.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

24 Eylül 2015 Perşembe

HAC'DA İZDİHAM: 754 ÖLÜ

Suudi Arabistan'da hacıların Mina'da şeytan taşlaması sırasında çıkan izdihamda en az 754 kişinin öldüğü, 805 kişinin de yaralandığı belirtildi.



Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, facianın nasıl yaşandığı ile ilgili bir soru üzerine "Arafat’tan Mina’ya doğru hacı adayları gelirken, Cemarat’ta Şeytan taşlayan hacılar ile, henüz Cemarat'a doğru gelen hacıların karşılaşması neticesinde büyük bir izdiham yaşanmış" dedi.
Hac sırasında daha önce yaşanan felaketler:
  • 2015: Mina'daki izdihamda en az 310 kişi hayatını kaybetti.
  • 2006: 364 kişi şeytan taşlama sırasında çıkan izdihamda öldü
  • 1997:Çıkan yangında 343 hacı aday hayatını kaybetti, 1500 kişi yaralandı
  • 1994: İzdihamda 270 kişi öldü
  • 1990: Kutsal yerlere giden tünellerde çıkan izdihamda 1426 kişi öldü.
  • 1987: İran yanlısı gösterilere Suudi güvenlik güçleri müdahale etti, 400 kişi öldü.

22 Eylül 2015 Salı

RÜYA NEDEN HACDA SÜKUT ETTİ ?

Abdürrahim ÇOKGÜNGÖR

15 Eylül 2015



Hac farizası külli bir ibadettir. Bediüzzaman “ Hacc-ı şerif, bilasâle(bizzat) herkes için, bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta (özel bir günde), ferik (general) dairesinde, bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lûtfuna mazhar olur. Öyle de, bir hacı, ne kadar âmî (sıradan ve sade) de olsa, kat-ı merâtib etmiş ( mertebeleri geçmiş) bir velî gibi, umum aktâr-ı arzın (yeryüzünün) Rabb-i Azîmi ünvânıyla Rabbine müteveccihtir, bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir” diyor.

Hac İslam şeairinin en büyüklerinden biridir. Hac, bir çok mekanıyle çok hakikate işaret ederken, içiçe mertebeler, manaları kapsayan külli bir ibadeti içinde barındırır.

Hz. Adem ile Havva’nın yeniden buluşup, dünya hayatını başlattıkları mekan Arafat’ttır. Bu beşer hayatının da başlangıcıdır. Bir evi Fatihasıdır. Sonra Müzdelife, Mina gelir. Yani Allah’a varışın yolunda şeytanla mücadelede kararlılık gösterisi ve onunla savaşın mahalleridir. Mescid-i Haram ise tek sevgili Rabba’a kavuşma mahallidir. Onu evi etrafında Lebbeyk Allahümme Lebbeyk ahdini beyan ederek pervane olur. Tavafın anlamı budur. Çünkü alemlerin tavaf ettiği eksen yani Allah’ın evi Mescid-i Haram ahir zamana işaret eder. Son zaman buradan başladı. Yani son İlahi Nur burada doğdu.

Hacc mahşerin de provası niteliğindedir. Mahşeri temsil eder. Mü’minin azad yeridir. Cennete sevk merkezidir. Mü’minler bembeyaz ve tik tip elbiseleriyle Arafa’tan inerken Cenab-ı Allah onları meleklerine övdüğü yerdir. Dünyanın dört bir yanından gelen mü’min kulların ümit ettikleri Rahmeti İlahiye’ye mazhar oldukları vakittir. Bir Hadise göre Cenab-ı Allah en çok Hacc münasebetiyle kullarının cehennemden azad eder.

İşte bu cehennemden azad olacak kulların dünyevi mahşeri olan Hacc aynı zamanda ittihad-ı İslam’ın alameti olan bir İslam Kongresi gibidir. Dünyanın dört bir yanından gelerek toplanan, her dilden, renkten mü’minler tanışıp kaynaşır. Külli ibadeti icra ederken tevhid sancağı altında ittihad eder. Birleşir. Kaynaşır. Birbirlerine haberler verir sevindirir. İnsanların ebedi saadete nasıl kavuşacağını Hz. Ademden beri tek ve ebedi din olan İslam’ın muhtaçlara nasıl ulaştırılacağını konuşur. Birbirine yardımcı olur. Sayısız meseleye hal yolu aranır. Dini, ilmi, imani cihadın eğitim alanı gibidir.

Bu mekan birbirine yakın surelerde emin belde olarak nitelenmiştir. Evet binlerce sene çevresi düşmanlıklarla boğuşurken boğazlanmalara, talana uğrarken bu belde bunlardan uzak tutulmuştur. Yani bunlardan korunarak emin kılınmıştır. Tin ve Zeytun gibi üzerine ilah-ı yeminin yapıldığı, çöl ortasında insanın yedirilip içirildiği ve korkudan emin kılındığı bu yerde son olarak 108 canın uğradığı felaket neye işaret eder. Güvenlik beldesinde bu neden oldu? Acib konumuz bu.

Hacc’lar tam tamına 91 yıldır veya 93 yıldır Hilafetin imamlığı olmadan yapılıyor. Yani imamsız. Yani Salat-ı Kübra’yı kıldıracak imamlık yok. Ünlü Rüyada hitabe de Hac’da bitmişti. Değil mi? Neden?
Hz. Peygamber namazda iken vahiyle ile bir anda Mescid-i Aksa olan kıblesi değiştirilerek hemen yüzünü Kabe’ye çeviriyor. Bir emin kılınan beldeden bir başka emin belde kıble oluyor. O gün Hicretin ikinci yılı idi. Aylardan Recep. "İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev, Mekke'de bulunan mübarek ve alemler için hidayet kaynağı olan Kabe'dir."(3/96) buyurulur. (Yüzünü semâya çevirip durduğunu görüyoruz; Biz seni hoşnut olacağın bir kıbleye yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o yöne çevirin. Kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden gelen hakkın tâ kendisi olduğunu elbette bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.) 2/144

Mescid-i Haram’ın yalnız ahir zamana değil ahir zamanın ahiretine de işaret eder. Yani son vadeye. Son vade beşer tarihinin en büyük fitnesinin yaşandığı zamandır. Semavi iki din küfr-ü mutlakın menhus tecavüzüne uğradığı zamandır. Sonra Halifetullah’ın zuhuru söz konusu. O Arabın içinde olmayacaktı. Yani Mekke’den zuhur etmeyecekti. Ya nerede olacaktı? Horasanlıların 5. hizmetkar devletinin içinde. Orada doğacaktı. Hizmete başlayacak ve Süfyan fitnesine uğrayan Horasanlıları dini ihya ederek ittihad-ı İslam ile kurtarıp alem-i İslam’a yönelip, Hilafet-i İslamiye’yi tesis edecekti. Yani Mehdi’nin hizmeti beled-ül emine sonra gelecekti.

Onun vaktini ne tayin edecekti. Yani Hz. Mesih ile birlikte hem onun kıblesini hem de ilk kıbleyi birleştirecekti.

Hilafetin imameti olmadan Hacc’lar daha ne kadar onsuz yapılacaktı.

Bunun kıpırtıları olmadı değil. 1946 ile haçlı istilasından kurtulmaya başlayan Alemi- İslam’ın Şam yani Levanten ülkeleri 55 yıl sonra Siyonist deccaliyetin bilvekale yaktığı ateşin için düştü. Kalplerdeki iman seddinin yıkılması ile türeyen Ye’cü ve Me’cüc’ü yani terör ve anarşiyi kullanan deccaliyet Türkiye- Irak-Suriye-Lübnan-Sina-Libya’yı fitne-fesad ateşi sardı.

İslam Kongresi’ni temsil eden Hacc’a gelenlere 1979 yılında bir uyarı geldi ama kimse anlamadı. Ama bu kez 9 ülke ateşin içine düşünce kader İslam Kongresini üzerinden uyarı mesaj verdi. Bir nevi şefkatle tokatladı. “Deccaliyet bak” diyor. Ve iki kıblenin birinde semavi saiklerle gelen mini felaketin ertesi sabahı diğer eski kıble, iki deccali doğuran fitne askerlerinin saldırısına maruz kaldı. Yahudi yılbaşını bahane eden fitne-fesad askeri Müslümanların mescidine saldırdı. Bu ilk değildi. Sayısı unuttuk.

İki felaket art arda geldi. Mana-yı işari ile İslam Kongresi ülkelerine “ittihad edin” diyor. “İttihad olmazsa zillet sürecek” diyor. Mesaj bu?
Bu mesaj kaosa sürüklenen 9 ülkeye değil sayısı 50’yi aşana 1.5 milyarlık İslam Alemi’ne. Özellikle Türklere. Çünkü cihad emin beldeyi yönetenlerin değil. Halife olmadığı zamanda bu cihad farz-ı kifayeden farz-ı ayine çıkarak herkesi mükellef ve sorumlu tutar. Tevbe Suresi’nin “Yoksa siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haramı imar etmeyi, Allah'a ve âhiret gününe iman ederek Allah yolunda cihad eden kimsenin yaptığı işle bir mi tutuyorsunuz? Allah katında bunlar bir olmaz. Ve Allah zalimler güruhuna yol göstermez” bu 19. Ayetinin işaretiyle saldırgan düşmana herkesin karşı çıkılmasını ister. Bu da İslam dinine sarılmakla olur.

Bediüzzaman’ın 1919 yılında “helaket ve felaket asrının adamı” olarak gördüğü rüyası Hac’da biter? İslam alemini felaket ve helakete götüren sebepleri sıraladığı o rüya için Bediüzzaman şöyle demişti:

“Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z-zünub değil, kessâretü’z-zünub oldu. Haccın bahusus taarrüfle tevhid-i efkârı , teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti. “

Şimdi de öyle değil mi? 8 ülke terör ve anarşi içinde kıvranırken buna Türkiye'yi de katmak için epey mesafe alındı. Geziden bu yana bu ateşi körüklüyorlar. Üstelik Pansilvanya’da mukim kıtmir ve cemaati ateşe körükle gidiyorlar. Bu yetmezmiş gibi iki ırkçı parti de bunlara katılınca Kader iki mini felaketle bizi uyardı. Tevhid-i kıble ediniz. Ediniz yoksa…(Arif-e tarif gerekmez.)

