.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

31 Aralık 2016 Cumartesi

TÜRK ASKERİ VATAN SAVUNMASINDA





2 TANKTAKİ ASKERLERİMİZ YÜZLERCE TERÖRİSTİ ÖLDÜRDÜ

Fırat Kalkanı Operasyonu kapsamında 30 Aralık akşamı El Bab'da DEAŞ'lı teröristler Türk mevzilerine saldırdı. Saldırıyı püskürten iki Mehmetçik sayesinde onlarca terörist etkisiz hale getirildi. Sosyal medyada hızla yayılan detayları Genelkurmay kaynakları hurriyet.com.tr'ye doğruladı.

'2 askerimiz yüzlerce teröristi öldürdü'
"Bugün saat 18:00 civarı el bab'da yaşananları müsadenizle sizlerle paylaşmak istiyorum. bugün saat 18:00 gibi ışid militanları özel görev kuvvetinin olduğu yere tüm gücüyle saldırmış. öyle sızma falan değil. bmp'lerle zırhlı araçlarla, bombalı araç ve yaya canlı bombalarla. resmen katliam yapmaya gelmişler. yaya canlı bombaları, bombalı araçları ve zırhlı araçları sayamadık bile dedi tabur komutanı. ilk başta bizimkiler şaşkınlık yaşayıp pozisyon almaya çalışmışlar. sonra iki M60 tankı mevzisinden fırlamış atış yapmaya başlamış. çıkar çıkmaz tow isabeti almış. atışa devam etmişler. birer birer tüm araçları ve hedefleri kimi görürlerse, vurulmuş olmalarına rağmen vurmaya başlamışlar.

Ardından ikinci tow ile vurulmuşlar. tabur komutanı tankı tahliye et emri vermiş. teğmen biz bırakırsak arkada kimse sağ kalmaz demiş. tanktan çıkmamışlar. atış kontrol sistemlerle atışa devam etmişler. tabur komutanı çıkın diye emir vermesine rağmen tankta kalıp atışa devam etmişler. üçüncü tow ile vurulduktan sonra bile atışa devam etmişler. son isabetten sonra tankta atış imkanı kalmadığından mürettebatın tamamını yaralı olarak tahliye etmişler. bu arada diğer tank yanaşıp atışa devam etmiş. onu da vurmuşlar. bu sefer astsubay çavuş tank komutanı ben de çıkmıyorum demiş yaralı olarak atışa devam etmişler. nihayetinde ikinci kez onu da vurmuşlar. şükür şehit yok. iki tank toplam 5 kez vurulmuş.


Tabur komutanı, manzarayı görmeliydiniz dedi. 'onlarca bombalı araç, zırhlı araçlar canlı bombalar iki tank ile bu kahramanlar sayesinde tamamen imha edildi. bir tane bile sağ kalan olmadı. yüzden fazla terörist önümüzdeki düzlükte cansız yatıyor. şehitlerimizin kanı yerde kalmadı' dedi. konuştuğum herkesin morali çok yüksek. bir tane genç asteğmen bir tane gencecik astsubay bugün destan yazmışlar."

29 Aralık 2016 Perşembe

ÇİN DOĞU TÜRKİSTAN'DA 3500 CAMİYİ YIKTI

Dogu Turkistan'da 3500 Cami Yıkıldı

Dogu Turkistan’da 3500 Cami Yıkıldı

Çin hükümeti, Doğu türkistan’da kamu güvenliğine aykırı olduğunu gerekçe göstererek son üç ayda 3 bin 500 camiyi yıktı.

Dünya Bülteni’nde yer alan habere göre; Çin işgali altındaki Uygur Özerk Bölgesi’nde son üç ayda 3 bin 500 cami kamu güvenliğine aykırı olduğu iddiasıyla yıkıldı. Bölgedeki demografik değişimi amaçlayan Çin hükümeti, camilerin harabe olduğunu öne sürerek yıkımlarını sürdürüyor.
Radio Free Europe’nin haberine göre, bölgedeki Müslümanlara siyasi ve sosyal açıdan büyük baskı uygulayan Çin yönetimi, camilerin ortadan kalmasına yönelik adımlarını gün geçtikçe sertleştiriyor. RFE muhabirlerinin Sincar’daki Tokkuzak emniyet yetkililerinden aldığı bilgilere göre, camilerin çoğunluğu ‘ibadet için sağlam olmadığı’ gerekçe gösterilerek yıkılıyor.
Çin, Uygur Özerk Bölgesi’nde 23 milyon Müslüman’ın yaşadığını iddia etse de, akademik kaynaklar bu rakamın 50 milyondan fazla olduğunu belirtiyor.
HER CAMİYE 1 MEMUR AJAN OLARAK YERLEŞTİRİLDİ
Çin yönetimi “İstikrarı korumak” amacıyla bölgedeki camilere 350 memur tayin ettiğini açıklamıştı. Komünist Parti’ye bağlı televizyon kanalının duyurulan haberde camileri izleme kararının ardından raporlar hazırlanacağı da belirtilmişti.
Doğu Türkistan halkı gizli takibin ve faaliyetlerin yakından izlendiğini, yapılan her toplantı ve faaliyette Çinli yetkililerin de katıldığını belirtiyor.
BURKA VE ORUÇ YASAĞI
Müslüman nüfusun yoğun olduğu Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesi’nde dini faaliyetler konusunda yaptığı baskıyla gündeme gelen Çin’in, bölgede kamu çalışanlarına oruç yasağının yanı sıra bölgesel bazda burka ve sakal gibi kılık kıyafette kısıtlamaları bulunuyor. ( Dünya Bülteni ) 

20 Aralık 2016 Salı

ŞEMSÜ'L MAARİF İSİMLİ KİTAPTAN HABERLER

Bundan yaklaşık 40 yıl önce koyumuzde bir hoca vardı. Geleceğe dair bilgiler veriyordu. Bunları Şemsul Maarif isimli kitaptan okuduğunu söylüyordu. Söylediği şeyleri pek ilginç ve fantastik bulurduk çünkü o zamanda söyledikleri aklımıza hayalimize sigmiyordu.

O devirde bolgemizde ne tv ne telefon ne elektrik vardı hatta su bile yoktu. Su almak için tâ devlet şantiyelerine giderdik veya kuyulardan vb. yöntemlerden temin ederdik.  Her yer kurakti insanlar zar zor geciniyordu. Böyle bir vaziyette bize cennet vaadi gibi gelecek seyler söylüyordu.

İsterseniz lafı uzatmadan onun söylediği ve gerçekleştiğini  düşündüğüm olaylardan bazılarını aklımda kaldığı kadarıyla anlatayım

*Bir vakit gelecek dedi insanı hava ile konuşurken göreceksiniz

*bu bölgede beyaz çiçekli yeşil bir ot çıkacak ve insanlar onunla rızıklanacak

*Buraya kısa fistanlı insanlar gelecek

*gün gelecek Viranşehir'e gölge içinde gideceksiniz (Ceylanpınar-Viranşehir yolunun gölgeleneceğini söylüyor ki o dönemde yol çakıllı ve bakımsızdı.)

*Irakta iri yapılı esmer bir lider çıkacak onun vaktinde Irak çok parlak bir devir yaşayacak ve o kişi 40 veziri ile beraber idam edilecek.

*Gün gelecek yollardaki sulardan geçemeyeceksiniz (o bunu söylediği zamanda  içecek su bulamiyorduk haliyle onun bu sözleri bize çok komik gelmişti.)

*Yerden hazineler çıkacak insanlar o hazinelerle rızıklanacak

*Doğu tarafından bir ateş çıkacak o ates dolaşacak ve en son sizi güneyden bulacak işte bu sizin için tehlikenin başlangıcı olucak demişti.

*Bu ülke iki buhranlı dönem yaşayacak. Bu iki dönemde insanlar çok ciddi sıkıntılar ve yokluklar yaşayacak


Şimdi bu maddeleri tek tek ele aldığımda
Yaptığım tahminler

1.sinin telefon olduğudur

2.sinin ise beyaz altın olarakta bilinen pamuk olduğudur ki bölge  insanları  bu ürünle bayağı kazanç elde etti.

