hegemonyal gücünün dayandığı uluslararası ödemeler sisteminden, yaklaşık 100 milyar dolar olduğu tahmin edilen bir gedik açılması"nı engelleyememişti. Peki, neden? 17 Aralık'ın sırrı da bu cevapta saklıydı:
"Bu gediğin sebebi, yükselen Çin değil, bölgesinde yükselen bir güç olma iddiasını en azından 2010'da koruyan Türkiye'ydi. Bu gedik, Türkiye'nin İran'ın petrol ve doğalgaz alacaklarını ABD'nin parasal güç alanı dışına çıkarak by-pass etmesiyle oluştu."
İşte Türkiye'ye karşı, kuşatma hareketi de o tarihten sonra başladı. Sadece ekonomik değil, siyasi sinir uçları da harekete geçirtildi. Gezi, Çözüm Süreci'nin sabote edilmesi, Suriye meselesinin kilitlenmesi birbirini izledi.
ABD özellikle ekonomik alanda açık tavır koydu. Önce BM'yi sonra da ABD Senatosu'nu devreye soktu. İran petrol gelirlerini ve her türlü finansal işlemi "kara para aklama" olarak tanımladı. Türkiye dahil birçok ülkeye heyetler göndererek uyardı. Onlardan ikisi, ABD Hazine Bakanlığı'na bağlı Terörün Finansmanı ve Finansal Suçlardan sorumlu Bakan Yardımcısı Daniel Glaser ve yeni müsteşar David Cohen 2010'da Türkiye'ye gelip "Türk bankalarının üst düzey temsilcilerini İran bankaları ile çalışmamaları konusunda" uyardı.
O uyarıya cevap dönemin Devlet Bakanı Zafer Çağlayan'dan gelmişti: "ABD'nin yayınladığı ambargo kararı var. Her türlü finansman hareketine yasak getiren bir düzenleme. Bizi sadece BM'nin kararı bağlar. ABD'ninki değil. ... bankaların cesaretli olması lazım."
Kavgayı şu tablo özetliyor: "İki ülkenin 2002'de sadece 1 milyar dolar olan ticaret hacmi 2010'da 11 milyar dolara çıkmıştı. Beş yıl içinde 30-35 milyar dolara çıkması öngörülüyordu."
ABD'nin derdi de işte bunu engellemekti. Çünkü aynı dönemde Hindistan da petrol paralarını Halkbank üzerinden göndermeye başlamıştı. Bu devam etse Türkiye durdurulamazdı. Gülen Cemaati'nin aynı tarihlerde böceklerle, kameralarla niye harekete geçtiği şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?

*****

BURHANETTİN DURAN / Sabah
Erdoğan’ın Washington seyahati
http://www.sabah.com.tr/yazarlar/duran/2016/03/29/erdoganin-washington-seyahati

Bir-iki yıldır Washington'daki düşünce kuruluşlarında ve Amerikan medyasında Erdoğan yönetimindeki Türkiye'nin "otoriter bir dönüş" yaptığı tezi sıklıkla yer alıyor. Erdoğan'ın şahsına yapılan eleştiri ve suçlamalar üzerinden yürütülen bu "otoriterleşme" kampanyası zaman zaman Suriye krizi başta olmak üzere Türkiye- ABD ilişkilerindeki menfaat ve politika ayrışmasından doğan farklılıkların zeminini çarpıtan bir mahiyet arz ediyor. Hatta Obama ve Erdoğan yönetimleri arasında yaklaşık 8 yıllık bir süre boyunca yürütülen ve bazılarında her iki tarafta yorgunluk yaratan konuların "rasyonel" düzlemi ortadan kaldırılıyor. Yerine AK Parti muhalifi grupların "ideolojik" suçlamaları koyuluyor.
Krize değil yeni bir başlangıca ihtiyacı olan Türkiye- ABD ilişkileri yeni ABD başkanına sorun alanı olarak bırakılmak isteniyor. Erdoğan'ın seyahatinin hemen öncesinde ABD'nin iki eski büyükelçisi Morton Abramowitz ve Eric Edelman'ın kaleme aldığı ve imzaya açtığı mektup tam da buna bir örnek teşkil ediyor. Mektup, medya ve ifade özgürlüğü, başkanlık sistemi arayışı, dokunulmazlıklar ve "PKK ile masaya dönülmesi" konularında Erdoğan'a eleştiriler getirmiş.
Bu iki eski büyükelçi 10 Mart'ta yazdıkları ortak bir makalede de "güçlü, istikrarlı ve demokratik Türkiye için Erdoğan'ın ya reform yapması ya da istifa etmesi gerektiğini" öne sürmüşlerdi. 


19 Mart 2016 Cumartesi

YECÜC VE MECÜC NEDİR KİMLERDİR ?