Şimdi 1 kasım geliyor. Osmanlı Devleti’nin merkez eyaleti var veya yok olma imtihanına sokuldu. Mondoros, Sevr, Lozan yetmezmiş gibi şimdide Yinon yuları ile geliyorlar. Şeytana zebun olup bir türlü nefs-i emmareden nefs-i mutmaine, radiyeye terfi edemeyen nefisler gibi nefs-i kavmiyeye ve ırkıyye bataklığından kurtulup ümmet şuuruna varamamanın zilletini yaşıyoruz.

Kıtmir cemaatinin siyasi direktörü Graham Füller’in yakın mesai arkadaşı Yahudi Henry Barkey açıkça tehdit ediyor. Hem de sözde ilim çatışı altında seçimde böyle böyle yapın yoksa şehirde bombalar patlar diyor.

Siyonist deccal yerli Süfyancılarla işbirliği halinde kudurmuşçasına saldırıyor. İyi de siyasi garazlara kendini kaptıranlar bundan sorumlu değiller mi? İki emin beldeden biri Siyonist çizmesi altında çiğnenir ve diğerine de yol yapılırken Mehdiye zemin hazırlamayanlar dünyevi cehenneme odun taşıdıklarının farkında değiller mi? Fırat-Dicle’ye göz koyanlara çanak tutanlara zebanilerin de onlara çanak tutuğunu unutmasın. Ya nefs-i kavmiye terk edilip ıslahı nefs ile nefs-i ümmete terfi edilir, yoksa hoş geldiniz esfel-i safiline?


SÜNNİ İRAN NASIL Şİİ OLDU ?

Yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaştığımız İran’ı bütün gerçekleriyle tanımaya hazır olun.



Perslerden Sasanilere, Safevilerden İranİslam Devrimi’ne İran’a dair her şey bu ay Derin Tarih'te.
Mustafa Armağan, Şükrü Hanioğlu, Tufan Gündüz, Serhan Afacan, Mohamad Ballan, Mehmet Çelik, Osman Özgüdenli, Mikail Bayram ve Mahmud Erol Kılıç’ın makaleleri İran’ın bilinmeyen yüzüyle tanıştırıyor bizi.

MOHAMAD BALLAN: İRAN’DA ŞİİLİK ŞİDDETLE YERLEŞTİ

Chicago Üniversitesi Ortaçağ ve İslam Tarihi Bölümünden Mohamad Ballan Sünni İran’ın Şiileşme politikasını Derin Tarih okurları için anlattı.
15. yüzyılın sonunda Şeyh Haydar’ın egemenliği döneminde Safevilik tam bağımsız bir siyasî ve askerî güce dönüşmüş, Uzun Hasan'ın bu durumdan rahatsızlık duyan oğlu Sultan Yakub, Şeyh Haydar ve takipçilerinin etkisini azaltmaya çalışmıştır. Kısa bir süre sonra Irak ve Anadolu'daki Türkmen aşiretlerinin de katılımıyla kalabalıklaşan Kızılbaşlar, Şirvanşahlar ve Akkoyunlu devletleriyle karşı karşıya gelmiş, Şeyh Haydar da 1488 yılında bu iki devletin ortak ordularına karşı verilen bir savaşta ölmüştür. Bu yenilgi Kızılbaşların yükselişini kısa bir süreliğine durdursa da, nihayetinde Türkmen aşiretleri ve Safevilerin yarattığı tehdidin önüne geçememiştir.
1501 ile 1510 yılları arasında Haydar'ın oğlu İsmail, Doğu Anadolu ile Horasan arasındaki bütün bölgelerin fethedilmesi için bu ruhanî gücünü kullanarak Kızılbaş takipçilerini harekete geçirmiştir. Akkoyunluların son kalıntılarını başarılı bir şekilde mağlup ettikten sonra Şirvanşahlar Devleti'nin başkenti Bakü'yü (1500), Tebriz'i (1501), İsfahan'ı (1503), ardından eski Abbasi başkenti Bağdat'ı (1508) ele geçirmiş ve İran, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Irak üzerinde egemenlik kurarak yüzyıllar sonra ilk kez İran topraklarını yeniden birleştirmiştir. 1510 yılında Özbek hükümdarı Şeybek Han'ı [Muhammed Şeybani] (ö. 1510) mağlup edip öldürmüş ve egemenliğini Horasan'a değin genişletmiş, sonrasında hem Meşhed'i hem de Herat'ı kontrolü altına almıştır.
Bu fetihlerin ardından İsnâaşeriyyeyi fethedilen bütün topraklarda resmî mezhep olarak ilan etmiş ve İran, Irak ve Azerbaycan'da yaşayan Sünni halka bu inancı şiddetle dayatmış, “Şii Ezanı”nı mecbur kılmış ve ilk üç Halifeyi, Hz. Peygamber’in (sav) eşi Hz. Ayşe'yi ve bir dizi sahabiyi lanetleyen ve yeren seb (sövme) uygulamasını kurumsallaştırmıştır. Bu uygulama özellikle nüfusunun çoğunluğun Sünnilerin oluşturduğu bölgelerde uygulanmış, bu kimseler yeni inancı kabul etmek ile idam edilmek arasında tercihte bulunmaya mahkûm edilmiştir. Sonraki dönemde yazılmış bir Safevi Şii kaynağında da belirtildiği üzere mutasavvıflar özellikle şiddete maruz kalmıştır: “İsmail bütün Silsile-i Aliyye'yi (tarikatları) yok etmiş, atalarının mezarlarını parçalamış, çocukları da İsmail'in hışmından kaçamamıştır... Seyyid ve Şeyh silsilelerinin kökünü kazımıştır.” Buna ek olarak İsmail'in fetihleri sırasında da Sünni topluluklara çeşitli zulümler edilmiş, malları yağmalanmış, Bağdat'taki İmam Azam ve Abdülkadir Geylanî’ninkiler başta olmak üzere türbeleri yıktırmıştır.
Bunlara ek olarak birçok katliam da yapılmıştır: 1503 yılında Hemedan yakınlarında 10 bin; Fars'ta Kazerunî Tekkesi’ne mensup 4 bin kişi öldürülmüştür. Rakip tarikatlara ait tüm kabirler kirletilmiş; Asta'ya sığınan 10 bin göçmen ve muhalif kılıçtan geçirilmiş; Safevi yıllıklarına göre Yezd, Tebes ve Aberkuh şehirlerinde yaşayan 10 binlerce insan katledilmiş; Horasan'daki Molla Camî’nin türbesi yıkılmış; Karşi şehrinin 15 bin kişilik bütün nüfusu kılıçtan geçirilmiştir.
Safevilerin kontrolü altındaki topraklarda Şiiliğin şiddet uygulanarak kurumsallaştırılması ve Sünni Müslümanların vahşice ortadan kaldırılması (Sünni Müslümanlıkla özdeşleştirilen) bâtılın mağlup edilerek (yegâne hak mezhep olan Şiilik anlamında) hakkın zaferiyle kurulan yeni bir düzenin geldiğinin habercisiydi. Yüzyıllardır bu ülkede yaşayan Sünniler 16. yüzyılın başından 17. yüzyılın sonuna kadar kesintisiz devam eden katliamlar, zorla din değiştirmeler, sürgünler, dinî kurumların (tarikatlar, camiler, âlimler) parçalanması ve ülkeyi İsnâaşeriyye'nin kalesi haline getirmeye dönük dinî propaganda vasıtasıyla tamamıyla ortadan kaldırılmıştır. 17. yüzyılın sonuna gelindiğinde İran'da kalan tek tük Sünni topluluklar sınır boylarında yaşıyor ve bu topluluklara ancak oralarda hoşgörü gösteriliyordu.

KIZILBAŞLIKTAN ŞİİLİĞE NEDEN VE NASIL GEÇİLDİ?