3.sünün ilçemize yerleştirilen afganlar olduğudur cünkü onlarda tarif ettiği gibi giyiniyorlar

4.sünün anlattığım 50 kmlik yolun baştan sona ağaçlandırılması böylelikle gölgelenlendirilmesi olabilir  gerçi o bunu söylediğinde hiçbirimizin aklına ağaçlar dikilerek bunun olabileceği gelmemişti bir çoğumuz heralde yolu baştan sona örtecek bir yapı olacağı kanısındaydı fakat böyle bir şeyin olmasının cok düşük bir ihtimal olduğunu düşünürsek bu söylediği de bize enterasan gelmisti

5.sinin de saddam hüseyin olma ihtimali var diye düşünüyorum fakat  onun 40 adamı idam edildimi edilmedimi bunda net bir bilgim yok

6.sinin bolgemizde su pompaları sayesinde tarım alanlarının ve tarım sulamasinin %100 artması ve buna mukabil yolların gerçekten de sulamadan ötürü gecilemeyecek durumda olmasidir.  nerden nereye dedirtecek bir durumdur bu bizim için çünkü dediğim gibi içecek su bile bulmakta zorlanırken bu gün bölgemizde  yüzbinlerce dönüm arazi sulaniyor

7.sinin ise su pompaları olduğunu düşünüyorum çünkü bunlar yapılmaya baslandigindan beri bölge halkına ciddi kazanç sağladı burda yaşayanların ekonomik seviyesini eskiye nazaran yüzde yüz artirdi şayet bu hazineler dediği altın  bile olsa tukenirdi fakat su her türlü madenden daha değerli bir şeydir heleki buranin bir tarım bölgesi olduğunu hesaba katarsak

8.sinde ben ateş kavramının savaşı nitelediği kanısındayım bu savaş belkide irakta saddamin devrilmesiyle başlayıp tüm orta doguyu kasıp kavuran ve en son suriyede son bulan savaştır

9.sunun ecevit ve demirel dönemleri olduğunu düşünüyorum bu benzetmeyi kurmamin 2 temel sebebi var birincisi gerçektende bu dönemlerde bir istikrarsızlık olması ve soyledigi dönem isimlerinin ecevit ve demirel kelimelerine çok benzemesi


Şimdi de isterseniz hocanın söylediği fakat henüz gerçekleşmediğini düşündüğüm bir olayi soyliyeyim

*kutful zuhur da(kutful zuhurun kitapta  suriyede rasulayn ve türkiye tarafında ceylanpınar olarak bilinen kentin ismi oldugunu söylemişti ) 3 ordu karsilasacak bunların arasinda  çok çetin bir savaş çıkacak oyleki bu savasta dokulen kan oluk oluk akacak ve avucun üçte biri kadar bir nesne o kanda yuzecek en kanlı çatışmanın da c.pınar viranşehir yolunun doğusunda olacağını söylemişti ayrıca bu savasta bir ordunun istanbula dogru kacacagini bir ordunun tamamen helak olacagini ve birinin de mutlak zaferi elde edecegini, bu savasta en çok kayıp verecek topluluğun da kürtler olacağını soylemisti. Bu savaşta dikkat çektiği bir diğer ayrıntı da  savaşa katılacak islam devletlerinden birinin kafirlerin tarafında olacağı ve kafir devletlerden birinin de ıslam devletlerinin tarafında olacagiydi

Bu savaşın başlama zamanını sorduğumuzda bize
Doğudan gelen ateş sizi güneyde karsiladiginda, afganlarin (bahsettiği kısa fistanli insanlarin) kuzeylerindeki tepeye evler inşa edilmeye başlandığında bu büyük savaşın artık yaklaştığını bilin demisti hal böyleyken sizin için en doğrusu firatin, birecik'in  batısına  gitmektir ne kadar çok batı tarafına giderseniz bu kaostan o denli uzaklaşmış olacaksınız.

Kaynak: https://gayba-dair-bilgiler.blogspot.com.tr/

17 Aralık 2016 Cumartesi

HESAPLAŞMA


Kazım Kürşat Yücel

Batıyla er veyâ geç nihâî olarak hesablaşacağız. Anlaşarak bir yere varamayacağımız anlaşılmış bulunuyor. Önce cedîd, sonra atîk, ba’dehû köhne defterleri açacağız. Yüz yıllık, üç yüz yıllık, bin yıllık dökümle karşılarına çıkacağız. Türk ve islâm dünyasına ödetdikleri bedeli bu sefîllerden birer birer tahsîl edeceğiz. Acele etmeden, adım adım. Osmanlı İstanbul’u kuruluşundan yüz elli sene sonra fethetdi. İlk teşebbüsler şu veyâ bu sebebden akîm kaldı. Yanı başındaki Belgrad koca İstanbul fâtihine onca üstün özelliğine rağmen nasîb olmadı. Dokuz çeyrek asır sabretdik. Yüzlerce yıl sürecek hâkimiyyet devrimizi bu büyük çilenin meyvesi olarak görmek lâzım. Öyle bir meyve ki tadı hâlâ damaklarda…
 
Güzel işaretler var. Şer güçler dünyanın her yerinde birbirine düşmüş durumda. Aslında birbirine düşseler de cümleten ittifak yapsalar da netîce değişmeyecek. Hepsi ölüm çukurunun içinde kaybolacak. Afrika’da Fransız İngiliz rekâbeti had safhada. Daha doğrusu bu coğrafya Amerika ve İngiltere arasında paylaşılmış durumda. Başka bir ifâde ile Fransa tasfiye edilmek isteniyor. Tabîî ki o da elindeki imkânlarla buna karşı koyuyor. Ma’lûm kara kıt’ada çok sayıda üssü ve binlerce askeri var. Menfaatleri tehlikeye girdiğinde doğrudan müdâhale ediyor…
 
Le Monde’un geçen haftaki ifşââtı söz konusu sıkıntının Fransa açısından dayanılmaz boyutlara vardığını gösteriyor. Gazete Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanı Edward Snowden'in kaçırdığı belgeleri yayınlayarak Amerika ve İngiltere’nin bütün dünyadaki dinleme ve izleme çalışmalarını açık etmişdi. Bu belgelerde, NSA ve İngiliz hükümetine bağlı  İletişim ve Dijital İstihbarat Kurumunun (GCHQ) bazı faâliyyetlerini ortaklaşa veyâ benzer metodlar uygulayarak gerçekleşdirdiği ileri sürülüyordu. Buna göre 2009-2010'da yaklaşık 20 Afrika ülkesinde üst düzey yetkilileri dinlemişlerdi. Paris'deki Beynelmilel ve Stratejik İlişkiler Enstitüsünden (IRIS) öğretim görevlisi ve Kamerunlu Araştırmacı Samuel Nguembock, özür dilense bile taraflar arasında yıkılan güvenin yeniden sağlanmasının kolay olmayacağını belirtiyor. "ABD ve İngiltere'ye güvenini yitiren Afrika ülkeleri Çin ve Rusya gibi diğer önemli güçlere yönelebilir” diyor. Hattâ İsrail’den bahsediyor. Yasa dışı dinlemelerin yapıldığı Afrika ülkeleri arasında çok sayıda Frankofon (Fransızca konuşan) ülkenin bulunduğu ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin de bunlardan biri olduğu, İngiliz istihbaratçıların bu ülke Devlet Başkanı Joseph Kabila ve danışmanlarının ses kayıtlarını dakika dakika dinlediği iddiâları târihî düşmanlığın belki daha da derinleşerek devâm etdiğini ortaya koyuyor.
 
Osmanlı fâidesiz ilimden Allahü te’âlâya sığınmışdı. Hâl böyleyken Pîrî Reis’in harîtasını nasıl îzâh edeceğiz? Merâkını yenmek için mi bunca zahmete katlandı. Onu bir hırsız mevkiine düşüren ahmakları ciddîye almaya değmez. Yok hayır. Bu büyük emek boş bir merâkın mahsûlü olamaz. Anlaşılan ecdâd yeni kıt’aları deftere yazmış fakat harekete geçme imkânı bulamamışdı. Düşmanla işbirliği yapmakdan başka bir ma’rifeti olmayan İran o mübârek pâdişâhları oyalamasaydı belki de okyanus ötesindeki kızılelmalara yürüyecekdik! Dîn-i mübîn-i islâmın yeryüzüne yayılmasına ma’nî olan râfızîler ne kadar da nasîbsiz. Zâten bugün de aynı şeyi yapmıyorlar mı? Akıp giden zaman bu alçakları zerrece akıllandırmamış!
 