Vehbi KARA

Vehbi KARA

Hazret-i Zülkarneyn’in, Ye’cüc ve Me’cüc denilen bozguncu, fitne ve fesatçı, mütecâviz, vahşî, saldırgan, yağmacı, yıkıcı ve zâlim iki kabilenin şerrinden ve saldırılarından medenî ve mazlûm kavimleri korumak için bir set binâ ettiği, Kur’ân’da geçmektedir. Kuranda sarih olan bu ayetlere iman etmek şart olup bu konuda Ayet ve hadislerin ışığında İslam alimlerinin yorumlarını da hesaba katarak bazı ilginç hususları dile getirmek mümkündür.
Ye’cüc ve Me’cüc’ün Kur’an’da “Yeryüzünde fesat ve ifsat çıkaran, yıkıp, yakıp, öldüren bir topluluk” şeklindedir. Hadis-i şeriflerde ise, “Ye’cüc Me’cüc fitne fesat ve katliam yapan bir kavim” olarak ifade edilmektedir. Hatta o kadar büyük katliamlar yaparlar ki “dünya yaşanmaz” hale gelecektir.
Bedîüzzaman, bu konudaki ihtilâfları Muhakemat isimli eserinde gidermiştir. “Ye’cüc ve Me’cüc, bozguncu, yıkıcı, fesatçı, medeniyet ve huzur toplumlarının eceli hükmünde Allah’ın mahlûkâtından iki taifedir”.
Bediüzzaman Said Nursi; Ye’cüc ve Me’cücü tarif ederken “anarşi, bozgunculuk, merhametsizlik, vicdansızlık ve canavarca hareket eden bir topluluk olarak vasıflandırır. Bunun sebebini de “kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıkarsa, o insan vahşi canavar bir insan olur” diyerek bu kavmin özelliklerinden bahseder. 5. Şua da bu konuda tafsilat vardır. İşarat’ül İcaz eserinde de, “Bir insanın kalbinde anarşik temayüller inkişaf ederse, artık o insan zevk ve lezzetini merhametsizce tahrip ve bozmakta bulur” ifadesi yer alır. Ayrıca bu konuda "seddin inhidamı, yerin sakalına bir beyaz düşmek ve oğlu olan nev-i beşer de ihtiyar olmasına bir alamettir. " şeklinde özetlemiştir. (Muhakemat, 70) Yani, seddin yıkılışını dünyanın ömrünün son zamanlarında görülecek bir durum olarak yorumlamıştır. Hatta bu durumu anlatabilmek için, yer insana benzetilerek seddin inhidamı "ihtiyarlıktan bir buruşukluktur" şeklinde tanımlanmıştır.
Kur’an’da “Sedd-i Zilkarneynin tahribi ile Yecüc ve Mecüc’ün yeryüzünü fesada vermesi” Kehf suresinde geçer 94. Ayet meali: “Dediler ki: "Ey Zu'l-Karneyn, gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?" şeklindedir.
Bediüzzaman, bu seddin sadece külliyetinden bir ferdinin Çin Seddi olduğunu beyan ederek (Muhakemat) şu tespitleri yapmıştır. Kur’ân’ın küllî ve geniş olayları birer örnekte nazarlara sunduğunu, buradan hâdisenin benzerlerine intikal edilmesinin ve belli hisseler çıkarılmasının aklen daha kolay olacağını beyan eden BedîüzzamanKur’ân’ın kıssalarından hisse alınması gerektiğini ifade etmiştir. Bu kıssaların Kur’ân’ın maksatlarına münâsip noktalarının seçilerek hayat ukdeleri hükmünde ana maksada bağlanması gerektiğini, hâdisenin detaylandırılması değil, hisse alınmasının önemli olduğunu vurgular.
Ye’cüc ve Me’cüc ile Sedd-i Zülkarneyn hadisesinin de, küllî efrâdı içerisinde bir ferdi teşkil ettiğini, meselâ Ye’cüc ve Me’cüc’ün bozguncu ve şerîr sıfatlarıyla kıyâmete yakın yeniden çıkacağının ve dünyayı fesada boğacağının da sahih rivâyetlerde bildirildiğini haber verir.
Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki bilgiler de müfessirler tarafından farklı yorumlanmıştır. Bunlar arasında "sedd-i Çin", "başka yerde cebelleşmiş", "sedd-i mahfidir, inkılap ve ahval-i alem setreylemiştir. " yorumlarını yapanlar vardır. (Muhakemat, 69) Bediüzzaman'a göre Çin seddini Sedd-i Zülkarneyn kabul edilmesine "tecviz" edilebilir. Bu set "müeyyed min indillah" bir zat tarafından inşa olunmuş, ehl-i medeniyeti ehl-i bedeviyetin şerlerinden korumuştur. Bu vahşi kabilelerden bir kısmı, Avrupa'yı herc ü merc ettiği gibi, Moğollar da Asya'yı zir ü zeber etmiştir. (Muhakemat, 70) Ancak bundan ibaret değildir. Tarih boyunca birçok yerde saldırgan yıkıcı toplumların zararlarından korunabilmek için bir çok sed yapılmıştır. Bütün bunlar Kur'an-ı Hakim'in değişik yerlerde farklı farklı yorumlanmasına sebep olmuştur. (Lem'alar, 105) Bu açıdan bakılınca Çin Seddi de, Sedd-i Zülkarneyn'in külliyetinden bir ferdi olabilir. Yine bu isme layık, dünyanın birçok yerinde çeşitli sedler vardır. Bunların bazısı höyük şeklinde örtülerek dağ şeklini almıştır.
Bedîüzzaman, bu ayet ve hadîslerin tefsîri sadedinde yaptığı îzâhâtta, meselâ çekirge gibi bir âfetin bir mevsimde pek çok bulunabileceğini, mevsim değiştikçe memleketi fesâda veren o yoğun kabilenin hakîkatının mahdud bazı fertlerde saklanacağını, zamanı geldikçe emr-i İlâhî ile yeniden o mahdut fertlerden gâyet çoklukla aynı fesadın başlayabileceğini; çünkü onların karakterleri ve yapıları değişmediğini, ancak inceldiğini, mevsimi gelince zuhur edebileceğini beyan eder.