Safevilerin Oniki İmam Şiasını Sünni İran coğrafyasına zorla soktuğunun altını çizen Mustafa Armağan, başlangıçta Kızılbaşlar eliyle sağlanan dönüşümün akabinde Kızılbaşlar da Oniki İmam Şiiliğini kabul etmeye zorlanmışlardır, diyor.
Şah İsmail’in devleti dönüştürme hamleleri hep zorla gerçekleşmiştir. Şah İsmail İranlı Sünnileri Şii yapabilmek için onlara yalnız Şiiliği dayatmakla kalmadı, din işlerinin başına getirdiği Sadr’a dinî kurumlar ve vakıfları Oniki İmam Şiiliği esasına göre denetleme yetkisi ve Şiiliği yayma görevini de verdi. Sünni camilerini yıktırdı, ilk üç halifeyi lanetleme törenini zorunla hale getirdi, Sünni tarikatları kapattı, mallarına el koydu, Şii türbe, kurum ve sanatını himaye etti, ülkedeki Sünni âlimlerin yerine Arap âleminden Şii âlim ithal etme sürecini başlattı.
Şah Tahmasb ama esasen Şah Abbas dönemlerinde Arapça Şii akaidi ve Caferi fıkhına dair başlıca eserleri Farsçaya tercüme ettiler, dinî tartışmaları medresenin duvarları arasından çıkarıp toplumun farklı kesimlerine yaydılar. Şah Abbas dedesi Şah İsmail’in başladığı işi neticelendirecekti. Onun uzun iktidar döneminde İran’daki Sünnilerin çoğu Şiiliği kabul etti. Şiilik kurumlaştı. Ancak sarayındaki Şii Arap ulema aynı zamanda Kızılbaşlığı Oniki İmam Şiiliğine dönüştürme yolunda bitirici adımlar atmasını da istedi.
17. yüzyılda bir Şii âlim, Muhammed Bâkır Meclisî sarayı da halkı da etkileyecek merkezi bir ulema kişiliği olarak tarihe geçecek işleri başardı ve İran’ın Kızılbaşlık esaslı Oniki İmam Şiiliğini bugünkü rayına oturtmayı başardı. Muhammed Bakır Meclisî, Sultan Hüseyin adlı Şahın lalasıydı, tahta geçince onu öyle bir yönlendirdi ki, sarayının mahzenlerindeki 6 bin şişe
içki halkın gözün önünde imha edildi. Bunun, ulema geleneğinin artık İran’a yerleştiğinin ilanı gibi pratik bir mesajı vardı halka.
Meclisî Safevi Devletine taze bir nefes aşıladı. Şii geleneklere bağlılığı tesis etti, Hz. Ali’nin doğumu (mevlid) gibi toplu törenleri bilinçli olarak teşvik etti, fısk u fücura hücum etti, son olarak özellikle Yahudiler ve Hıristiyanları zorla Şiileştirmeyi sürecini yeniden başlattı. Sarayın Mollabışısı oldu ki Şeyhülislamın İran’daki muadiliydi bir bakıma.
Meclisî’nin faaliyetleri sayesinde İran’da ulemanın gücü canlandı ve Şii ‘misyonerliği’ resmen ilan edildi. Telkinleriyle Sadr-ı Hass ve Sadr-ı Amme gibi dini kurum ve vakıflardan, türbelerden vs. sorumlu bir kurum kuruldu, onların bünyesinde görev yaptı. Sonuçta Meclisî’nin kişiliği sayesinde ulemanın gücü ve otoritesi homojen bir ideoloji ve daha büyük bir ekonomik kontrol sağladı.
Böylece yola Şah’a adanmış Kızılbaş aşiretleriyle yola çıkan Safeviler 2 asır sonra yıkılırken görevini tamamlamış, Sünni İran’ı Oniki İmam Şiiliğinin dünyadaki merkezi haline getirmiş ve kendisinden sonra kurulacak Kaçarlar, Pehleviler ve İran İslam Cumhuriyeti’ne üzerinde rahatça çalışacakları bir Erdebil halısı bırakmışlardı.

İRAN OSMANLI’YI NEDEN BİR GÖLGE GİBİ TAKİP ETMİŞTİ?

Derin Tarih Eylül sayısında Tufan Gündüz tarih boyunca İran-Osmanlı ilişkilerini ve neden bir türlü ittifak kuramadıklarını açıkladı:
Çaldıran zaferinin ardından Tebriz’de halkın coşkusuyla karşılaşan Yavuz Sultan Selim bölgenin 10 yıllık Şiilik geçmişini göz ardı edip sadece usta sanatkârlarını yanına almakla yetinmişti. Sünnilik ile Şiilik arasında kalan Tebriz halkı bir kurtarıcı aradılar yıllarca. Yavuz da yetmedi, buna Kanuni’nin Irakeyn seferleri de. Safeviler bir bastırdı, pir bastırdı. İş, başa gelen hükümdara boyun eğmeye geldi ve Şah İsmail’in yoluna ölümü göze alan bir tebaa oluştu. Zaman zaman Osmanlı’nın gölgesi gibi yaşadı İran. Osmanlı’nın getirdiği her yenilikten peyderpey haberdar oldu. Osmanlı’nın her alanda ilerlemesini kıskanan İran siyaseti, Batı ile işbirliğine bile cüret etmişti. İran, Osmanlı Devleti’ni takip etmeyi hiçbir zaman bırakmadı. Osmanlı yenilikçi aydınları Paris, Londra ve Berlin’e giderken, İranlı aydınlar İstanbul’da toplanmayı tercih ettiler. Hatta İstanbul’da bir İranlı kolonisi bile oluştu.
1918 yılında 1. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında can çekişen Osmanlı Devleti ile ayakları üzerinde durmaya çalışan İran’ın güçlü bir ittifak oluşturması fikri gündeme geldi. İranlı devlet adamları İran Şahı ile Osmanlı hanım sultanlarından birinin evlendirilmesinin bu fikre hizmet edeceğini düşünüyorlardı. Avrupa seyahatine çıkan Kaçar hükümdarı Ahmed Şah İstanbul’a uğradığında konu açıldı. Ne var ki, gelin namzedi Rukiye Sabiha Sultan’ın Ahmed Şah’tan diğer eşlerini boşamasını istemesi, onun da buna yanaşmaması gibi sebeplerle bu iş kendiliğinden kapandı. İki devlet büyük bir ittifak kurmayı bir kez daha ıskalamıştı. Aslında Osmanlılar İran siyasetiyle aşık atılamayacağını, onların sıtmaya razı edinceye kadar ölümü göstermeyi adet edindiklerini çoktan öğrenmişlerdi. İttifak fikrini de bu yüzden hiç ciddiye almadılar.
İRAN KÖKENLİ TARİHÇİ MİKAİL BAYRAM AÇIKLADI:

İRAN MİLLİ DEVLET KURAMAYINCA MİLLİ DİN İCAT ETTİ

Mikail Bayram İran tarihi ve İran’ın Şiileşmesi ile ilgili Derin Tarih’in sorularını yanıtladı. İran’da Şiilik’in millî bir din olarak nasıl zuhur ettiğini şöyle açıkladı:
Emeviler döneminde İranlı bürokratlar birçok isyan çıkardılar ve sonunda Abbasi Devleti’ni kurdular. Ebu Müslim Horasanî ve İranlı bürokratlar Abbasileri iktidara getirdiler. Türkler de Emevilere oranla Abbasilerle daha fazla etkileşim içindeydi. Emevileri kimse pek sevmezdi. Onlar kendi içlerine çekilmiş şekilde yaşarlardı. Abbasilerle siyasî münasebetlerimiz fazlaydı. Abbasiler Hz. Peygamber’in (sav) amcası Abbas’ın torunlarıydı. Onlar devletin başına geçirildiler fakat İranlılar bundan tatmin olmadılar ve Hz. Ali’nin soyundan olanları iktidara geçirmek istediler. Harun Reşid’in oğlu Memûn zamanında iktidarı devirme operasyonuna girdiler. 7. İmamları Kazım’ı iktidara getirmeyi düşünüyorlardı. Fakat Abbasiler İranlıların kendilerini ortadan kaldıracaklarını anlayarak tehlikeyi kavradılar. Bunun üzerine Memûn Horasan’a seyahate çıktı. Yanında 7. İmamı da götürdü, ona orada zehirli üzüm yedirerek ortadan kaldırdı. Çünkü kendisinde tehlike görüyordu. Bu kez İranlılar Memûn’a ve Harun Reşid’in oğullarına da cephe aldılar. Çünkü İmamlarını öldürmüşlerdi. Bu pozisyonda Abbasi yöneticileri zor durumda kaldılar. İranlıların tehdidi altına girmiş oldular. İranlılar er geç Abbasi Devleti’ni ortadan kaldıracaklardı. Yani devletin Hz. Ali’nin soyundan olanlara geçmesini sağlamaya kararlıydılar. Bu durum karşısında Abbasiler yeni bir formül buldular ve Maveraünnehir etrafındaki Türklerle ilişki kurdular. Onları muhafız alaylarına aldılar. Hatta bir şehir kurarak Türk askerleri o şehre yerleştirdiler. Bunlar Abbasi Devleti’nin muhafızlarıydı.
İranlılar millî bir devlet kurmaya çalışıp becerememişlerdi ama millî bir İslam anlayışı meydana getirme yolunda önemli mesafeler aldılar. Bunun içindeki birtakım inançları İranlılar geliştirdiler. Bunlar İslamî değil, İranî inançlardır. 12 İmam inancı da bunlardan biridir. Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Zeynelabidin ve oğulları diye devam eder silsile. Dikkat edilirse bunlar Şehribanu’nun soyundan gelirler. İran Şahının kızı orada belirleyici faktör. Sonrasında gelen imamlarla İranlıların inanış biçimi oluşmuştur. Onlarda 12 imama iman etmek ve masum olduklarını kabul etmek iman esaslarındandır. İnanışlarının temelinde tutarlılık yoktur.
Bir de İran’ın kendine mahsus bir başka inancı vardı: Mehdi! Gelecekte kurtarıcı olan esrarengiz bir şahsiyet. Bu eski bir İran inanışıdır ve Avesta’da da vardır. Mehdi’ye atfedilen birtakım vasıflar var. Bunlara baktığımızda hepsinin İranî özellikler taşıdığını görürüz. Mehdi kıyamete yakın bir zamanda son kurtarıcı Zerdüşt’ün soyundan olacak, İsfahan’da bir minareye inerek gelecek, birine baktı mı hemen onu Müslümanlaştıracak (onun yüreğini ele geçirecek ve bu yöntemle Müslüman edecek), savaşlarda bir bakışlarıyla düşmanlarını kahredecek… Bu özelliklerin hepsi İranî inanıştan vasıflar taşır.