Olacak olan vakti sâati geldiğinde olur. Üstelik bu bir göz açıp kapamaya gerçekleşir. Gurûrla yatanlar zilletle uyanır. İ’tikâdımızı düzeltir, amelimize çeki düzen verirsek ve bunları ihlâsla süslersek mesâfeler ortadan kalkacakdır. Elli yıllık yol elli günde alınacakdır. O vakit nice kızılelmanın bizi beklediğini unutmayalım!
15.12.2016

15 Aralık 2016 Perşembe

HÜSEYNİ KIYAMDAN YEZİDİ KIYIMA İRAN


Bekir TANK / Timetürk

Bazı şahsiyetler isimlerinin ötesine geçerek sembolleşirler. İyilikte olduğu gibi, kötülükte de sembolleşen isimler az değildir. Her biri de kendi haleflerine örnek olur.
Kabil ile Habil, Musa ile Firavun, Nemrut ile İbrahim, Muhammed ile Ebu Cehil ve Hüseyin ile Yezid aynı zamanda birer semboldür. Kimisi iyinin ve iyiliğin ve kimisi de kötünün ve kötülüğün zirve halidir.
Şiirlerde, kitaplarda, hikâyelerde, filmlerde ve meydanlarda bu isimler olur ve söylem ve eylemler onların örnekliğinde gerçekleştirilir.
Muhabbet ile nefretin ve dostluk ile düşmanlığın şekillenmesinde de bu sembollerin doğrudan bir etkisi ve yol göstericiliği var.
Bizden büyük olanlar ile bizim yaştakiler İran İslam Devrimi'nin nasıl gerçekleştirildiğini ve hangi sembol şahsiyetlerin örnek alındığını bilirler.
İran halkı İmam Humeyni önderliğinde İslam Devrimi'ni gerçekleştirdiğinde lise öğrencisi idik. Çoğumuz Kur'an'ın unutulan ve unutturulan istikbar, müstekbir, müstazaf ve kıyam gibi birçok kavramı bu devrim sayesinde öğrendik. Hakeza Hz. Hüseyin'in kutsal kıyamı ile Yezid'in melun kıyımı da yeniden gündemimize giren karşıt duruşlardı.
O zamanlar İran İslam Cumhuriyeti kendisini dünya müstazaflarının sesi, savunucusu ve koruyucusu olarak tanımlıyordu. Dillendirdiği evrensel mesajlardan dolayı genelde dünya ezilenlerinin ve özelde de dünya Müslümanlarının umudu oluyordu.
İran elbette Şia idi. Fakat söylem ve eylemlerinde mezhebi değil, genelde İslam'ın evrensel dilini kullanıyordu. Yeryüzünü fesada boğanların gazaba gelerek Irak'ı İran'a saldırtmaları, ekonomik ambargolar uygulamaları ve diğer yaptırımlar da bundan dolayı idi.
Emperyalistlerin İran'a yönelik bu topyekûn saldırılarını görenler doğal olarak İran'ın kimi yanlış politikalarını ve kimi zulümlere sessiz kalmasını veya zalimlerin yanında yer almasını güç yetiremeyişine yorardık.
Örneğin, Hafız Esed'in Şubat 1982'de Hama'da gerçekleştirdiği katliama karşı sessiz kalmasını, daha doğru bir ifade ile bu katliamı tasvip etmesini güç yetiremeyişine bağlıyorduk. Çünkü dünya istikbarına karşı direniyorlardı ve buna Hüseyni kıyam diyorlardı.
Öte yandan bir de Lübnan'daki Hizbullah'ın işgalci İsrail'e karşı verdiği mücadele. Özellikle 2006 Lübnan Savaşı esnasında mağrur İsrail'i mağlup etmesi. Başta İslam Ümmeti olmak üzere bütün dünya mazlumlarının ve ezilenlerinin takdir ve dualarını kazanmıştı.
Ve Halep… Yani tuğla üstünde tuğla kalmamışçasına yakılıp yıkılan, yüz binlercesi tehcir edilen ve on binlercesi şehit edilen Halep! Kızlarına kadınlarına tecavüz edilen Halep! Enkazların altında ve yıkıntıların içinde ölümle burun buruna son nefeslerini verenlerin “bize yardım edecek kimse yok mu?” diye çığlık atarken, bu çığlıklarına kurşunlarla ve tecavüzlerle cevap verildiği Halep!
Bu vahşetleri sadece katil baba Hafız Esed'in katil oğlu Beşar Esed ve Rusya işlemiyor. Onlardan daha çok dün İran İslam Devrimi'ni gerçekleştirenlerin ve Lübnan'da İsrail'e geçit vermeyenlerin çocukları gerçekleştiriyor.
Başlarına sardıkları bantlara ve ellerinde taşıdıkları bayraklara bakanlar onları emperyalistlere, onların uşakları olan Saddam'lara ve kurulduğu günden beri Müslümanlara kan kusturan İsrail'e karşı savaştıklarını sanır. Oysa evlerini başlarına yıktıkları, göçürttükleri, öldürdükleri ve dahi tecavüz ettikleri insanlar zalim Esed'e teslim olmayan Halep'in mazlum ve müstazaf halkıdır.
Hz. Ali şöyle der: “Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bakınız.” Yani bir sözü kimin söylediği veya bir fiili kimin işlediği önemli değil. Önemli olan, söylenen söz ve yapılan iştir. Kişiyi iyi veya kötü yapan onun adı, sanı, konumu ve gücü değil, söz ve eylemlerinin iyi veya kötü olmasıdır.
Hüseyin'i Hüseyin yapan onun Ali'nin oğlu olması değil, duruşudur. Hakeza Yezid'i Yezid yapan da onun Muaviye'nin oğlu olmasından çok, Hüseyin'e ve yoldaşlarına yaptıklarıdır.
Halep'teki vahşetlerin altında Esed, Rusya ve diğer güçlerden çok İran İslam Cumhuriyeti'nin, Lübnan Hizbullah'ının ve dahi Haşdi Şabi'nin imzalarının olması Hüseyni kıyamdan Yezidi kıyıma dönüşün utanç verici bir örneğidir.
İşte bizler de içimiz kan ağlayarak soruyoruz: Halep'te Hüseyin ve Zeynep kimdir ve Yezid kimdir?
Halep'te Habil kim ve Kabil kim? Halep'te Musa kim ve Firavun kim? Halep'te Muhammed kim ve Ebucehil kim? Masum kardeşinin kanını döken biri Habil olabilir mi? İnsanı kendisine kul eden biri Musa olabilir mi?
Çocuk, genç, yaşlı, kadın, suçlu ve suçsuz olup olmadığına bakmaksızın öldüren, tecavüz eden ve göç ettiren biri Hüseyin olabilir mi?
Duamız, dileğimiz, temennimiz ve çabalarımız İran'ın ve Hizbullah'ın kendi yaptıklarını gözden geçirmeleri ve bu yaptıklarıyla Hüseyin mi, yoksa Yezid mi olduklarını sorgulamalarıdır.
Adı Haşdi Şabi olsun, DAEŞ, FETÖ veya başka bir şey olsun, ister fiillerini Şiilik veya Sünnilik adına yaptığını söylesin veya ister Yahudilik, Hristiyanlık veya Müslümanlık adına yapsın, her kim zulmediyorsa, zalimdir. Ve her kim zulme rıza gösteriyorsa, o da zalimdir.
Kendilerine “Hüseyin” ve yaptıklarına “Hüseyni kıyam” diyenlerin birer Yezid kesilmeleri ve tıpkı Yezid'in Kerbela'da yaptığı gibi Halep'te kıyım yapmaları ne kadar zelilce ve utanç verici!  
Tarihimize baktığımızda, bu ve benzer vahşetlerin maalesef yeni olmadığını görürüz. Bu vahşetlerin tekrarlanmaması ve yapılmakta olan zulümlerin bir an önce bitmesi bizim inancımızı ne kadar yaşadığımızla orantılıdır.
İslam ümmeti olarak içine düştüğümüz zilletin nedenlerini sorgulamalı ve yeniden iman etmeliyiz. “Ey müminler, iman ediniz!” emri ilahisi de buna işaret etmiyor mu?
Kendi mezhebini, meşrebini veya partisini dinine önceleyenlerinin az olmadığı ümmetin Allah'ın bahşettiği izzete yeniden sahip olması da ancak yeniden iman etmesiyle mümkündür!
Böylece neyin hak ve neyin batıl, kimin Hüseyin ve kimin Yezid olduğunu da bilmekte ve tanımakta zorlanmayız!