Bu örnekten hareketle; bir zaman dünyayı yaşanmaz hale getiren Ye’cüc ve Me’cüc taifesinin de mevsimi geldiği vakit, izn-i İlâhî ile dünyayı ve beşerin medeniyetini yeniden darmadağın edeceğini, dünyanın yeniden büyük bir şer ve fesat fırtınası yaşayacağını ifade eder(Sözler 311). Allahü Alem; bu şer ve fesat yoğunluğu öyle arsız ahlâksızlıkları netice verir ki, belki de kıyâmet bu şerir yığının üzerine kopar.
Zâten insanın fıtratında bozmak, yıkmak ve zulmetmeye karşı şiddetli bir meyelân vardır. Bu meyelân îmânla ve Allah korkusuyla sınırlanmadığı ve tahdit edilmediği takdirde, ortaya çıkacak fitne ve fücurun Sedd-i Zülkarneyn’e sebep olan Ye’cüc ve Me’cüc’ü aratmayacağı açıktır.
Bedîüzzaman, bu tehlikeyi hiçbir zaman göz ardı etmediğinden, uzun ve verimli ömrünün tamamını milletin îmânının selâmeti için vakfediyor; sedd-i Kur’ânî’nin tezelzülüyle Ye’cüc ve Me’cüc’den daha müthiş olarak, ahlâkta ve hayatta karanlıklı ve zulümlü bir anarşîliğin ve dinsizliğin fesadına karşı tek çarenin îmân hizmetinde kilitlenmek ve yoğunlaşmak olduğunu şiddetle haber vermiştir. (Kastamonu Lahikası 111)
Bu temel prensipler dâhilinde insanlık tarihine bakıldığında dehşetli bir olay anarşi ve fesadın kopmaya başladığı ve daha önce hiç olmadığı kadar yeryüzüne yayılmasını gösterir. Bu olayı savaşlardan ayırt eden en belirgin özelliği savaş esnasında olmayıp sivil yerleşim bölgesi içinde olması ve askerler yerine teröristlerin işbaşında olmasıdır.
İşte 11 Eylül 2001 İkiz kule saldırıları ile dünya yeni bir döneme girmiş anarşi ve terör dünyanın her yerini sarmıştır. Seddi Zülkarneynin tahribi ile Yecüc ve Mecüc’ün katliam ve fesat çıkarma hadisesi, İkiz kulelerin yıkılması ile dünya üzerinde katliamların yapılması birbirine çok benzemektedir.
Benzerlik sadece olayların şekli ile değil isim olarak da dikkat çekicidir. Karn Arapça’da çeşitli anlamlara gelmekle birlikte en yaygın kullanılışı “boynuz” şeklindedir. “Karneyn” kelimesi “çift boynuz” anlamını taşır. “Seddi Zülkarneyn’in tahribi” ile “ikiz kulelerin yıkılması” kelime benzerliği ile birlikte anarşi ve fitne olaylarının başlangıç tarihine denk gelmekle ayrı bir ilginç durum ortaya çıkmaktadır.
Yine bir hadiste bir hadiste Rasulullahın şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Bugün Yecuc ve Mecuc şeddinden şu kadar açıldı, demiş ve iki parmağını birleştirerek göstermiştir" (Buhari, hadis no, 3347, Müslim, hadis no, 2881) Buhari, bir adamın Rasulullaha şöyle dediğini rivayet eder: "Seddin desenli bir hırka gibi olduğunu gördüm. Rasulullah ona: Kendisini görmüşsün, dedi. "( Buhari, Mukaddime, bab, 7, Yecuc ve Mecuc olayı. Dr. SalâhAbdülfettah Hâlidî, (Çeviren: Ahmet Sarıkaya), Kur'an Öyküleri, KitapDünyası Yayınları, (2. Baskı) Konya 2005: II/231-232)
seddi-zulkarneyn-yecuc-mecuc-ikiz-kuleler.jpg
Buhari’nin Mukaddime’sinde yer alan bu hadiste desenli bir hırka olarak ifade edilen Seddi Zülkarneyn’in ikiz kulelerdeki dış yüzey kaplaması resimlerine bakıldığında hırka desenine benzemesi ilginçtir.
Elbette akla şu sual gelecektir. İkiz Kulelerin yıkılmasında Usame bin Ladin in terör örgütü yer aldığı söylense de bilimsel çalışmalar bu yıkımın bir terör eylemi değil Amerikan Derin Devletinin çok amaçlı bir projesi olduğunu göstermektedir. Buna ne demeli?
Evet, ben de bu işin El-Kaide terör örgütünün bir işi olmadığını ve komünizmin çökmesi ile yeni bir düşman meydana getirilmesi işi olduğunu düşünüyorum. ABD, Sovyetler Birliğinin yıkılması ile birlikteİslam’ı düşman olarak seçti. Hatta zamanın ABD Başkanı Bush “Yeni bir Haçlı seferi” yapılmasından bahsetti. Bu nedenle sigortası birkaç ay önce yenilenen ikiz kuleler ve yanındaki binalar terör eylemi ile değil profesyonel bina yıkıcılarının dengeli ve düzgün yıkımı ile yıkılmıştır. Bu işte uzman olan yani eskimiş binaları yıkan şirketler nasıl çevreye zarar vermeden yüksek binaları bulunduğu yere çökertiyor ise aynı sistem kullanılarak yıkılmıştır. Fakat sigortadan para almak için terör olayı bahane edilerek bütün dünya aldatılmaya çalışılmıştır. Olan çoğu itfaiye eri olmak üzere 2996 kişiye olmuştur.
Bütün bu acı gerçeklerle birlikte İkiz kulelerin yıkılması yeryüzündeki terör örgütlerine ilham kaynağı olmuş derin etkiler bırakmak gayesi ile büyük ve sansasyonel saldırılara girişmişlerdir. Artık sıcak savaşların yerini terör çatışmaları almıştır. Bu ise çok daha tehlikelidir zira saldırının nereden ve ne zaman yapılacağı bilinmemektedir. Elbette sivil zayiatlar çok olduğundan tahribatın şiddeti de büyük olmaktadır vesselam…