MODERN İRAN’IN 100 YILLIK MODERNLEŞME SANCISI

Derin Tarih’in Eylül sayısında Serhan Afacan İran’ın modernleşmeyle bitmeyen imtihanını yazdı. İşte modern İran’ın sancılı modernleşme sergüzeşti:
19. yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’ndakine benzer şekilde İran’da da mevcut yapıyı reforme (ıslah) etme çabalarıyla, baştan aşağıya yeni kurum ve zihniyetleri benimseme arasında gelgitler yaşandı. 20. yüzyılın başından itibaren de ıslah etmek yerine modernize etmeyi öne çıkaran politikalar benimsenmeye başlandı. Bu yapılırken birkaç nesildir siyasî, edebi ve entelektüel dilin önemli bir unsuru olan hürriyet ve eşitlik kavramlarıyla muktedir güçlerin, elde edilmek istenen sonuçların ancak birçok demokratik süreci askıya alarak kaydedilebileceğine dair kanaati bir gerilim konusu olarak sürekli varlığını korudu. 1. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında ortaya çıkan yıkım, anlaşıldığı kadarıyla, bu gerilimi ikinci tutum lehine rafa kaldıracaktı.
Kıta Avrupa’sındaki bazı ülkelerin yanı sıra Türkiye’dekine benzer şekilde iki dünya savaşı arasındaki dönem İran’da da otoriter politikaların öne çıktığı bir tarihî safha olmuştu. Uzun yıllar içerideki istibdat ile yabancı güçlerin emperyalist politikaları arasında sıkışmış olan İran, 1920’lerin ortalarından itibaren dış müdahalelerden peyderpey sıyrılmışsa da içerideki baskının boyutu giderek artmıştı. Özellikle iktisadi alanda kaydedilen yapısal ilerlemeye rağmen modernleşme gayrimemnun sınıflar ortaya çıkarmış, bu da İran’da modernitenin yalnızca kurumsal tezahürlerinin değil, bizatihi kendisinin tartışma konusu olmasını intaç etmişti.
1941’den itibaren İkinci Pehlevi dönemi boyunca Batı tarzı yapısal ilerlemeyle nevi şahsına münhasır bir diktatorya arasındaki tezat devletle toplumun geniş kesimleri arasındaki makası daha da açmıştır. Gerek 1941 yılında kurulan Tudeh Partisi’nin, gerekse sonraki örgütlenmelerin geliştirdiği sol söylem toplumda yeterince makes bulamamıştı. İlaveten, özellikle Muhammed Musaddık önderliğindeki milliyetçi hareket 1950’lerin hemen başında Amerika marifetiyle Şah lehine bastırılmıştı. Takip eden süreçte yoğun olarak anti-emperyalist ve Üçüncü Dünyacı dille bezenmiş bir İslamcı siyaset Pehlevi baskısına karşı yürütülen mücadelenin odağına yerleşti.
Tütün İsyanı’ndan anayasal devrime ve sonrasında Rıza Şah diktatoryasına karşı verilen mücadelelerin kâh başını çeken, kâh da önemli bir parçası olan din adamları sürgündeki İmam Humeyni’nin liderliğinde, özellikle 1970’ler boyunca Pehlevi aleyhtarı hareketin odağında yer aldılar. 1979 İran Devrimi temel olarak devletin, toplumun değerlerine karşı giriştiği mücadeleyi tasfiye etmek ve toplumuyla insicamlı bir devlet inşa etmek hedefinin bir sonucu olmuştu. Modern kurum ve toplumsal yapıyla İslamî kavram ve öğretilerin nasıl telfik edileceği, İslamın hangi kanallar ve ne dereceye kadar müdahil bir unsur olarak devlet idaresinde yer alacağı konuları ise devrim sonrası tartışmaların merkezine yerleşecekti.


20 Eylül 2015 Pazar

TERÖRE KARŞI TEK SES

11 YIL SAVAŞI VE SONRASI !

Mustafa Özcan
mustafaozcan@gazetevahdet.com

2000 ile 2011 arasında 11 yıllık bir devre bulunuyor. On bir yıllık ikinci dilim ise bizi 2022 yılına götürüyor. Bunun tam ortasında yani 2011 tarihinde Arap Baharı patlak verdi ve Suriye derin ve ontolojik bir krize yuvarlandı. Nihayetinde orada mini bir dünya savaşı yaşanıyor. 2011 ile 2022 arasındaki 11 yılın beş yılını devrettik. Geriye 7 yıl kaldı. Bu yedi yılla alakalı olarak Sami Nısf isimli Arap yazarı şeamet dolu yani kötümser bir yazı kaleme almış. 7 bereketsiz veya verimsiz yıl anlamında ‘senevati’s seb’i’l icaf el kadime ’ başlığını kullanmış. Elbette bu ifade Hazreti Yusuf’un hapishane arkadaşının rüyasının tabirinden mülhem. Yusuf Suresi (48) bu durumu şöyle tasvir eder: Çünkü yedi yıl sürecek olan bu bolluk zamanından sonra, yedi yıllık bir kıtlık dönemi gelecek ve sizin bu dönem içinde hazırladığınız her şeyi, sakladığınız az bir miktarın dışında silip süpürecek…” Sami Nısf 2011 yılını önceden gördüğünü; tarih boyunca Araplar için en tehlikeli yıl olacağına parmak bastığını ifade etmektedir. Nasreddin Hoca’nın ifadesiyle ‘daldan düşeceğimi bilen ölümümü de bilir’ anlayışı (fehva) gereği kendisini 2022 kehanetiyle ilgili de arif saymaktadır. Müellif 10/5/2010 tarihinde yazmış olduğu bir makalede 7 ay sonra olacakları kestirmiş ve buna binaen 7 yıl sonra olacakları da (2022) kestirdiğine inanıyor, en azından yorumluyor (http://www.alarabiya.net/ ar/politics/ 2015/09/18/). 2022 birçok alim açısından da yeni bir milat ve İslam ümmetinin zafer yılı olmaya namzet ve adaydır. Sözgelimi Nihad Bessam Cerrar gibiler ‘Zevali İsrail (İsrail’in yok oluşu): 2022’ gibi kitaplarında bu yıla doğrudan parmak basarlar.
*
Hazreti Yusuf kıssasında olduğu gibi Sami En Nısf önümüzdeki 7 yılı felaketler yılı olarak öngörmektedir. Manevi ve siyasi anlamda kurak ve verimsiz yıllar. Kaht-ı ricalin ya da hadis diliyle ruveybidelerin (adam müsveddeleri) hüküm sürdüğü zaman diliminden bereket beklemek zordur. Elbette inayet-i ilahinin yetişmesi müstesnadır. Ayetin mantıkı ve mefhumu gereği ‘bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez’. Ancak Cenab-ı Hak bir şey murat ederse esbabını halk eder. Dolayısıyla mesele gayet sofistike bir meseledir. Allah mayaları ve kimyaları değiştirir. Veya iyi özleri canlandırır ve harekete geçirir. Sami en Nısf, 2022 yılına kadar Arapların tarihte yaşamadıkları bir asimetrik zaman dilimiyle tanışacaklarını ve köklerinden söküleceklerini ve bugüne kadar tanımadıkları felaketlerle tanışacaklarını ve birçok Arap devletinin batacağını ve yerle bir olacağını öngörmektedir. 2011/ 2022 arası dünya tarihinde bir dönüm noktası olacaktır. ‘Tarihin vinci’ yine Müslümanları zirveye taşıyacaktır. Bununla birlikte Sami Nisf gayet kötümser görünüyor. 7 yıl içinde milyonlarca ölü ve göçmenden söz ediyor. Arapların tam bir karanlık çağa döneceklerini ifade ediyor. Seyyid Kutup’un cahiliyet çağıyla ilgili öngörü veya tespitlerine dudak bükenler veya öfkelenenler şimdi böyle yazıyorlar.
*
Körfez ülkeleriyle ilgili gelecek öngörüsü de tam bir şeamet örneği. Petrol gelirlerinin düşeceğini, rezervleri yok edeceğini ve dımdızlak kalacaklarını öngörüyor. Bu nedenle Batı ideolojisini paylaşan ulusalcı kafa Dahi Halfan bile Arapların birinci düşmanı olarak ABD’nin kaypak ve dalgalı politikalarını görmektedir. Sami en Nısf bu karmaşanın vekalet savaşları yerine doğrudan savaşlara götüreceğini, kuru ve yaş ne varsa önündeki her şeyi silip süpüreceğini öngörmektedir. Yazar artık Arapların nostaljiye hazır olmalarını ve ellerindeki pasaportlarını tedavülden kalkan Osmanlı kimlikleri gibi antika veya asar-ı antika nevinden olarak yanlarında saklamalarını, eylemelerini salık vermektedir. Körfez’de AVM’lerin yerini baykuş yuvalarının veya örümcek ağlarının alacağını ifade etmektedir. Makulde, adalette buluşamayan çılgınlaşan ve değersizleşen dünyanın sonu hercü merc olmaktır. Ferdin güveni kalmayan dünyada toplumların ve devletlerin de güveni ve güvencesi yoktur.
Müellif 2022 yılını baz almış ama o yılda olacakları söylemiyor. Satırlarına kötümserlik hakim. 2022 yılına biz de önem veriyoruz. Lakin kötümser değil, aksine iyimseriz. Tarih asimetrik olarak tekerrür ediyor. 100 yıl öncesinde de böyle bir dönem yaşanmıştır. Bunu hikaye eden de Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarından orgeneral Fahrettin Altay olmuştur. Kitabının başlığı şudur: 10 Yıl Savaş ve Sonrası 1912/ 1922. Sami Nısf gibi Arap Baharı’yla başlayan; tarihin ibresinin 2022’yi gösterdiği 11 yıllık bir dilimi değil 10 yıllık bir dilimi kaleme almıştır. 1908’de başlayan ve 1918’de biten İttihat Terakki’nin 10 yıllık devresini kaleme alanlar da vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöktüğü ve Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1918 yılından 500 yıl evvel Yavuz 1518 yılında Memlüklülerden/Abbasi kalıntılarından hilafeti devralmıştı. Bu asimetrik tarih içinde Türkiye tarihe yeniden geri dönecek, 2016 yılında fiilen ve aktif olarak devreye girecek ve Ortadoğu’nun denklemi ve süreç tamamen değişecektir. 2022 randevusuna bekleniyorsunuz!