http://www.timeturk.com/huseyni-kiyamdan-yezidi-kiyima-iran/yazar-406289

11 Aralık 2016 Pazar

TERÖRE BOYUN EĞMEYECEĞİZ.

terörü lanetliyoruz ile ilgili görsel sonucu

BİZ TÜRKİYE'YİZ... 
TERÖRE BOYUN EĞMEYECEĞİZ... 
ASLA TESLİM OLMAYACAĞIZ...
ÖLÜRSEM ŞEHİD, KALIRSAM GAZİYİM DÜŞÜNCESİNE SAHİP OLAN BU MİLLET KORKMAZ...
BİR ÖLÜRÜZ BİN DİRİLİRİZ...
YERLİ VE MİLLİ POLİTİKALAR DEVAM EDECEK...
MİLLİ DAVALARDA BİRLİK VE BERABERLİK İÇİNDE OLACAĞIZ. 
BU DEVLET VE MİLLET GELECEĞE YÜRÜYECEK...
HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN OLACAK...
TÜRKİYE NE MANDA, NE DE GİZLİ SÖMÜRGE OLMAYACAK.
ELİNİ ÇABUK TUT TÜRKİYE...

1 Aralık 2016 Perşembe

VELİ ZATLARDAN GAYBİYYAT

Bediüzzaman sohbetlerinden birisinde kendisini Urfa’ya davet ettiklerinde “ Şimdi gelsem, Türkiye  ile Suriye’yi birleştirmek zorunda kalacağım. Bu da şimdilik olmaz” demesinden iki ülkenin birleşeceğini, birleşmek zorunda kalacağını anlıyoruz. Gidişat bu durumun gerçekleşme yolunda olduğunu gösteriyor.

Birkaç veli zatın beyanında Türkiye ile İsrail’in sınır komşusu olacağı ifade edilmiş. Abdullah Gürbüz Baba’nın beyanında İsrail’in Suriye’ye saldırıp Şam’ı alacağı ve Hatay’a dayanacağı, oradan Türkiye’yi vuracağı belirtilmiştir.

Bediüzzaman Kahraman ordunun elindeki kılıncı ayağına vurdurmayacağını, düşmanına vuracağını, Kur’ana hizmetkar olacağı, ağlayan islam alemini güldüreceğini eserine bir dipnot olarak yazmıştır.  Ayağından kelimesine birçok mana verilebilir. Düşmanın kim ya da kimler olduğunu Suriye ve Irak’taki savaşlar nedeniyle anlamaktayız. Bediüzzaman’ın ifadesinden ordumuzun düşmanların hile ve entrikalarından kurtulacağı ve gerçek düşmana vuracağını anlıyoruz.

Bediüzzaman Tarihçesinde “Bir gün bu tayyereler islamiyete büyük bir hizmet edecekler” demiştir. Yukarıdaki beyanlarla uyum içindedir.

Beykozlu Osman Akfırat Efendi 3.Dünya savaşına girildiğinde başımızda Müslüman idarecilerin olacağını bildirmiştir.  Ancak 3 aylık bir fetret yada tertip döneminden bahsedilmektedir.

200 gün sürecek olan 3. Dünya savaşının başında Türkiye’nin saldırıya uğrayacağı birçok zat tarafından haber verilmiştir. Bu durum TC nin TR ye dönüşeceği zor dönemi haber vermektedir. Bir kardeşimizin rüyasında 20 Aralık Kurtuluş günüdür denmiştir. Bir kardeşimiz de bunu yeni devletin kurulma günü olarak ifade etmektedir.

Savaşın şiddetli bir zamanında Talut’un çadırı düşman tarafından çevrilecektir. Kendisi düşmanın eline geçmek istemeyecektir.

3 aylık tertip döneminde Cumhurbaşkanı ve Başbakan olacakların nitelikleri de haber verilmiştir. Bu dönemde Müslümanlar çok zor günler geçirecektir. Sonrabüyük bir infial meydana gelerek Türkler Hz. Ali’nin ifadesiyle taşıp kaynayacaktır. Rical-i gaybin tensibiyle çok büyük bir lider zuhur edecektir. Türkiye’yi yok etmek isteyen ne kadar düşman ve –izm varsa hepsi Amik Ovasında yok edilecektir.

Ruslar Avrupa’yı ezip geçecektir. Sonra Türkiye’nin bir kısmını da işgal etmiş olan Ruslar doğuda teslim alınacaktır. Aradan 9 ay geçtikten sonra Amerikalılar ya da Romalılar perişan edilecektir. Kafkasya’da Ermeni sayısı çok azalacaktır.

Bu olaylar meydana gelecek olan olayların sadece bir kısmıdır. İslamı yok etmek isteyenlerin kendisi yok olacaktır. İslam birliği ve İslam idaresi kurulacaktır.


Olayların nasıl cereyan edeceğini sadece Allah bilir. Bizler sadece veli zatların beyanlarını naklediyoruz. Haddimiz kıyamet hesabı yapmak değildir. 

26 Kasım 2016 Cumartesi

AVRUPA TÜRKİYE'Yİ ATACAK MI?


Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile üyelik müzakerelerini geçici bir süre dondurmayı tavsiye eden tasarıyı kabul etti. (Gazete haberi)

Beykozlu Osman  Akfırat Efendi’den naklen…

AP ile ilgili görsel sonucu“-Önce 3. dünya savaşı çıkacak; ve Avrupa'da tas üstüne tas kalmayacak!...
-Dedem Türkiye'de perişan olmaz mı o zaman?...
-Türkiye pek o savaşa girmiş sayılmaz... Çünkü o savaştan önce Avrupa Türkiye'yi dışlayacak ve atacak!... 
-Ama biz NATO'dayız?...
-NATO'dan da çekilir o zaman Türkiye herhalde!... Çok üzülecekler Avrupa bizi dışladı diye o zaman bazıları; ama bunun ne büyük rahmet olduğunu geride kalanlar anlayacak... 

O zaman Ruslar 6 ay süreyle İstanbul'u işgal edecekler!...
-Dedem biz bir şey yapamayacak miyiz?... Ruslar nasıl işgal eder Istanbul'u?..
-Muhyiddin-i Arabi'nin kitabında gördüm ben, Rusların 6 ay Istanbul'da kalacaklarını ve bu sürenin sonunda Istanbul'u terk edeceklerini... 
-Dedem Avrupa bizi niye dışlasın ki?...
-Müslüman olduğumuz için!... Elhamdulillah müslüman insanlar başımızda olacaklar!...
-Dedem Avrupa'nın bizi dışlaması 3. Dünya savaşının habercisi mi yani?...
-Evet ama ondan önce de bazı olaylar var...
-Ne onlar?...
-Türkiye'de idare öyle bozulacak ki, yeniden bir (ben kendi ta'birimi kullaniyorum burada) yapılanma olacak, zorlu bir ameliyattan sonra!...
Bu arada Yunanistan'la da bir savaş olacak... O savaşta Yunanistan haksız olup, çok şeylerini kaybedecek!...
-Peki dedem, dedim, ben... Amerika ne olacak?... Biz oradan da mı kopacağız?...

-Hayır, Avrupa bizi attığı zaman, o bize destek verecek!... Ruslar, Avrupa'da taş üstüne taş bırakmayacaklar!...
Suriye bize düşmanlık ederken, Yahudiler dostluk gösterecekler!. Suriye Hatay'i isterken Yahudiler Şam'a kadar gelecekler...Bu Mehdi çıkana kadar devam edecek!...
-Peki dedem, o harpler sonrasında insanlık ne halde olur?...