http://www.risalehaber.com/yecuc-ve-mecuc-nedir-kimlerdir-17983yy.htm

İSTİKLAL MARŞI



İSTİKLAL MARŞI 

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, 
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim Milletimin yıldızıdır, parlayacak, 
O benimdir, o benim milletimindir ancak. 

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl, 
Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl ? 
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl, 
Hakkıdır, hakka tapan milletimin istiklâl. 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım, 
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış ? şaşarım, 
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım, 
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. 

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, 
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var, 
Ulusun korkma, nasıl böyle bir imanı boğar, 
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar. 

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın, 
Siper et gövdeni, durun bu hayasızca akın, 
Doğacaktır, sana vadettiği günler Hakkın, 
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. 

Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı, 
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı, 
Sen Şehid oğlusun, incitme yazıktır atanı, 
Verme, dünyaları alsanda bu cennet vatanı.

Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli; 
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli, 
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli , 
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli. 

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım, 
Her cerihamdan İlahi, boşanıp kanlı yaşım, 
Fışkırır ruh-ı mücerret gibi yerden naşım, 
O zaman yükselerek Arşa değer belki başım. 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal, 
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal, 
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal, 
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet, 
Hakkıdır, Hakka tapan milletimin istiklal. 

13 Mart 2016 Pazar

Taziye mesajı

Ankara'da meydana gelen hain saldırıyı kınıyoruz.
 Ölen vatandaşlarımıza rahmet diliyoruz.
Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin. Amin...

 Gaybi Haberler

1 Mart 2016 Salı

İNGİLTERE GERÇEKTEN BALIKÇI ADASI OLMAK MI İSTİYOR?

“Gökleri, yeri ve aralarındakileri hak ile yarattık (bozgunculuk yapılsın diye değil). O saat da mutlaka gelecektir.  Onun için şimdi sen (Ya Muhammed) güzel bir hoşgörü ile davran.” (Hicr, 85)
(Habibim ) iman edenlere söyle: Allah’ın günleri (nin çatıp geleceği)ni ummayanlara (ezalarına ) aldırış etmesinler. Çünkü (Allah ) bir toplumu yaptıklarıyla cezalandırır. (Casiye-14)
Bizler geleceği bilmeyiz. Fakat Allah Teâlâ’nın has kullarına yaptığı ihsana inanırız. Yine bugün BBC deki haber bir geleceğin öncüllerindendir.

Ahmed Amîş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendim  buyurdular ki;

Paris şehri semavî bir hâdise ile mahvolacak.

Üçüncü Dünya Harbi çıkacak, Efendim hazretleri buyurdu ki; “Rusya mahvolacak, küçük bir devlet haline gelecek.”

Anadolu ahalisine dua ettim, bu badirede onlara ziyan gelmeyecek. Bu esnada avucunu sıkar gibi yaparak

“Rusyayı küçülttüm, küçülttüm.”

“Rusya darmadağan olacak! O Kremlin sokaklarında köpekler uluyacak!..”


İngiltere ve Yunanistan mahva mahkûmdur. İngilizler o zaman Türk donanmasına bakıp gıpta edecekler, hayıflanacaklar.

Yine Ahmed Amîş Efendi’nin İngiltere için şu rivayeti vardır.

“O zâlim imparatorluk balıkçılıkla geçinen küçük bir ada devleti haline gelecek!.”