18 Eylül 2015 Cuma

İSRAİL'E RUS TAMPONU

Mustafa ÖZCAN / Gazete Vahdet

İsrail baştan beri Esat rejiminin yıkılmasını istemiyor. Esat rejimi ise paradoks bir biçimde Sünniler nezdinde ideolojik bir meşruiyet kazanabilmek ve yerini sağlamlaştırmak için İran ile birlikte İsrail düşmanı görüntüsü veriyor. Lakin Suriye’deki rejimin her ne pahasına olursa olsun ya da halkını katletme pahasına iktidarda kalma hesapları gerçek renginin ortaya çıkmasına vesile oldu. İran ve ortağı Esat rejimi, İsrail’le hesaplaşmaktansa daha mühim ve ivedi gördükleri Sünni katletme işlemini yürütüyorlar. Sünni öldürmek gibi daha mühim işleri onları İsrail’le hesaplaşmaktan alıkoyuyor! Bundan dolayı günümüze kadar milyonlarca Sünni öldürdükleri halde Hizbullah bir iki düzine, Esat rejimi de birkaç yüz Yahudi öldürebilmiştir. Öldürdükleri Yahudiler Müslümanların zekatı bile sayılmaz. Fakat Beni İsrail gibi Mısır’dan ayrılırken gönüllerine buzağı ateşi ve muhabbeti düşenler gibi İran muhabbetiyle dolup taşmış olanlar bu gerçeğe agah olamayacaklardır. Basiret gözenekleri kapananlara Suriye meselesinin yeni bir Çanakkale destanı olduğunu söylediğimde kavrayamadılar. Şimdi ise Suriye’de mini bir dünya savaşı yaşanıyor. Bunun kıvılcımı, yayılması ve artçıları zamanla Washington ve Moskova’da ses verecek ve hissedilecektir. 2013 yılından itibaren İsrail Arap Baharı’nın darbeler sürecine girmesiyle birlikte artıya geçmiştir. Lakin bu sınırlı bir zaman dilimi ve çok kısa bir zaman parantezidir. 2013 yılını milat olarak alırsanız İsrail’in ömrünün sonuna veya zevaline on yıl bile kalmamıştır. İsrail taşkınlıklarıyla sadece yok olma sürecini hızlandırıyor. Kaderine fetva verdiriyor.

***

İsrail’in zevali birçok alimin de belirttiği gibi 2022 ile 2026 yılları arasına tekabül ediyor. 2022 tarihine atıfta bulunanlar ise kesrette ve ekseriyette bulunuyorlar. İbni Teymiye’nin Şakhap savaşı için dediği gibi burada ilahi inayet devreye girecek, Müslümanların üzerine inecektir. Burada kullanılan inşaallan tereddüt değil, tahkik makamında olacaktır. Bu sürecin başlangıcını Suriye olayları teşkil ediyor. Yavuz’un Suriye’ye girmesinden 500 yıl sonra yani 2016 veya 2017 yılında Suriye ile Türkiye birleşecektir. Türkiye’ye yönelik PKK’lıların saldırılarının ucu bizi Şam’a taşıyacaktır.

Şam olaylarının başlangıcını nasıl ki Bağdat işgali teşkil ediyorsa PYD ve PKK gibi gavur araçları ve ipleri bize Şam kapılarına kadar rehberlik yapacaktır. Herkesin de bir hesabı var. Allah’ın da bir hesabı var. Biz onun hesabına güveniyor ve itimat ediyoruz. Oyun kalleşlerin üzerine 180 derecelik bir daire ile dönecek ve kapanacaktır. Biz bu kanlı süreçle aslımızla ve ilahi misyonumuzla tanışıyoruz. Rusların Suriye’ye inmeleri gibi zahiri olarak şer görünen şeyler Müslümanların hayrınadır. Suriye’de küresel bir püskürtme savaşı yaşanacaktır. Bütün renkler ortaya çıkmıştı. Şiileri, Rusları ve Batılıları gördük. Batılıların yüzlerini veya yüzsüzlüklerini demokrasi, insan hakları meseleleri ile birlikte darbe süreçleri sırasında hem de mülteciler sorununda gördük. Kahpelikleri ayan beyan oldu. Bu haklılığımız, şahlanma zeminimiz olacaktır.

***

Esat gibi Obama’nın zaman kazanma hesapları geri tepmiştir. Esat’ın IŞİD üzerinden kara geçme gibi Obama’nın bütün düşmanlarını Suriye cephesinde birbirine kırdırma politikası ABD’yi de yutacak bir döngü ve anafora dönüşmüştür. Tuzak ve lanet haksız durumda sonunda sahibine döner. Esat’ın zaman kazanma taktiği gibi Obama’nın oyunu da zaman kaybetmeye dönüştü. Obama’nın seyretme ve kazan kazan politikası zero sum game (sıfır toplamlı oyun) oyununa dönüşmüştür. Rusya’nın Suriye’ye iyice yerleşmesiyle birlikte ABD’nin heybeti sarsılmıştır. Tercihlerinde daha zorlanır hale gelmiştir. Müslümanlara güvenemez zira köprüleri attı ve güven bırakmadı. Rus varlığını da hazmedemez. Zira Rusya küresel bir rakiptir. Obama, Arap Baharı’na çelme atarak manevra yapmak isterken sakalı Putin’e kaptırdı. Kimse endişe etmesin Putin’in sakalı da bizde. Putin’in sahaya inmesinden en kazançlı olan yine İsrail’dir. Zira, Nuseyri bir devlet, Esat’ın kaybını telafi eden Esat’lı veya Esat’sız bir tampon devlet olacaktır. İsrail’in zırhı olarak geçirmez kılacaktır. Kuzeyde Amerikan protektorası olarak algılanan Kürt kantonlarına mukabil güneyde de Nuseyri kantonu Rus protektorası olacak ve İsrail açısından bir tampon vazifesi görecektir. İşlevsel rejimin yerine Putin patronluğunda yeni bir işlevsel devletçik kurulacaktır. Ne de olsa, Putin, Yevgeni Primokov’un tezgahından geçmiştir. Belki de Amerikalılara şimdilik Suriye’den teselli armağanı veya mansiyon ödülü olarak Kürt bölgesi kalacaktır. Esat birkaç yıl evvel Cumhuriyet gazetesine konuştuğunda bunları söylemiş ve emsal bir Kürt yapısının başka mümasil yapıları tetikleyeceğini söylemişti. Daha doğrusu bu planını Cumhuriyet gazetesi üzerinden paylaşmış ve Türk yetkililere ‘ya ben ya da bölünme’ şıkkını dayatmıştır. Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.

Bütün düşmanların Suriye’de buluşmasının hikmeti nedir? Deccal hattı ile Yecüc Mecüc hattının kesişmesidir. Müslümanlar ise bunları birbirlerine istifleyip, katlayıp tamuya gönderecektir. Bu kadar alçakların zaferi ancak hezimet olabilir. Ya da kıyamet.

Kahpe İranlılar Ruslar yetmezmiş gibi bir de Suriye’ye çözüm adına Çinlileri davet ediyorlar. Böylece Batı-İsrail merkezli Deccal hattıyla Asya merkezli Yecüc Mecüc hattı arasındaki kesişme noktasında merkezkaç yapılarını ortaya koyuyorlar.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI

Mehmet Şevket EYGİ

SİYASÎ (diplomatik) tarih bilenler, Hitler’in ikinci dünya savaşını istemediğini, İngiltere’nin, Almanya’ya savaş ilan etmemesi için çok kulis yaptığını bilirler. Almanya’ya resmen savaş açan iki ülke İngiltere ve Fransa olmuştur. Savaş düğmesine önce onlar basmıştır.

Almanya her ikisine de saldırmamış, tam sekiz ay beklemiştir. Fransızlar bu bekleme müddetine “drôle de guerre” (Matrak tuhaf savaş) derler.

İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasına zâhiren Polonya meselesi sebebiyet vermişti.

Üçüncü dünya savaşının sebepleri, bahaneleri neler olabilir?

1. Suriye meselesi…

2. Filistin, İsrail… 3. Kafkasya… 4, Ukrayna, Kırım… 5. Balkanlar, Kosova… 6. Sınırlarımızın güneyinde kurulan Vehhabî-Selefî İslam devleti… 7. Suriye konusundaki Türkiye-İran rekabeti…

Türkiye, muhtemel bir üçüncü dünya savaşına hazır mıdır?.. Soruyu sormakla yetiniyorum. Cevabını vermek beni aşar.

***

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa ile Almanya’nın orduları, güçleri, askerleri, silahları denkti, hattâ Fransa, deniz kuvvetlerinde Almanya’dan daha güçlüydü. Lakin birkaç hafta içinde çöktüydü. Niçin çökmüştü? Çünkü Fransa içinden çürümüştü. Gençliğin, halkın ideali yoktu. Politika çok kirlenmişti. Fuhuş, içki, ahlaksızlık… Boş tartışmalar… Rekabetler, sen ben kavgaları… Eğlenceler, danslar, hedonizm, egoizm, züppelik…

Almanya’da Führerlik rejimi, diktatörlük vardı. Almanya gece gündüz savaşa hazırlanıyordu. Almanya’da tek bir millet vardı. Başlangıçta Almanlar kazanmıştı. ABD, İngiltere’nin yanında savaşa girmemiş olsaydı savaşı Almanya kazanacaktı.

***

İkinci Dünya Savaşı’nı Almanya kazanmış olsaydı neler olur, neler olmazdı?

1- İsrail devleti kurulamazdı.

2- Hilafet ihya edilirdi.

3- Türk dünyası Sovyetler Birliği boyunduruğundan kurtulurdu.

4- İslam dünyası şu veya bu şekilde birleşebilirdi.

5- Dünya bugünkü İngilizcenin yerine Almanca konuşurdu.

Alman sistemi iyi miydi? Öyle bir iddiam yok. ABD sömürgeciliği, Sovyet sömürgeciliği, İngiliz sömürgeciliği, Fransız sömürgeciliği, Alman hakimiyeti. Bunların hepsi İslamî kriterlere göre kötü de, hangisi çok kötü, orta kötü, az kötü acaba?