-Perişan... Ellerinde, dinlerinden başka bir şey kalmayacak!...
Mehdi'nin çıkışından sonradır ki Deccal çıkacak... Sonra Isa Aleyhisselam'ın nüzülü var... Ondan sonra da Çinli'lerin Türkiye'ye kadar ve Orta Doğuyu istilası... Yecüc Mecüc diye bahsedilen kavimler Çinli'ler ile Ruslar'dır!...
-Dedem, dedim... Bunlar ne zaman olur?... 

-Hepsinin başı Avrupa'nın Türkiye'yi aralarından atmasıdır!... Ondan sonra dökülen tesbih taneleri gibi olaylar birbirini takip eder!...”

Osman Akfırat Efendi’nin görüşüne göre bizler Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye aleyhindeki bu kararını nasıl değerlendirmeliyiz?

Osman Akfırat Efendi  “Avrupa Türkiye’yi dışlayacak ve atacak” diyor. Acaba bu husus gerçekleşmiş sayılır mı? AP’nin kararının şimdilik bu dozda olmadığını düşünebiliriz. Ama gidişatın daha sertleşeceğini anlıyoruz. Eninde sonunda Avrupa ile ipler kopacak.

Zaten 15 Temmuz darbe girişimi açıkça bir NATO darbesidir. Bu sebeple yine gaybi haberin ikinci kısmını teşkil eden Türkiye NATO’dan da çıkacak ibaresinin de zuhur edeceğini öngörebiliriz. Yani bu iki gaybi haberin artık maddi sebepleri oluşmuş ve görünür hale gelmiştir.

Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Allah perdeler arkasında gaybın bazı uçlarını veli zatların kalplerine gösterir. Burada tabir lazımdır. Gaybi haberin hakiki sureti ancak gerçekleşince anlaşılır.

Allah devlet ve milletimize zeval vermesin. 

15 Kasım 2016 Salı

"OLAĞANÜSTÜLÜKLER ÇAĞI" BAŞLADI. BU TEHDİT ABD VE AB'Yİ VURACAK..

İbrahim KARAGÜLLE
Yeni Şafak / 15.11.2016

Bir “olağanüstülükler çağı”na girdik. “Sıradışılık”ların öne geçeceği, ülkelerin ve küresel ölçekte gelişmelerin belirleyicisi olacağı bir döneme girdik.

21. yüzyıla, ikinci çeyreğine, bu dönemde yaşadıklarımıza, dünyanın içinde bulunduğu bunalım ve çözülme işaretlerine ne isim verilirse verilsin, bu dönemin, yakın geleceğin tek özelliği olacak; o da olağanüstülüktür. Bunun sonuçları, uzantıları, yansımaları sıradışılık şeklinde gelişecektir. Ülkeler, liderler, kitleler, politikalar, güçlerarası ilişkiler, küresel sisteme dair hemen bütün gelişmeler bu olağanüstülükler çerçevesinde gelişecektir.

Şok edici müdahaleler..

Bundan sonra kimse, çokuluslu ortaklıklardan, küresel üst yapılardan, çok katılımlı ittifak ilişkilerinden, bugüne kadarki ezberlerinden, siyasi teamüllerden, uluslararası sözleşmelerden, geleneksel güç ilişkilerinden beklenti içine girmesin. Merkez güçlerde, çevre ülkelerde radikal atılımlar, güç haritasını yerle bir edecek çıkışlar, şaşırtıcı hareketler göreceğiz.

Soğuk Savaş dönemini, ondan sonraki yirmi beş yılı adeta zihinlerimizden silecek, güç ve kaynak eksenli şok edici müdahaleler göreceğiz. Dünya genelinde güçler arası örtülü mücadelenin, hesaplaşmanın açık çatışmaya, hesaplaşmaya dönüştüğüne tanık olacağız.

Her ülke savunma kalkanını indirecek

Devletlerin merkez iktidar alanının alabildiğine güçleneceğini, çevre unsurların hızla zayıflayacağını, ülkelerin korumacı ve savunmacı bir çizgiye çekileceğini göreceğiz. Bu tehdit algılamalarına bağlı olarak demokratik değerlerin zayıflayacağını, özgürlük alanlarının maalesef daralacağını göreceğiz.

Başta merkez ülkeler olmak üzere, küresel iktidar alanını şekillendiren güçler; ABD, Avrupa'nın merkez ülkeleri, Asya'nın öne çıkan güçleri güvenliği öne çıkarıp ülkelerin savunma kalkanlarına yatırım yapacak, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana öne çıkan siyasi söylemleri anlamsızlaştırıp, eski hesaplarını öne çıkaracak. Birçok ülke içe kapanıp varolma arayışına odaklanacak.

Sert rüzgarlar bu sefer merkez ülkeleri vuracak

Çok sert bir rüzgar yaklaşıyor. Konforumuz bozulsa da, zihinlerimiz karışsa da, endişelerimiz artsa da, huzurumuz kaçsa da bu eğilimi görmek, dikkate almak, hazırlıklı olmak zorundayız. Bu sefer yaklaşan tehditler sanıldığı gibi çevre ülkeleri değil, doğrudan merkez güçleri hedef alıyor. Küresel ekonomiyi, kaynakları, güç ilişkilerini yönetenleri hedef alıyor. İçe kapanmanın, merkezileşmenin en radikal şekli belki de bu ülkelerde görülecek.

On yıldır ABD'nin, İngiltere'nin, Almanya ve diğer bazı Avrupa ülkelerinin olağanüstü hal yasalarını, sıkıyönetim yasalarını değiştirmelerinin, kriz dönemlerinde yaşanacak muhtemel sosyal patlamalar için hazırlık yapmalarının, bankaların kontrol altına alınmasına ve askerin iç güvenlikte kullanılmasına dair düzenlemelerinin sebebi bugünlerde anlaşılıyor.

Önceleri sadece ekonomik krize hazırlık çerçevesinde değerlendirdiğimiz bu düzenlemelerin daha kapsamlı, daha büyük krizlerle alakası olduğu şimdilerde daha bir belirgin hale geliyor.

ABD bunalımların kaynağı haline geldi

Düşünün, 21. yüzyılın başında ABD tek süper güçtü ve bütün dünya tereddütsüz arkasına sıralanmıştı. Yeni dünya düzeni ABD liderliğinde kurulacaktı. Oysa bugün ABD'nin böyle bir kredisinden kimse söz bile etmiyor. Dünyaya verecek kredisi, güvenilirliği kalmadı. Hiçbir ülke, müttefikleri bile, ABD'nin kendisine gelecek güvencesi vermediğini, bencilce kendi geleceğine yatırım yaptığını, savunageldiği her şeyi bir kenara itip dünyanın büyük bölümünde bunalımların kaynağı haline geldiğini gördü.

Avrupa Birliği değerler pazarlayan bir imparatorluk olarak biçimlendirildi. Dünyaya pazarladığı tek şey demokrasi ve özgürlüklerdi. Ekonomik bir güçtü ama siyasi bir gücü hiç olmadı. Kendini savunacak ortak orduyu bile kuramadı, ABD himayesine sığındı.

Baltıklardan Suriye sınırına uzanan bu yeni Roma İmparatorluğu, İkinci Dünya Savaşı'nda sonra inşa ettiği yer şeyi, bütün değerleri birkaç yılda silip attı. Artık AB ülkelerinden bu değerlere dair tek söz bile duyamazsınız.

Ayarları bozuldu, hiçbir ülkeye saygı duymadılar

Sınırlı bir ekonomik kriz hem ABD'nin hem de AB'nin ayarlarını bozdu. Krizin üstesinden gelemediler, gelmediler. Çünkü ekonomik krizin çözümü ekonomik iktidarın paylaşımını zorunlu kılıyordu. Krizin sebebi de bu paylaşımın yapılmamış olmasıydı.

İki güç de ekonomik iktidar alanının paylaşılmasının Atlantik İttifakı'nın tek merkezli küresel iktidarın parçalayacağını çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden paylaşma yerine çatışma ve tehditleri tercih ettiler. Bu da dünya genelinde güvensizliklere, küresel güç ilişkilerinde derin kırılmalara yol açtı.

Bugün uluslararası sistemi rehin alan sert iklimin tek sebebi budur. Bu ülkeler Latin Amerika'ya saygı duymadılar, Rusya'ya saygı duymadılar, Çin'e saygı duymadılar. Türkiye, Hindistan gibi ülkelere saygı duymadılar. Onlarla hiçbir şeyli paylaşmadılar. 19. ve 20. yüzyılda olduğu gibi yine onlara tepeden baktılar, onları kontrol altında tutmaya çalıştılar. Oysa dünya değişmiş, yeni güçler sahneye çıkmıştı.