Yalanladılar; ama alay edip durdukları şeyin haberleri, yakında kendilerine gelecektir. (Şuara-6)
Sonuç: İngilizlerin kararı topluluktan ayrılmak olursa,  ardından kötü sonlarına doğru hızla yol alacakları görünüyor. Eğer topluluktan ayrılmaktan vazgeçerler ise, üçüncü dünya savaşının çıkmasına engel olurlar. Çünkü onlar diğer milletlerin bilmediğini bilenler sınıfındadır. Bu nedenle dünya  daha huzurlu olur. Allah Teâlâ dilerse kullarının iyi niyetine kaderi değiştirir.
يَمْحُو اللّهُ مَا يَشَاء وَيُثْبِتُ وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ
Allah, sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan kayıtları siler, yürürlükten kaldırır, yok da eder, yazıldığı gibi bırakır, değiştirmez de. Ana kitap, sicil, ana bilgi işlem merkezi onun katındadır.
(Ahmet Tekin Meâli) [Râ’d-39]
İhramcızâde İsmail Hakkı

AHİRZAMAN TECELLİYATI

  1. ABDÜRRAHİM ÇOKGÜNGÖR
  2. Hz. Ali’nin (ra) Besmeleli ihbarı ile büyük evliyanın Mehdi‘nin zuhuruna dair ihbarı örtüşür. Mehdi’nin doğumu ile zuhuru farklı tarihlerdir. Zuhur doğumdan 40-50 yıl sonradır. Besmele’nin 19’uncu son harfi mimdir. 19. yüzyılın başlarında Mehdi’ye işaret eder. 1915’te ilk eserini vererek bilmeden aday olur. 3 yıl sonra da bir gecede bir rüya ile ıslah edilerek yeni vazifeye hazırlanır. Bu tarihten itibaren ilham meleği ile hareketlendirilen Mehdi hizmete başlar. Bu tarih 1343-1926. Çünkü o tarihlerde Süfyan da huruç etmiştir. Tabi Büyük Deccal de ifsada başlamıştır. 

    Mehdi-Mesih ikilisi manevi cihad için ortaya çıkar. Ahir zamanın silahları harflerdir. Çünkü Bediüzzaman’ın da işaret ettiği gibi medeniye galebe çalmak ikna ile olur. Yani Mehdi, Kur’an hakikatlerini izah ve tebliğ ile galebe çalacak. Bu da “ikrah” ile değil “ikna” ile olacak. Ki olan da budur. 

    Rumi takvimin icad ve kullanıma başlama tarihi 1839. Batılı hukuk ve adetlerin resmi kabulü ile birlikte düzenlenmiştir. Muhyiddin-i Arabi ise ondan 500 yıl kadar önce yaşamıştır. O Mehdi’nin Rumeli’nde zuhurunu keşfettiği için, hicri takvimin kameri olanı ile değil şemsi olarak hesaplananını kullanmıştır. Hicri şemsi takvimin 100 yılı, Hicri 103 kameri yılına denktir. O zaman şemsi 1255 tarihi hicri takvime göre 1294 eder. 1255, 33’e bölünürse = 38 + 1255 = 1293-94. Bu Mehdi’nin Hicri takvime göre doğum tarihidir. Zuhur değil.

    Mehdi 12. İmamdır. Yani 1300’lü Hicri, 1900’lü Miladi yıllarda vazife görür. Demek oluyor ki 1200’lü yılların sonunda veya 1300’lü yılların başında dünyaya gelir. 1294 tarihi de bunu ispat eder. Bestami Hazretleri Mehdi’nin 1294 yılında doğacağını “Ed Dürret-ün Nasia” adlı eserinde açık açık yazar. Üstelik Hz. Arabi dahil Aliyyul Havas ve Kutbu Şa’rani’nin verdikleri şemsi 1255 tarihini hicri takvime göre tavzih eder. Bu kameri takvimde 1294 yılıdır. 1879 tarihine denktir. Bağdadi ise 1779 tarihinde dünyaya gelir. Benim tarihlerim o velilerin istihraçlarıdır. İster kabul et ister etme.

    Bir küçük not. Mehdi herkes uykuda (gaflette) iken hizmetini yapıp gider. Kimseyi uyandırmaz. Üstelik Süfyan’ın CEBRİ-KEYFİ-ASKERİ-KÜFRİ rejimi var iken.

    Şimdi Bediüzzaman 24. Sözde belirttiği gibi evliyalar, gördüklerinde, keşiflerinde ihtilaf edebiliyorlar. Birbirlerini tasdik etmeyebiliyorlar. Görür gibi olan keşifleri bazen hilaf-ı vaki ve muhalif-i hak çıkabiliyor. Sebebi ayrı bir konu. Keşiflerinde önlerine çıkan berzahları aşamıyorlar, esmanın tecelliyatının cilveleri farklı olabiliyor. Mesela Cibali Baba da evliya, Akşemseddin de. Cibali Baba Osmanlı toplarının güllelerine karşı Rumları korurken, Akşemseddin fethe mani olan bu eyleme karşı Cibali Baba’yı manevi makamından azlederek top güllelerinin hedefi vurmasının önündeki engelleri kaldırıyor.. Evliyanın işine akıl sır erilmez değil, ama durum böyle. 