***

Üçüncü dünya savaşından sonra Türkiye’nin ve İslam dünyasının hali ne olur?

Müslümanlar tek bir Ümmet olabilir mi?

Gerçek Hilafet kurulabilir mi?

İttihad-ı İslam hayata geçirilebilir mi?

Türkiye’de Kemalist rejim son bulup büyük kopukluktan, tarihî devamlılığa geçilebilir mi?

***

Mehdi zuhur eder mi? İsa Aleyhisselam nüzul eder mi? Melhame-i Kübra savaşı patlak verir mi? Tevhid orduları Deccal ordularıyla savaşıp onları tepeler mi? Kanlı savaşlardan, büyük kırım ve kıyımlardan, korkunç hadiselerden sonra bir Altın Çağ’ın başlayacağına inanıyorum… Maalesef insanların, Müslümanların büyük kısmı gaflet içinde… Bırakın hazırlık yapmayı, düşünmüyorlar bile.

KAYIP ÜMMETİN PEŞİNDE

Ali Nur Kutlu / Yeni Şafak

Ümmet kavramı, öyle sanıldığı gibi tüm İslam tarihi boyunca kullanılan bir kavram değildir. İber Yarımadası'ndaki (İspanya) Endülüs devleti bile kendi içinde onlarca parçaya bölünürken, bu kavram kimsenin aklına gelmedi. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Fatımiler aralarında savaşırken, ümmet bilincinden kimse bahsetmezdi. O kadar dağınık, o kadar parçalanmış bir coğrafya, bir İslam dünyası vardı 13. Yüzyılda.

Moğolların musibeti ve rahmeti

Sonunda Moğollar geldi, tüm şehirlerimizi, tüm devletlerimizi, imparatorlukları yakıp yıktı, perişan etti. Fırat'ta, Dicle'de, Kızılırmak'ta büyük bir medeniyetin kitapları, kayıtları, aydınları, din adamları, yöneticileri akıp gitti. Moğollar, birbirini yiyen, bir biriyle savaşan ve bir ümmet olduğunu unutan Müslümanları tarih sahnesinden neredeyse siliyordu. Sanki Allah, Müslümanlara bir ders verdi, 100 yıl boyunca Moğolları bir kırbaç gibi tepelerinden eksik etmedi.

Sonunda nadasa bırakılmış bu topraklardan Osmanlı doğdu, Moğollar da Müslümanlığı seçti ve tarihin nehri yeniden akmaya başladı. Osmanlı, yere düşen İslam bayrağını kaldırdı, eline aldı ve kendinden öncekilerin düştüğü hataya düşmedi. Yüzünü Doğu'ya değil, Batıya döndü. Müslümanlarla değil, İslam düşmanlarıyla savaştı. Allah belki de bu yüzden, Osmanlıya kimseye nasip olmayan zaferler, şerefler nasip etti. Peygamberimizin müjdelediği şerefli komutan ve şerefli askerleri Osmanlı'dan çıktı, yüzyıllardır beklenen İstanbul'un fethi müjdesi Osmanlıya nasip oldu.

Osmanlının yüzünü Batı'dan Doğu'ya çevirenler

Osmanlıyı güçlü yapan ve her daim Allah'ın rahmetiyle müşerref kılan şey, belki de uzun yıllar Müslümanlarla değil, Batı ile savaşmayı tercih etmesidir. Ne zaman ki, Şah İsmail Doğu'da, Kavalalı Mehmet Ali Paşa Kuzey Afrika'da, Hicazaşiretleri Güneyde Osmanlıyla uğraşmaya başladı, Osmanlı yüzünü yeniden Doğuya çevirmek zorunda kaldı. Kabul etmeseler de, Osmanlı'nın Batıya olan yürüyüşünü yavaşlatanlar, hatta durduranlar, ilk önce İran, sonra Mısır ve Hicaz'dır.

Yeniden İslam dünyası içinde yaşanan savaşlardan her ne kadar Osmanlı galip çıksa da, aslında gücü zayıfladı, Batıya olan istekli yürüyüşü durakladı, hep arkasına bakmak zorunda kaldı. Sonunda o büyük rahmet ve bereket kendi içinde çekişen Müslümanların üzerinden gitmeye başladı.

Batı toparlanıp saldırıya geçerken

Avrupa, bir dev gibi üzerine gelen Osmanlı'nın Doğu ile uğraşmasını fırsat bildi. Toparlandı, reformları, Rönesansları başlattı. Müslümanlar karşısında direnmeyi, sonra da üstün gelmeyi aklına koydu. Aydınlanmayı, sanayileşmeyi ve bilimi keşfetti.
Osmanlı, Batının uyanışını ve güçlenmesini fark etti ancak kendi içindeki çekişmeler, dar görüşlüler, kifayetsiz muhterisler, menfaatçiler yüzünden bu uyanışı durdurmayı başaramadı. Oysa ki Fatih, Kanuni, Yavuz dünyada bir buluş olduğunda, bir yenilik olduğunda, onu hemen Osmanlı'ya adapte ederdi, içselleştirirdi.
Osmanlı 17. Yüzyıldan sonra, III. Selimle, II. Mahmut'la, Abdülhamit'le Batı karşısında direnmeye çalıştı ve 200 yıl boyunca ayakta kalmayı başardı. Ancak sadece ayakta kaldı, ne ilerleyebildi, ne de yeni fetihler gerçekleştirebildi.

Ümmet kavramını Osmanlı yeniden keşfetti

Enteresandır, Osmanlı direniş yıllarında, Tanzimat döneminde, Ümmet kavramını yeniden kullanan ve hatırlatan devlet olmuştur. İslam dünyasını bir arada tutmak, Batı'nın büyük saldırısını önlemenin (Birinci Dünya Savaşı), tek yolunun bu olduğuna inandı. O gün bugündür, Ümmet kavramını en çok İstanbul dillendirmiş, ümmet birliğini en çok İstanbul savunmuştur.

Bugün Batı'nın büyük saldırısı hala devam ediyor. Biz hala Ümmet kavramını savunuyoruz ancak hala içimizdeki cahiller, hainler, kifayetsiz muhterisler yüzünden istediğimiz maya bir türlü tutmuyor.

Kayıp ümmetin peşindeyiz. Yüzünü Doğuya değil, Batıya dönecek kuşakları bekliyoruz sanki.

15 Eylül 2015 Salı

BATI'NIN SON HAMLESİ TÜRKİYE'Yİ İŞGAL OLABİLİR Mİ?

Yakup KÖSE / Star Gazetesi

Ağzımdan yel alsın, değil mi; bu nasıl bir başlık! Yel almasına alsın da, bir de gerçekler var. Boşuna denmemiş: “Hazır ol cenge istersen sulh-u salâh.”
Biliyorum, dillendirilmesi tehlikeli bir mevzu. Bazı emareleri görüp söyleyememek de bana tehlikeli geliyor. “Bu mevzuyu dillendirmesi gerekenler benim gördüğümü görmüyorlar mı, acaba strateji gereği mi susuyorlar” diye düşünürken, 10 Eylül akşamı TRT’de katıldığı programda Hasan Celal Güzel açık açık Batı’nın Türkiye’yi işgal planından bahsetti.
Batıcı medyanın Batı medyasından çevirdikleri haberleri, köşe yazılarını dikkatli okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Hatta birinci sayfalarındaki haber başlıklarına bakmak bile yeterli: “ABD’nin en ünlü köşe yazarı Türkiye’ye ağır yaptırım istedi”, “İngiltere’nin en çok satan gazetesi Türkiye’ye müdahale edilsin diye yazdı”... Bu gazeteler ve köşe yazarları kendi devletlerinin sesi olmakla, devletlerinin yapacakları işgallere zemin hazırlamakla ünlüdürler, ol sebepten de yazdıkları hep çıkar!..
Pazar günkü köşe yazısında Washington’un Hürriyet’teki mikrofonu Tolga Tanış, ABD yönetimindeki uzmanların, Hürriyet Gazetesi’ni protesto gösterileri sırasında oluşan izdihamdan dolayı kırılan camlara ABD Dışişleri Bakanlığı’nın tepkisini yumuşak bulduklarını, daha sert bir tepki verilmesini istediğini yazmış. Anlaşılan Tanış ve dostlarının yüreği, İncirlik’ten kalkacak ABD savaş uçaklarının Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni bombalamasıyla ancak soğuyacak! İncirlik demişken, Tanış, ABD yönetimindeki dostlarının Obama’nın AK Parti hükûmetiyle İncirlik üssüyle ilgili anlaşma yapmasını da yanlış bulduklarını yazmış. Neden acaba?
Sorumuza cevap, Turque Diplomatgue Gazetesi’nin 79. nüshasındaki George Friedman imzalı “Türk Bilmecesi” başlıklı yazıdaki şu ifâdeler olabilir mi: “2003 yılında Türkler, ABD güçlerinin Türkiye üzerinde Irak’ı işgal etmesine izin vermeyi reddettiler. O zamandan beri ABD ile ilişkileri karmaşık ve sıkıntılı oldu. (...) Türkiye aynı zamanda bölgeye müdahale eden Amerika konvansiyonel güçlerinin sonuçlarını da gözlemledi ve aynı riski yaşamak istemiyor. (...) Giderek değişen Türkiye, Amerika Predatör casus uçaklarının İncirlik’ten uçmasına izin veren son anlaşmanın da ortaya koyduğu gibi, belli bir baskı altında. (...) Müdahilliği engellemek ve maksimum seçenekleri sürdürmek üzere tasarlanan bir stratejiyi izliyor. Ankara, bazı güçlerle resmi olarak müttefiklik kurduğu çok taraflı bir stratejiye güveniyor ve müttefiklerine düşman olan güçlerle ilişki kurmaya sessiz sedasız açık durumda. Bu çok boyutlu doktrinin amacı, erken müdahaleyi (yani stratejik bir olgunluk düzeyine ve kendisini bekleyen riskler karşısında tanımlama yeteneğine ulaşmadan müdahalede bulunmayı) önlemek...”
Friedman, Türkiye’nin baskı ve işgal tehlikesi altında olduğunu, bu sebepten IŞİD’e karşı İncirlik Üssü’nü ABD’nin kullanmasına izin verdiğine dikkat çekiyor. Bu tespite, Washington’un Hürriyet’teki mikrofonu Tolga Tanış’ın, kırılan cam için (Tabiî ki işin bahanesi) Türkiye’ye sert müdahale isteyen ABD yönetimindeki dostlarının İncirlik anlaşmasından duydukları rahatsızlığı yazmasını da eklersek ne demek istediğim anlaşılır sanırım.
Bana ayrılan köşenin sonuna geldim. İnşaallah cumartesi günkü yazımda, mevzunun bize bakan veçhesine değineceğim. Bana “komplocu” diyecekler de o güne kadar Hazreti Ali’nin “Parça bütünün habercisidir” sözünü düşünüp dursunlar, arada bir kaşınabilirler!..