Şimdi dünya intikam alıyor

ABD ve AB'ye rağmen bu güçler teknolojide, sermayede, savunmada, insan kaynağında inanılmaz bir yükseliş içindeydi. Atlantik ittifakı bu yükselişi kontrol altına alabileceğini, yönetebileceğini, yönlendirebileceğini, tehdit olmaktan, rakip olmaktan çıkarabileceğini sandı. Belki de son yüz yıldır yaşadıkları en büyük yanılgı buydu.

Dünya yükselirken onlar duraklama dönemine girmişti. Dünyanın ortak aklını alt edemeyeceklerini, eski dünyanın intikam alacağını okuyamamışlardı. Duraklama bir süre sonra gerilemeye dönüşecek, Atlantik kendi içinde bölünmeler yaşayacaktı. Nitekim bugün AB kendi içinde parçalanmaktadır. Avrupa ortak kimliği çok ağır yara almıştır, birlik sadece bir Alman imparatorluk projesine indirgenmiştir.

Türkiye'nin yükselişi Avrupa'yı korkuttu..

Birçokları, Türkiye'nin yaşadığı sıkıntıların sadece Türkiye'ye özgü olduğunu sanıyor. Yüz yıl sonra küllerinden dirilen, yeşeren, kendi ayakları üstüne durabilen, küresel iktidar alanında varolmak için büyük bir mücadele başlatan, siyasi liderliği ile, devlet aklı ile, kadrolarıyla, kitlesel desteği ile şaşırtıcı bir ivme yakalayan Türkiye'yi yeniden cephe ülkesi yapıp bir köşeye sıkıştırma düşüncesi artık başarılı olamayacaktı.

ABD de, AB de Türkiye'yi böyle algıladı, yeniden yükselişini hiçbir zaman hazmedemedi, bir kez daha rehin almak için Gezi'yi, 17-25 Aralık'ı ve son olarak 15 Temmuz saldırısını planlayıp uyguladı. 15 Temmuz Türkiye'ye yok etme düşüncesiydi ve tarihimizdeki en ağır saldırılardan biriydi. Aynı ABD ve AB, müttefikleri olan Türkiye'nin yükselişinden öylesine ürkmüşlerdi ki, terör örgütlerini kayıtsız şartsız destekledi ve Türkiye'ye saldırttı.

Terör örgütlerini yardıma çağırdılar

Bu durum ABD ve AB'nin, AB içinde Almanya'nın ekseninin nasıl kaydığına, gözlerinin nasıl döndüğüne, merkez güç olma reflekslerini nasıl kaybettiğine, PKK ve FETÖ gibi terör örgütlerine bu kadar açıklıkla sahip çıkarak terörden nasıl da medet umduklarına açık bir delildir. Bu durum aslında uluslararası sistemin çöktüğünün, bu sistemi ayakta tutanların çöktüğünün işaretiydi.

Terörle mücadeleyi küresel siyasi söyleme dönüştüren güçlerin aslında küresel terörün mimarları olduğunun açığa düşmesiydi. Böyle bir durumda Türkiye için AB'nin hiç bir değeri kalmamıştı. Türkiye-ABD derin ilişkileri de sorgulanmaya muhtaç hale gelmişti.

Bu gerçekler sanıldığı gibi Türkiye'ye zarar vermedi, onu güçlendirdi. Yeni “olağanüstülükler çağı”na hazırlıklı girmesini sağladı. Dünya bu sert iklime girerken Türkiye birçok cephedehazırlıklarını tamamlamış, bir çok alanda mücadelesini vermişti. Belki de en tecrübeli ülke, en az şok yaşayacak ülke haline geldi.

Almanya teröre açık destek verdi

ABD'nin FETÖ artıklarını korumaya aldığı, AB'nin bütün terör örgütü taraftarlarına ev sahipliği yaptığı, bu yönde çağrılarda bulunduğu bir dönemde iki güçle ilişkiler de daha rasyonel bir zemine oturmak zorundadır.

Almanya'da çıkarılan PKK gazetesi, teröre şehit verdiğimiz Derik Kaymakamı Muhammet Fatih Safitürk için “Makamı başına çöktü” diye başlık atabiliyor ve bu yayına Almanya izin veriyorsa, bu açık bir düşmanlıktır. Bu ayrıca, Almanya'nın açıktan terör ülkesi ilan edilmesi için, terör saldırılarından suçlanması için bir gerekçedir.

Böyle bir durumda biz, Türkiye içindeki terör saldırılarında Alman istihbaratının parmağı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. PKK unsurlarını ülkesine çağıran Almanya'nın Türkiye'ye saldırdığınırahatlıkla söyleyebiliriz.

“Olağanüstülükler çağı” ABD ve AB'yi sarsacak

Yeniden “olağanüstülükler çağı”na dönelim.

ABD'de Donald Trump'ın seçilmesi bunun göstergesidir. Şaşırtıcı, sıradışı uygulamalara hazır olun. Avrupa'da aşırı sağın yükselmesine, seçim sonuçlarında öne çıkmasına, ırkçı dalgaların Avrupa'yı ele geçirmesine hazır olun. “İslam kendi içinde savaşacak” diyenler, Avrupa'nın kendi içinde çatışmasına hazır olsun.

Yaşadığımız coğrafyada ülke haritalarını yeniden çizip şehir devletleri kurmaya çalışanlar da, Atlantik'in iki yakasının dünyanın en korkutucu kriz bölgeleri olmasına hazır olsun.

Olağanüstülükler çağı bizim coğrafyada değil Atlantik'in iki yakasında başladı. Rusya, Çin hatta Türkiye'nin, ABD ile ilişkileri “onarma” umutlarını ifade eden açıklamalarına dikkat edelim. Bu “onarma”dan söz ediliyor. Sadece bu bile, Barack Obama döneminde ABD'nin bir çok ülke ile ilişkilerinde nasıl bir deprem yaşadığının göstergesidir.

Bir şeyler ters gitti, ABD'nin kendi müttefikleri üzerinde bile kredisi aşındı. Türkiye açısından bakıldığında Washington'ın terör örgütlerini NATO müttefiklerine tercih etmesi, derin bir çatlağa neden oldu. Özellikle PKK/PYD'yi Türkiye'ye karşı müttefik ilan eden açıklamalar, tarihi nitelikteydi ve çok büyük bir sapmaydı. Ancak ben, ilişkilerin düzelmesinden çok ayrışmanın daha da büyüyeceğini, bunu Trump'ın engelleyemeyeceğini düşünüyorum.

Çok devletli kıyamet..

Önümüzdeki dönemde Ortadoğu'da düşük yoğunluklu çatışmalar devam ederken, Atlantik çevresinde çok cepheli, çok devletli kıyametin kopmasına da hazır olun. ABD-Avrupa ayrışması, AB içinde ayrışma, Avrupa-Rusya gerilimleri öne çıkabilir. Doğu Avrupa-Baltık bölgesi ile Pasifik bölgesi büyük bunalımlara sahne olabilir.

Biz krizlere hazırız. Ne olabileceğini öngörüyoruz, devlet-toplum olarak kenetlenmeye çalışıyoruz. Türkiye'nin yönü 15 Temmuz gecesi belirlenmiş, yolu çizilmiştir. Bu yönde hazırlık yapılmıştır, içerideki istihbarat aparatları temizlenmektedir. Bu yoldan dönüş olmayacaktır.

Moral bozucu olduğunun farkındayım. Ama İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana uluslararası sistemin bu kadar dağıldığına, tehlikenin bu kadar büyüdüğüne hiç tanık olmadık.

10 Kasım 2016 Perşembe

DÜNYA TERS KÖŞE: TRUMP ABD BAŞKANI SEÇİLDİ.


Gecenin sürprizi

Yanlı anketlerin, dev şirketlerin, medyanın ve Hollywood'un baskısına rağmen ABD seçim sandığından Donald Trump çıktı. 228'e karşı 279 delegeye ulaşan Cumhuriyetçi Trump, Demokrat rakibi Clinton'ı açık ara mağlup etti. Balkon konuşmasında Trump, "Tüm uluslarla iyi geçineceğiz" dedi.