    Ahir zamanı anlamak için 1300 yıldır süre gelen gelenek ve göreneklerden arınarak algılanmalı. İnsanlık Hz. Adem’den başlayarak günümüze kadar şu devirlerden geçmiştir: 1) Vahşet ve bedevilik (ilkel hayat) devri.2) Memlûkiyet (Kölelik) devri.3) Esirlik devri. 4) Ecir (Ücretlilik) devri .5) Serbestiyet (hürriyet) ve malikiyet (mülk edinme) devri. Sanayi devrimi ile ilk sinyallerini veren malikiyet ve serbestiyet geçen asrın en belirgin özelliğidir. Eğitimin yaygınlaşması, demokratik hayatın gelişmesi ve ekonomik açıdan imkanlara kavuşan beşer, artık hüküm altına girmek istemiyor. Hak ve hürriyetleri geliştirerek kullanmak istiyor.

    İşte Mehdi böyle bir eğitimin ve medeni hayatın geliştiği bir dönemde hizmet yapacak. Karşısında bilgili ve eğitimli topluluklar var. Bu devire, İslam dünyası tükenmiş olarak başladı. Müslüman dünyasının tamamı 1918’de düşman işgali altında idi. Türk İstiklal Harbi de Türk-Yunan Savaşı’ndan ibarettir. Pazarlıklar sonucu Yunan’a emperyalistlerin özellikle İngiliz desteği çekilir. Çekilince de Yunan’ın işi biter. İngilizler de İstanbul’un işgaline son vererek Türkleri Boğazlar için Ruslara karşı kullanma stratejisi gereği çekilir, ama hatırı sayılır bir vesayet bırakarak. Bu da din düşmanlığıdır.

    Komünist blokun 2. Cihan Harbi ertesi dünya için tehlike arz etmesi üzerine panikleyen Türkiye NATO’ya girer. Çünkü 1910’dan beri askeri güç ve malzeme açısından sıfırı tüketmişti. Hasıl-ı kelam İslam’ın kılıç gücü bitmişti. Ama emperyalistlerin değil. Bu durum karşısında kader-i İlahi medeni devrin gereği olarak Mehdi-Mesih ikilisini devreye sokar. Hz. Mehdi, Al-i Beyt’in mümessil ve varis-i nebidir. Bir rivayete göre onun mana aleminde Hz. Geylani’nin üzerinden Hz. Ali’ye (ra) onun da üzerinden Hz. Peygamber’e ulaşacağı belirtilir. Çünkü o beşerin son şansıdır. Hatem-ül müceddidindir. Bu ikilinin vazifesi dinsizlik cereyanın sona erdirip bütün dünyada tevhidi hakim kılarak sulh-u umumiyi sağlamaktır. Bu 100 yıllık bir süreçtir. Bu konuda büyük mesafe alınmıştır. Şimdi mesele Ortadoğu’da vekalet savaşlarıyla hakimiyeti tesis etmeye çalışan Yahudi deccali temizlemeye kaldı. Olan bu. O son engel. 2-6-7 yıl içinde bu görülecek.

    Bir asır önce acılar için şunu hatırlatırım. Balkan Harbi’nde yurtlarından olan 5 milyona yakın Müslüman yola koyulur. Aç ve sefil aylarca döküle döküle, ağaç kavuklarını yiye yiye kaçı ana yurda ulaşır. 1.5 milyon mu? Yolda telef olanların çilesini biliyor musunuz? Ya Sina Çölü’ndü telef olan Mehmetçik. Medine kuşatmasında çekilen sıkıntı. Gazze’de kırılan asker, Şam’da çıkan huzursuzluk. Filistin’de kırılan asker. Aç ve susuz. Cephanesiz. Siz bunları okudunuz mu?
    Bir Alman gazeteci o zaman durumu anlatmış: 

    “Selanik’teki Ayasoyfa Camii üzerinde artık haç yükseliyor. Ama nerede Hıristiyanlık ve insanlık? Talan, ırza geçme olayları korkunç derece arttı. Çeteler Müslüman köylerdeki Müslümanlara yapmadıklarını bırakmadılar. Çok sayıda göçmen açlıktan ya da sürgünde öldü.”

    1918-1928 arasına gelince Ya yaya şaşa zart zurt çok yaşa devri. Osmanlı merkezinde çoğu çocuk ve sakat erkelerden oluşan 10 milyon nüfusu var. İşte o sırada ne olur? Sıkıysa olanları yaz. Siz o devri hakkında ne biliyorsunuz ki? Yazılamadı ki? Sadece dedikodu ve sızıntıları biliniyor. Ama bir gün yazılacak. O zaman insanlığınızdan utanacaksınız insanlığınızdan. Cebri-keyfi-küfri-askeri.
    Hilafet kavramı bizde bilinen bir konu değildir. Muhakemesiz kabul edilen ısırıcı hilafet üzerinden ahkam kesiliyor. Hilafet’in asli vazifesi nedir? Dikkat edilirse Hz. Peygamber o hadisinde Abdülhamid için “Halifeniz” diyor. “Halifem” demiyor. Çünkü…

    Hilafet, Hz. Peygamber'in buyurduğu üzere "Benden sonra hilafet 30 senedir." Buna Hz. Hasan'ın (ra) altı aylık hilafeti dahil. Ondan sonra İslam tarihinde saltanata inkılap eden "ısırıcı hilafet" dönemi başlamıştır. Bu dönemin özelliği, askeri ve maddi iktidara dayanan "cismani" otorite dönemidir. Feragat, irşat ve hikmete dayanan "manevi" hilafet ile bir ilgisi yoktur. İktidar kavgalarına alet edilmiştir. Ve saltanata inkılap etmiştir. 