13 Eylül 2015 Pazar

BÖYLESİ İLK KEZ OLUYOR / KABE ÖRTÜSÜ YIRTILDI

Yıkılan Vincin Parçaları Kabe Örtüsünü Yırttı
Kabe'de 107 kişinin hayatını kaybettiği 238 kişinin yaralandığı vinç faciasında Kabe örtüsü de zarar gördü.

Yıkılan Vincin Parçaları Kabe Örtüsünü Yırttı

Mekke’de fırtına ve yağmur sonrası yıkılan vincin yol açtığı kazanın izleri Kabe'de de net şekilde görüldü. Vincin devrilmesi sonucu şiddetli rüzgarla birlikte Kabe'ye kadar ulaşan demir ve mermer parçaları Kabe örtüsünü de yırttı.

Yaşanan vinç kazası sonrası güvenlik amaçlı dün 2. ve 3. kattaki tavaf halkalarıhacı adaylarının kullanımına kapatılmıştı. Bugün 2.kattaki tavaf alanı hacı adaylarının kullanımına açıldı. Bu iki alanının kapılmasıyla birlikte Kabe'nin olduğu alt kısımda izdiham yaşandı.

Kabe'nin örtüsü değişmezken, Suudi yetkililer hem kazanın izlerini silmek hem de yaşanabilecek herhangi bir olumsuz olay için güvenlik önlemlerini artırdı.

KABE ÖRTÜSÜ KURBAN BAYRAMI AREFESİNDE DEĞİŞTİRİLİYOR

Kabe, Kurban Bayramı arefe günü sabahı gülsuyu ve zemzemle yıkandıktan sonra yeni örtüsü giydirilir. Kabe’nin dört duvarından aşağıya doğru sarkıtılan örtü görevliler tarafından titiz şekilde giydiriliyor. Bir taraftan yeni örtü Kabe’ye giydirilirken bu kez altta kalan eski örtü yine titiz şekilde çıkartılarak müzede sergileniyor.

Kurban Bayramı arifesinde değiştirilen Kabe örtüsü 120 kilogram saf altın ve gümüş kullanılıyor. Kabe örtüsü, yaklaşık 2 ton ağırlığında… Tamamen el işçiliğiyle dokunan Kabe örtüsü için 746 kilogram hakiki ipek kumaş kullanılıyor. Gümüş ve altın ipliklerle işlenen, saf ipek olan ve siyaha boyanan Kabe örtüsü toplam 16 parçadan meydana geliyor.

Kabe örtüsünün üzerine “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah”, “Allah Celle Celalühü”,“Sübhanallahi ve bihamdihi subhanallah El Azim”, “Ya Hannan, ya Mennan” ibareleri dokunuyor.


11 Eylül 2015 Cuma

İSLAM ÖNDERLERİ ARTIK MESELEYE MÜDAHİL OLMALI

Faruk BEŞER / Yeni Şafak

Şüphe yok ki, İslam ümmeti ve özellikle de Türkiye müslümanları çok kötü bir bölünmüşlük yaşıyor. Birleme ve birleştirme/tevhit dini olan İslam bağlıları darmadağın, bölük pörçük. “Herkes kendi şakulüne göre amel ediyor”. Kimse kendi dışında hakikat tanımıyor. Sanki cemaatlerin ve tarikatların asıl fonksiyonu ayrıştırma, parçalama ve kapabildikleriyle beraber diğerlerinden hızla uzaklaşma. Biz öyle değiliz diyenler gerçekten öyle değillerse, onları saygıyla selamlıyoruz.

Aslında bu oluşumlara yön ve ayar verecek bir üst akıl ya da otorite bulunsaydı bu öbekleşmeler farklı tonlarıyla hakikati anlatan birer mektep olarak görülüp normal sayılabilirdi. müslümanlardan iki tâife kavga ettiğinde, Allah'ın emri gereği, araları bulunabilirdi.
Bu üst akıl dediğimiz şeyin en mütekâmil yapısı, bütünüyle İslam ümmetini temsil eden Hilafettir. Gövde olmadan baş olmayacağına göre ona daha epey mesafe var. Şimdi başka çareler aramak gerek.

Bugün kimin hakikati temsil ettiği, ya da kimde hakikat adına ne kadar bulunduğu belli değil. İslam ümmeti yüz yıldır başsız. Onun nereden yıkılacağını iyi bilen düşmanları önce başı kopardılar, şimdi de yeniden oluşmaması için bütün entrikaları çeviriyorlar.
Türkiye'nin başına büyük bir çorap örülmek istendiği açık. Bunun dıştan düşünülüyor olması doğal. Çünkü düşmansız bir varoluş mümkün değil. Hz. Âdem'den önce şeytan yaratıldı. Düşman zaten bunun için var. Ancak düşman içinizde ise o zaman işiniz zor. Belki de “asıl düşmanınız, iki kaşınızın arasındaki nefsinizdir” yani kendinizdir sözü buna işaret ediyor. (Bu söz hadisi şerif değildir.) Bu içimizdeki düşman o hale geldi ki, artık “atlısıyla yayasıyla” can havliyle saldırıyor. Kendileri için zararlı ve tehlikeli gördükleri kişilere, kurumlara ve mercilere insafsızca vuruyorlar. Kendi başına bir iş yapamayacağını bildiği için de dış düşmanlardan destek alıyor. Onlar da, işin tabiatı gereği bu fırsatı bekliyor. Bu içimizdeki düşman önce her şeyi bir yıkalım, sonra ne olursa olsun diyecek kadar sarhoş. Artık onlar için ne en büyük değer kabul edilen demokrasi ne halkın kanaati, hiçbir bir anlam ifade etmiyor. Düşman belden aşağı vurunca siz grekoromen yapamazsınız. Neler yapabilirsiniz onu tam bilmiyorum ama aklıma şöyle bir çözüm yolu geliyor:

Meselelerimizin halli için artık İslam devreye girmeli, inisiyatif almalı. Artık ne kimse bu ülkede İslam'ı yok sayabilir, ne de İslamsız bir hal çaresi bulunabilir. Müslümanlar da bir ölçüde rüştüne ulaştı. Cemaatler, tarikatlar ve bunların hiç birini kabul etmeyen bağımsız ve de başsız müslümanlar şu kadarını kabul etmek zorundalar: Eğer ortak düşmana ortak tavır alamazlarsa yeniden varoluşlarını tamamlayamayacaklar ve mevcut varlıkları da tehlikeye girecek.

Bilmelidirler ki, hiç birisi mutlak hakikati temsil etme durumunda değildir. Her bir cemaat hakikatin bir yönünü diğerinden daha iyi temsil ediyor olabilir. O halde her birinden bir temsilciyle oluşacak bir üst heyet kurmak zorundadırlar. Bu heyetteki temsilcilerin görevi ihtilaf noktaları değil ittifak noktaları aramak olmalıdır. İlk toplanmalarında, Allah'ın birliği ve Hz. Muhammed'in onun kulu ve rasulü olduğunda anlaşmaları yeterli. Ondan sonra bu ittifak noktalarını çoğaltarak devam ederler ve bugün Kürdüyle Türküyle herkesin başının belası haline gelmiş olan şeytan işi kavmiyetçilik ve terör konusunda da söyleyeceklerini söylerler. Bu insanlar zaten kavmiyetçiliği aşamayan bir İslam'ın İslam olmayacağını bilen insanlardır.

İlk aklıma gelen ve iyi niyetinden şüphe etmediğimiz oluşumlar: Toplumda bilinen adlarıyla Nurcular, Süleymancılar, Işıkçılar, Adıyaman Cemaati, Hüdai Vakfı çevresi, Mahmut Efendi Cemaati, İskender Paşa Cemaati, İttihadululema, kurulan ve kurulmakta olan birden çok âlimler birliği, etki alanı bulunan diğer kanaat önderleri ve benzerleri. Bunların her biri için eleştirileriniz, rezervleriniz bulunabilir. Ama kendi içinizde diyaloğa giremezseniz eleştirileriniz ve ardından da düşmanlıklarınız artarak devam eder, sonuçta da en büyük düşmanınız olan nefsiniz/kendiniz sizi dağıtır, perişan eder.

Bu ve benzeri oluşumların her biri kendi içinden bir temsilci seçmeli ve anlaşılacak bir yerde ilk toplantılarını gerçekleştirmeli. Ve mesela, en öncelikli problemimiz terör ve ırkçılık ise bu konuda ortak bir tavır belirlemeli ve onu herkes kendi grubuna bildirmeli, alınan kararın uygulanması için güvenenlerine manevi baskı kurmalı. Değilse, en öncelikli meseleyi kendileri bulup kararlaştırmalılar. Çıkardığı kanunlara kadar devletin hatalarına karşı ortak tavır belirlemeli ve nush görevlerini yerine getirmeliler. Bu oluşuma katılmayan gruplar da ayrılıkçı ilan edilecekleri riskini hesaba katmak zorundadırlar.