Görsel sonucuDünyanın önde gelen medya kuruluşları, Hollywood yıldızları, anket şirketleri, Obama, FETÖ, Küba, AB ülkeleri, silikon vadisi, finans lobisi Clinton'ın başkan olması için çalışırken, Trump'ın özellikle orta ve alt sınıfın desteğiyle ABD başkanı olarak seçilmesi dünyada şok etkisi yarattı. 


ABD'de yapılan başkanlık seçimine saatler kala açıklanan anketlerin ortalaması, yarışı Hillary Clinton'ın kazanacağını gösteriyordu. Ancak anket şirketlerinin yaptığı algı operasyonları tutmadı. Amerikan seçmeni kendi isteği doğrultusunda Trump'ı ABD'nin 45. başkanı olarak Beyaz Saray'a yolladı.

45. Başkan Donald Trump kim?

Cumhuriyetçi Trump, ABD''de 60 yıl aradan sonra siyasi kariyeri olmadan koltuğa oturan ilk başkan oldu. 70 yaşında başkanlık koltuğuna oturacak Trump, ABD tarihinin en yaşlı başkanı unvanını alacak.

Trump'ın başdanışmanı: Gülen maskeli terörist

ABD Başkanı seçilen Trump'ın güvenlik ve istihbarat başdanışmanı emekli korgeneral Flynn, kaleme aldığı siyasi analizde Türkiye ve FETÖ lideri Gülen ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Dünyanın bir kir krizden geçtiğini ve Türkiye'nin gerçek bir dost olduğunu kaydeden Flynn, Washington yönetiminin FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'e sığınak olmaması gerektiğini vurguladı.

Trump karşıtları sokağa döküldü

ABD'nin bazı kentlerinde yürüyüş yapan gruplar, devlet başkanlığına seçilen Donald Trump'ı protesto etti. Başta New York ve California olmak üzere birçok eyalette, ABD başkanlığına seçilen Trump aleyhine gösteriler yapıldı.

Yeni bir dönem başlıyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, seçimleri Donald Trump’ın kazanmasıyla ABD’de yeni bir dönem başladığını söyledi. Erdoğan, “Temenni ederim ki, Amerika halkının tercihi dünyaya hak ve özgürlükler ile bölgemizdeki gelişmeler noktasında hayırlı adımların atılmasına vesile olur” dedi.
Gülen’i iade edin

Başbakan Binali Yıldırım’ın, ABD başkanlığına seçilen Donald Trump’a ilk mesajı FETÖ ile ilgili oldu. Trump’a “açıkça çağrı yaptığını” belirten Yıldırım, “İlişkilerimizi bozan bu terör örgütü elebaşını, kısa sürede iade ederseniz, eminim ki Türkiye-ABD dostluğu için yeni bir başlangıç, yeni bir sayfa açmış olursunuz” dedi.

ABD'li Müslümanlardan Trump açıklaması: Hiçbir yere gitmiyoruz

Amerika'nın en büyük Müslüman kuruluşu Amerikan-İslam Konseyi Direktörü Awad, Müslüman karşıtı açıklamalarıyla bilinen Trump'ın başkan seçilmesinden sonra yaptığı açıklamada, "Amerikalı Müslümanlar burada olmaya devam edecek. Hiçbir yere gitmiyoruz, susturulup dışlanmayacağız" dedi.

Not: Haber başlıkları Yeni Şafak Gazetesinden derlenmiştir.


4 Kasım 2016 Cuma

IRAK'LI TÜRKMENLERİN ÇİLESİ


M.Necati Özfatura
Lozan öncesi ve sonrasında Iraklı Türkmenlerin çilesini hiçbir Türk topluluğu çekmemiştir. Gerek 1923-1950 CHP iktidarı gerekse AK Parti iktidarına kadar bütün iktidarlar Iraklı Türkmenlere yapılan zulümlere seyirci kalmıştır. Hadiselere tribünden dahi bakmamışlardır. Yahudi ağırlıklı küresel sermayenin Türkiye içinde ve dışındaki medyası sadece seyretmiş, toz zerresi kadar ilgi göstermemiştir.
Ciltlere sığmayan bir çileyi elbette ki bir makalede ifade son derece zordur. Özet olarak arz etmek gerekirse: Birinci Dünya Savaşından sonra Osmanlı Devletinin yıkılışı ile değişen coğrafi ve siyasi dengeler sebebiyle Türkiye sınırları dışında kalan Türk unsurlar mağdur olmuşlar ve Türkiye bunlara ilgisiz kalmıştır.
Ama hiçbir Türk grubu Iraklı Türkmenler kadar çile çekmemiştir. Ve de sahipsiz kalmamıştır. Unutulan ve dışlanan Iraklı Türkmenler çileleriyle baş başa bırakılmıştır. 1995 yılında en az 3 milyona yakın Iraklı Türkmen’e yapılan siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal baskı Doğu Türkistan’da Çin’in Türklere yaptığı baskıyı omuz farkı ile geçer.
1500 yıllık vatanlarında yalnızlığa itilen Türkmenlerin maruz kaldığı ve 5 ya da 10 yılda periyodik uğradığı toplu katliamlar çifte standartlı (münafık) Batı’nın baskısı ile dünya kamuoyundan gizlenmiştir. Sözde insan hakları (aslında Türk düşmanı) uluslararası kuruluşlar ilgi göstermek şöyle dursun asla gündeme getirmediler.
Iraklı Türkmenlerin soykırımları hem Batı’nın hem de Batı’nın uşağı Arap idarecilerin başlıca hedefi olmuş ve iş birliği yapmışlardır. Batı, ABD, AB ve İran dün olduğu gibi bugünde Türkmenlerin soykırımına seyirci ve teşvikçidir. Çünkü soykırım görenler Türk'tür. Asırlardır Hıristiyan Batı ve İran Vatikan liderliğinde Türk ve Sünni katliamı yapmaktadır.
AK Parti iktidarına kadar dünyada Iraklı Türkmenler kadar (Doğu Türkistan hariç) zulüm gören bulmak mümkün değildir. Irak’ın eski Genelkurmay ve Savunma Bakanı General Handan Et Tikriti’nin hatıraları kitabının (Arapça basılı) 40. sayfasında Saddam’ın iktidarı için ABD CIA ajanları ve ABD Büyükelçisi Saddam’la gizli bir anlaşma yaptı. Saddam’ı iktidar yapmanın karşılığı bazı tavizler için yazılı belge imzaladılar. İşte Iraklı Türkmenlerin  soykırımı bu madde içinde idi...
Saddam nüfus sayımında Türkmenlere ya Arap ya da Kürt yazılmalarını aksi hâlde kurşuna dizileceklerini veya çöllere sürüleceklerini bildirdi. Böylece çok sayıda Türkmen’i Arap ya da Kürt kimliği içinde eritmek istemiştir.
"Yurtta sulh cihanda sulh" sloganı ile uyutulan Türkiye bu faciayı sadece seyretmiştir. Başta ABD, İngiltere olmak üzere Batı ve Doğu böyle istemiştir. İnsan hakları konusunda sahtekâr olan Batı, Kürt sempatizanı rolüne bürünürken, Kürtler kadar nüfusa sahip Türkmenlerin ismini dahi anmamıştır. Oysa Türkmenlerin Irak’a yerleşmesi M.S. 694 yılına dayanır...
Son Osmanlı Mebusan Meclisinin Şubat 1920’de neşrettiği “Misak-ı Millî”nin birinci maddesinde Musul ve Kerkük’ün Türk sınırları içinde yer aldığı görülmektedir.
04.11.2016
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/m-necati-ozfatura/593985.aspx

2 Kasım 2016 Çarşamba

IBRAHIM KARAGUL

Yeni Şafak yazarı Ibrahim Karagül'ün 2 Kasım 2016 tarihli yazısını okumanızı tavsiye ediyorum.
Çok önemli bir zaman dilimi içine girdik. Birlik beraberlik, vatana millete, dine devlete sahip çıkma ve bağlılık zamanıdır.
Allah vatana ve devlete zeval vermesin.