    Mehdi ise halifetullahtır. Al-i Beyt’in mümessili. Hz Hasan’ın (ra) şahsa ve kuvvete dayanan hilafeti bırakırken “Hakiki hilafet” dediği manevi irşad esas alan manevi hilafeti kast etmiştir. İşte Mehdi bu hilafeti tamamlayacaktır. Yani 5. Büyük Halife ünvanına hak kazanır. Ve Hz. Hasan’ın (ra) yarıda kalan 6 aylık hilafetinin ömrünü uzatır.

    Isırıcı Hilafetin, Hadis ihbarına göre devri bittiğinden Mehdi veya cemaati 3. Fasılda artık manevi irşad ve hikmete dayanan hilafeti hayata geçirecektir. Siyasete, askere, iktidara, zümre hakimiyetine dayanmayan manevi irşadı esas olan hakiki hilafet. Mehdi, her şeyi yeniden inşa edecek. O 3 vazifeyi de cemaati yapacak. Eski tarz Hilafeti unutun. Sancağı kelime-i tevhid olan manevi bir hakimiyettir. 

    Bediüzzaman, Mehdi ve cemaatinin hizmeti sonucu ittihad-ı İslam ile oluşacak cemahir-i müttefika yani birleşik cumhuriyetler devrinde hilafetin manevi hizmet edeceğini açıklar. Yani dini irşada dayanan bir hilafettir. Hilafetin bir amacı da alem-i İslam’ı maddi-manevi korunması ve istiklalini kazanılmasında büyük rol oynamasıdır. Bu konuda Hz. Mehdi’nin cemaati yani İslam Alemi, Mesih cemaatinin büyük yardımını görecektir. 

    Gerçek hilafetin ne anlama geldiğini anlamak için Bediüzzaman’ı dinleyelim:
    (Eğer denilse: Neden hilâfet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevîde takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı. 

    Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın.
    Halbuki, Mısır’da Âl-i Beyt namına teşekkül eden devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika’da Muvahhidîn hükûmeti ve İran’da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur’ân’a hizmet etmişler. 

    İşte, bak: Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.)

    Bediüzzaman 1918 tarihinde Sünuhat adlı eserinde “mademki Hilafetin siyasi makamı Meclis ve Şura ile temsil ediliyor, dini ayağını temsil eden meşihatın da şura ile temsilini” teklif eder. Böylece Hilafetin ferdi temsili yerine heyetle temsilini öngörür. Bunun 1922 tarihinde geldiği Ankara’da yayınladığı bir beyannamede de tek bir cümle ile ifade eder. Ama Ankara’daki kafalar dumanlı ve mukallittir. Yani kişiliksizdir. Maziye sırtını çevrine Batının kuyruğuna takılarak medeni alemde yer alacağını sandığından her şey: The End.

    Şimdi ahir zamanın şahısları yani müsbet-menfi şahısları sırr-ı teklife tabidir. Müphemdir. Yani belirsizdir. Ve öyle olması gerekiyor. Çünkü bütün insanlık tarihini en büyük fitne-fesadı dalga dalga insanlığa musallat olduğu bir dönemde, hizmet şahıstan alınır. Artık şahs-ı maneviyeye, yani çok geniş anlamda bir cemaate, bir millete ve ümmete verilir. Mehdi’nin başlattığı ihtida cereyanı gelişip yayıldıkça ona tabi olanlar bir hedefe yönelerek o amaca hizmet eder. Medeni alemde milli iradenin tecellisi seçim ile meclis ve şuralara yansıyor. Yani millet mü’minlerden oluşuyorsa, sırr-ı teklif hepsini kapsıyor. Ahir zamanın hizmeti bu sebeple bir şahsa yüklenemez. Çünkü insan kusursuz değildir, bir hata yapınca gözden düşer. Haklı davası çürür. Ama millet bir manevi önderin kılavuzluğunda hata yapmaz. Bu Hz. Peygamber’in ifade ettiği bir dini müjdedir: “Ümmetim batıl üzerinde ittifak etmez”. 

    Bediüzzaman ahirzaman Mehdi ve cemaatinin ve şahs-ı manevisinin hizmetini 3’e ayırır. Mekke dönemi, Medine dönemi ve Şam-Bağdat-İstanbul dönemini andıran, iman, hayat ve şeriat.

    Evliyalık ferdi bir manevi terakkidir. Bu zamanda dinsizliğin yoğun tasallutu zamanında hedef evliya olmak değil, hakiki iman sahibi olma zamanıdır. Yani bir insanı mü’min yapmak 10 evliya yapmaktan daha müreccehtir. Çünkü cennete evliya olmadan da gidilir, ama imansız asla.

    Bütün sitelerde ahir zaman konusunda sadece nakil yapıyor. Şu şunu söylemiş, bu bunu söylemiş. Bunların dış manalarına bakılarak bir kanata varılamaz veya hüküm verilemez. Mehdi ve Mehdiyet’i tanımak için nur-u iman sahibi olmak gerektiği gibi Mesih’i de bilmek da öyledir.

    Rivayet: Mesih nüzul eder. Yani aniden iner. Ama şöyle bir özelliği var. İhtiyaca göre. Mesihiyet parça parça, kısım kısım, nüzul eder. Mesela 2. Cihan Harbi sonucu dünya dinsizliği eseri büyük bir komünist tehlikesi altında kalır. O zaman Hz. Peygamber’in haber verdiği emniyet ittifakı kurulur . Bu ittifakı Müslümanlar değil Hıristiyanlar kurdu. Bize de dahil olduk. Türkiye NATO’ya girerek komünist tehlikesine karşı İslam dünyası için bir sedd-i zülkarneyn olurken, Vatikan Müslümanlar için uyarılır. Kim uyardı. İki manevi cenahtan Mehdi ve Mesih tarafından. Ve 1962 yılında yüzyıllarca yıl sonra Vatikan Konsülü il kez toplandı ve bir dizi karar aldı. İslam’ın bir kurtuluş yolu olduğu kabul edildi. Dinsizliğe karşı işbirliği vurgulandı. O tarihe kadar Hıristiyanlara göre küfür olan Müslümanlık bir başka kurtuluş yolu olduğu kabul edildi. Ve Papalık o tarihten başlayarak dini günlerimizi ve bayramlarımızı kutlamaya başladı. 1984 yılında 112 Kardinal tevhidi kabul etti. Bu karar gizli idi. Açık edilmedi. 10 yıl sonra bir kardinal bunu duyurdu. Hatta o toplantıda tanrıya Müslümanlar gibi Allah deme kararı verildi. Ama bu Siyonistlerin entrikasıyla siyasiler tarafından açıklanması önlendi. Yahudi kökenli küresel sermayenin başa geçirdiği neoliberal batılı iktidarlar izin vermedi. Buna rağmen Papa Paul yazdığı bir kitaba Fatiha Suresi’ni alarak izahlarda bulundu.

    Hz. Peygmaber buyuruyor ki: Deccal Mesih’i görünce tuzun suda eridiği gibi erir. Yani yok olur. Büyük Deccal olan komünizm kaç haftada yıkıldı? Bir kaç haftada. Nasıl oldu bu? Sırr-ı teklifi çözen bunu anlar.

    Ahir zamanın hizmeti avamın ve sade insanların anlayışının çok fevkinde hikmetlerle dolu. Bütün evliya yani ehl-i tasavvufun küçük evliyası Mehdi hakikatini görmüş. Ama bir gününü, ama bir saatini ama bir fethini. Ve müjde vermişler. Deryadan bir damlayı nazara vermişler. Ama Mehdi ve Mesih ve cemaatlerinin fütûhatı bir damla değil. Derya.
    Görmek üç kademedir. Gözün gördüğü art arda gelen resimlerdir. Yani bir resim, bir hayal. O resim mercekten geçer. Retina tabakasına düşer. Oradan oluşan sinyaller beyne gider. Beyin karanlık bir kutu içindedir. Görme olayı orada meydana gelir. İlim daha ileri gidemiyor. Bu kez din devreye girer. O beyni kullanan kim? Ruhtur. Yani ruh görür. O ruh ki kalü belada Allah’ın muhatabı oldu. Ama bu dünya verilerine mahkum olduğu ve sırr-ı teklif gereği sadece dünyevi bilgi ve ilme tabi kalır. Geçmiş hafızası gizlenir. Böyle olunca:

    1.Göz görür ama bu hayaldir. 2. Göz değil beyin görür. Bu da hayaldir. 3.Beyin üzerinden sinyali alan ruh görür. Bu ruhunu görüşü de manevi derecesine bağlıdır. Şimdi hakikati kim görüyor. Göz mü, beyin mi, ruh mu. Ruh ne kadar nefsani ve dünyevi şartlardan azade? Kimi 1 derece kimi 10 derece, kimi 50 derece, kimi 100 derece kimi 180 derece kimi de 360 derecelik açıyla görür. Ben Mehdi’ye tabiyim. O 360 derecelik bir açıyla Nur-u Nebeviyeye ve iman ve Kur’an hakikatlerine bakıyor.?

    Feraset ve basiret de böyle derecelenir. Bakın Abdülhamid de, Sultan Reşat da, Vahideddin de hem İslam deccalini, hem de Mehdi’yi gördü veya ismini duydu. Ama tanıyamadılar, teşhis edemediler. Tanımaları da beklenemezdi. Çünkü dini hakimiyet onların zamanında bitti. İbrahim Suresi 1. Ayeti, Azizün Hamidun diye biter. Yani Kur’an haber veriyor. Sultan Abdülaziz ile başlayan çöküş. Abdülhamid ile noktalanır. Ama Allah Aziz ve Hamid’dir. Yani hükmü bakidir. Nitekim Mehdi bunu ispatlar.

    Bediüzzaman demiş ki, “İslam aleminin kapısı ve kilidi Türkiye’dir. Bu ne demektir bilir misiniz? Yani ahir zaman hizmeti oradan başlar ve dalga dalga yayılır. Ve Allah’ın hükmü hakim olur. Oluyor da, kim anlıyor? Manevi irşad ve tebliğ tamam olmadan ittihad olmaz. O da cehl ile değil, bilenlerle olur. Şimdi bu oluyor? Mehdi'nin hizmeti böyle yürüyor.