21 Ekim 2016 Cuma

2016 BİTİYOR, MEHDİ'DEN MESİH'TEN HABER YOK!

Abdurrahman DilipakAbdurrahman Dilipak
Ne olacak şimdi.. 2016’nın sonuna geldik, Mehdi’den, Mesih’ten haber yok.. Hangi büyük alamet bekleniyor daha. Mehdi ve Mesih’in gelmesi için hazırlık yapanlar, Evengelistler ve Şiiler.. Şiiler Hasan el Askeri’nin oğlu gaib Mehdi’nin dönüşünü bekliyorlar. Sünnilerin Mehdi’si farklı bir kişi.
Kur’an-ı Kerim Dabbetül arzYecüc Mecüc’den ve sekineden söz ediyor, o kadar. Ama kimsenin bundan söz ettiği yok. Yahudiler mabedin yeniden inşası ve ahid sandığından, Meşiah’dan söz ediyorlar.. Hristiyanlar Mesih’i bekliyorlar.. Bir de bizdeki, Yecüc Mecüc’ün karşılığı olan Gog Magog’u..
Bizim gelenekte bir “Deccal”den söz ediliyor ama Hristiyanlar buna “Anti Chirist” diyorlar.. Tam zıt karakterler.. Biz Melheme-i Kübra’dan söz ediyoruz kıyamet savaşı olarak, onlar Armageddon’dan.. Bakın Hristiyanların bir kısmı Gog-Magog yani Yecüc Mecüc olarak bizi, yani Türkîleri görür.. Luther bizim şeytanın soyundan geldiğimizi söyler.. Böyle bir şuuraltına sahip bunlar..
Kıyamet savaşının platosu Nil ile Fırat’ın arası. Yani “Arz-ı Mev’ud coğrafyası”. Yecüc Mecüc ise Kaf dağının ardından, yeraltından, yani Transkafkaslardan çıkıp gelecek..
Ha! Bu arada Fırat’ın suyu çekilecek, Fırat yatağında büyük bir altın dağ bulunacak, orada savaş çıkacak.. Yer, altındaki hazineleri kusacak ve sonunda altın teneke hükmünde olacak, kimse yüzüne bakmayacak. Mescid-i Aksa, Müslümanların mabedi yıkılacak!
Bütün rivayetlerde kanlı bir kıyamet savaşından, öncesinden büyük felaketlerden, fitnelerden söz ediliyor. Herkes sadece “altın çağ” hayalini taşıyor.. Şiiler, Sufiler, Evangelistler, Yahudi hahamları, alametler belirdi ama gelen yok diyecekler herhalde..
Hani biri çıkıp gelse daha büyük bir fitne olacak.. Bir yandan kendilerine “Mesih’in ordusu” diyenlerle “Mehdi’nin ordusu” karşı karşıya gelecek. Yahudiler, Kudüs’ü Müslüman ve Yahudilerden kurtarmaya çalışacak.. Müslümanlar Şii Mehdi-Sünni Mehdi diye birbirinin boğazına sarılacak.. Cinler yaygın bir şekilde insan bedenine hulul edecek..
Dabık sonrası bu iş bitti” diyenler şimdi tarihi yeniden ötelemeye çalışıyorlar..
Halk arasında “Mehdi gelecek kurtulacağız” gibi bir algı var.. O gelecek, 70 fırka dağılacak, tek bir liderin etrafından toplanılacak.. O Deccal’ı yenilgiye uğratacak.. Kurtla kuzu birlikte yaşayacak..
O zaman ben size söyleyeyim. Bu rivayetler arasında şunlar da var: Kıyamet savaşı çıkacak ve bu savaşa katılanların üçte ikisi ölecek. Yer çökecek, doğudan yükselen duman insanların hayatını karartacak, tabii afetler, fitne ve fesat yeryüzünü kaplayacak, ölenin niye öldüğünü, öldürenin niye öldürdüğünü bilmeyeceği bir kör döğüşüne sürüklenecek insanlar. Yecüc-Mecüc kıtlığa sebeb olacak, çekirge, yağmur ve sel, depremler, salgın hastalıklar, fırtına, kasırga, yer çökmeleri, duman, şimşek.. Peki bu tür olaylara hazır mısınız..
Zaten olağanüstü hadiseler meydana geldikten sonra imana girmenin de bir anlamı olmayacak. Sonra Müslümanlar da hayata veda edecek ve sonra dünyanın sonu.
Kim böyle bir dünyayı niye özler ki!
Kıyamet gerçekleşecek. Gelecek gelecek. Kaderimizde ne varsa göreceğiz.. Bu konuları bu kadar çok konuşmanın kimseye faydası yok.. Yapmamız gereken başka şeyler, başka işler var, bizi Allah’a yaklaştıracak, bu fitnelerden bizi koruyacak.. Kafayı takmışız, biri gelecek bizi kurtaracak. Kurtarıcı yok! Babanız peygamber olsa, gelse sizi kurtaramaz. “Herkes için ancak yaptığının karşılığı vardır”.
Peygamberlerin kurtarıcı gücü yok. Onlar insanları Allah’a, Resulüne, Kitaba çağırırlar. Kurtuluşa çağırırlar.. Buyurun biz de bu çağrıyı yapalım ve bu sese kulak verelim. Mehdi’yi beklemeden, bizi Hakk’a ve hayra çağıranlara ittiba edelim. Bizi masiyete çağıranlara “Hayır” diyelim. Bizim için “Hidayet” ancak böyle mümkündür..
Haber veriyorum: Allah cahil ve zalim, fasık bir topluluğa hidayet nasib etmez. Biz kendi hakkımızdaki hükmü değiştirmedikçe O, bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecek.
Herkes Mehdi ve Mesih’i bekliyor da, peki biz kıyamete ne kadar hazırız! 
Benim için, olacağı söylenen şeylerden ve verilen tarihlerden çok bu konuda değişik İslam ve İslam dışı toplulukların ürettikleri bilgilerin toplumda oluşturduğu ruh hali ve şuuraltının sebeb olduğu anomaliler çok daha acil bir vaka özelliği taşıyor.. Bu menakıblardan yola çıkılarak anlatılanlar ve kehanetler toplumun din algısı üzerinde çok ciddi tahribatlara sebeb oluyor. Bu akım sadece dini toplulukları değil, seküler toplulukları da astroloji ve antik inançlar şeklinde etkiliyor.. Daha önce bir Niburi efsanesi vardı. Yok, Aztek takvimi, bilmem ne yazıtları.. Kur’an-ı Kerim ve Tevrat’ın şifresi üzerinden tarih verenler, herkesin kendine göre bir hesab yöntemi var, ona dayalı istihraçlarda bulunuyor..
Size haber verseler, yarın kıyamet kopacak diye. Elinizde fidan varsa, siz önce o fidanı dikin, sulayın.. Ölüm insanın kendi kıyametidir. O en büyük ibret dersidir. Herkes önce kendi kıyametine hazırlansın..
Sahi, tam da bu curcunanın üzerine “Amerikano bir Mehdi” piyasaya sürülürse sonuç ne olur dersiniz.. Bu alan mayınlı bir alan. Bizim Hüseyin Öztürk bir kitap eleştirisi yapmak istedi, demediklerini bırakmadılar..
Fitne zamanıdır. Sabırlı olalım, sabrı tavsiye edenlerden olalım, Tevhid’den ayrılmayalım. Hüsrandan kurtulmak isteyenler güzel işler yapsınlar. Hallerine şükretsinler ki, Allah nimetlerini artırsın. Bunun için ihsan ve infakta bulunsunlar. İbadetlerini aksatmasınlar. Zalimlere karşı dirensinler. Yaşadıkları zamana ve mekana şahidlik etsinler. Sırat-ı müstakimden ayrılmasınlar. İstişare ve şûradan ayrılmasınlar, Müslümanlarla müttehid, erdemli insanlar ve mazlumlarla müttefik, değer üreten ve bize düşmanlık etmeyenlerle, nimet ve külfet dengesine dayalı, müellefetül kulub anlayışı ile birlikte hareket etsinler. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalimlere karşı olsunlar, işi ehliyet ve liyakat sahiplerine versinler.. Allah’a dayansınlar, sa’ye sarılsınlar, hikmete ram olsunlar. Bana sorarsanız, Akif’çe bir ifade ile “Yol varsa budur, bilmiyorum başka bir yol”. Selam ve dua ile.