Bunun için zaman gelmiştir ve çok uzun süreceği de şüphelidir. Birisinin çıkıp ben bu işi başlatıyorum demesi yeterlidir. Niyetiniz halis ise muininiz Allah'tır, buyurun.

İŞTE BİZ SADECE BUNA DİRENEMEYİZ !

İbrahim Karagül / Yeni Şafak


Türkiye büyüdü, güçlendi, uykudan uyandı, yüzyıllık denetimden kurtulma mücadelesi başlattı.
Bu bir devrimdi, büyük dönüşümdü, bin yıllık tarihin en önemli kırılma noktalarından biriydi.
Çünkü “üç büyük şok dalgası” yaşamıştı bu topraklar: Haçlı Savaşları ile yakılıp yıkılmış ama hemen ardından müthiş bir sıçrama yapmıştı.

Moğol istilasıyla
 yokluğun eşiğine getirilmiş, hemen ardından tarihin en büyük atılımlarından birini yapmıştı.
Birinci Dünya Savaşı “üçüncü büyük şok dalgası”ydı. İlk ikisinden sonra yepyeni zafer tarihleri başlatan coğrafya, Atlantik'ten
Pasifik kıyılarına kadar bütün umutları öldüren, “İslam ümmeti bitti” dedirten “üçüncü şok”tan kurtulmak için yüz yıl bekledi.

Üçüncü büyük yükseliş: Türkiye neden tehdit!

Ve o yüzyılın sonuna geldik. Bizim için kayıp yüzyıl olan 20. asrın sonunda üçüncü büyük sıçrama dalgası başladı, gelişti, büyüdü,meydan okur bir hal aldı. İşte biz, bu yükseliş döneminin nesliyiz.

Hemen ardından geleneksel dostlarımızın ve geleneksel düşmanlarımızın aynı cepheden ateş etmeye başladığınıgördük. Müttefiklerimiz en keskin öfkelerini açıkça gösterir oldu.

Türkiye'yi çevreleme harekatı başlatıldı. Çünkü Türkiye uyanırsa, ayağa kalkarsa coğrafya uyanacak, ayağa kalkacak, o emanet rejimler üzerinden ülkeleri, kitleleri kontrol imkanı kalmayacaktı.

Türkiye hem kendi devrimini yönetiyor hem coğrafyayı ayağa kaldırıyor, coğrafyanın unuttuğu o gururlu dünya ile ilgili hafızayıcanlandırıyordu.

Tehdit ilan edildi. Bu yürüyüş, bu değişim, bu mücadele durdurulmalıydı. Türkiye durdurulamazsa coğrafya elden çıkacaktı. Bölgenin güç haritası değişecek, tarihin akışı yön değiştirecekti.

Ülkeyi bu yola sokan, bölgeyi bu yola yönlendiren o siyasi akıl en büyük tehlikeydi ve tasfiye edilmeliydi. Yerli olan direnç noktaları tahrip edilmeli, ülke yeniden yönetilebilir alana çekilmeliydi.

İlk darbe girişimi Gezi ile başlatıldı

Dışarıdan “çevreleme”, içeriden “müdahale” dönemi başlatıldı.
İlk senaryo Gezi isyanı oldu.

Çevrede kalmış bütün muhalif kesimler, marjinal yapılar, terör örgütleri bazı siyasi partilerin de desteğiyle tek çatı altında toplandı. Son derece yabancı, Türkiye ile hiç alakası olmayan bir isyan diliyle sokak terörü birlikte harekete geçirildi. Alevi çevrelerin oyuna dahil edilmesi planlandı.

Sokak terörü üzerinden hükümet devrilecek, Başbakanlık işgal edilecek, dünyaya Ukrayna fotoğrafı verilecek, Başbakan indirilip tasfiye edilecekti.

Eski iktidar kurucular üzerinden ülke yeniden biçimlendirilecek, o büyük dönüşüm durdurulacaktı.

Olmadı... Direndik, ülke direndi, millet direndi. Başaramadılar.
Gezi isyanından geriye sadece çirkinlikler ve vandalizm kaldı.

İkinci müdahale içeriden darbe..

17 Aralık darbe girişimiyle ikinci senaryo devreye sokuldu.
Bu sefer, devletin sinir sistemine kadar işlemiş bir yapı, hem demuhafazakar bir çevre, bir istihbarat gücü olarak kullanıldı.Mısır'da olduğu gibi darbe yapılacak, hükümet düşürülecek, yeniden İstiklal Mahkemeleri kurulacak, Başbakan asılacak, Türkiye itaat edecek hale getirilip sahibine teslim edilecekti.

Milli olan, yerli olan ne varsa, Anadolu çocukları üzerinden şekillendirilen bir istihbarat ağı ile tasfiye edilecekti. Büyük yürüyüş durdurulacak, ülke diz çöktürülecekti. Tarihin en büyük ihanet operasyonlarından birine sahne oldu Türkiye.
Yine direndik, ülke direndi, millet/devlet direndi. Başaramadılar.

Dördüncü müdahale ve en kanlı senaryo

Üçüncü deneme seçimlerle başladı. Müthiş bir kamuoyu çalışması yürütüldü. Bu sefer medya ve sermaye devreye sokuldu. HDPüzerinden Kürt milliyetçiliği tahrik edildi. O siyasi akıl iktidardan uzaklaştırılacaktı. Belli oranda başarı sağlandı. AK Parti tek başına iktidar olamadı. Hemen ardından siyasi partilerin AK Parti ilekoalisyon yapmasının da önüne geçildi. Ama bir sorun vardı, kendi aralarında da hükümet kuramıyorlardı.

Kimsenin ülke çıkarı, istikrarı, geleceği diye bir kaygısı kalmamıştı. Herkes ülkeyi ateşe atma pahasına AK Parti ve kurmay aklını cezalandırma yarışına girdi. Bu konuda tam bir koalisyon vardı.

Seçimle istediklerini kısmen aldılar ama istedikleri sonuca ulaşamadılar. Yine başaramamışlardı.

Ve en kanlı senaryo devreye sokuldu.
Dördüncü deneme terördü. Ne pahasına olursa olsun bu kurmay akıl yok edilmeliydi. Terör üzerinden, iç savaş üzerinden ülke dize getirilecek, yeniden yapılandırılacaktı. Amaç hiç değişmiyor, planların ardı arkası gelmiyordu.

Siyasi partilerle terör örgütleri, medya organları tek cephe oldular. Türkiye tarihinde görülmemiş bir ittifak şekillendi. Teröre karşı ülkesi için savaşması gerekenler terörle ortaklık kurup ülkeye savaş ilan etti. Şehit asker ve polislere değil, örgüt mensuplarına ağıt yakıyorlardı. Siyasi partiler, medya organları, sermaye çevreleri, aydınlar, gazeteciler terörü övüyorlar, diğer taraftan Anadolu çocuklarının kanı akıyordu.

Bahçeli ile yeni bir senaryo mu?

Gezi'de amaç neyse, 17 Aralık'ta amaç neyse, terör üzerinden yürütülen amaç da aynıydı. Bu senaryo da başarısız olacak. Bu ülkenin feraseti, direnci bunu da yenecek. Kurbanlar vereceğiz ama ayakta kalacağız.

Terör üzerinden başaramadıklarını yeni bir sürprizle devam ettirecekler belki. Devlet Bahçeli'nin siyasi duruşuna, söylemlerine dikkat ederseniz, belki son safhada bu ülkenin milliyetçilerinimeydana sürecekler. Onlar üzerinden yeni bir dalga başlatacaklar. “Saray'a yürürüz” sözünün arkasında sakın bu senaryo olmasın!

Türkiye'nin milli direncini, meydan okumasını milli unsurlarla tasfiye etmeye yeltenecekler. Olmaz demeyin, bu o kadar büyük bir hesap ki, ancak bir Çanakkale direnciyle aşılabilir. Her unsur, her toplumsal güç seferber edilecek.

Hepsine direniriz, bir tanesi hariç..

Gezi'ye direndik. 17 Aralık'a direndik, teröre de direneceğiz. Ondan sonra gelene de direneceğiz. Ülkemiz direnecek. Milletimiz o örgütlerin şiddetini, o siyasilerin beyinsizliğini yenecek, yüzlerce yıllık büyük yürüyüşünü devam ettirecek.

Ama fitneye direnmek ne zor. Coğrafyada bütün kimlikleriayrıştıranlar, çatıştıranlar aynısını bu ülkede de yapıyor. Siyasi anlayışlar, partiler, cemaatler, bütün toplum liflerine ayrılıyor.

Hal böyle iken, küçük hesaplara, fitne üzerinden yürütülen hesaplara direnmemiz mümkün değil. 20. yüzyılda “İslam'ın kanlı sınırları var” diyenlerin, 21. yüzyıl için “Savaş İslam'ın kalbinde olacak, İslam kendi içinde savaşacak” diyenlerin dediği gibi oluyor her şey. Artık her fikrimiz bir çatışma alanı, her hedefimiz çatışma sebebi oluyor.

Son silahları bu sefer biz olabiliriz

Biz fitneye karşı hep kaybettik. Siyasi ihtiraslara karşı hep kaybettik. Basiretimizi yitirdik.
Ülkeler kaybetti, liderler kaybetti, milletler kaybetti, partiler/cemaatler kaybetti.

Fitneye kapılmak intihardır. Hepimizin boğazlanmasıdır.
Bir hatanın bedeli yüz yıldır. Yüzyıla yol çizecek zihinlerin tasfiyesidir.

Dışarıdan gelenlere, içeriden gelenlere direnen bizler, kendi içimizdekilere direnemiyoruz. Küçük hesaplarımızla, kendimizi vuruyoruz.

Tarih yapıcılar, cesur insanlar verdikleri her kararın bir gelecek olduğunu, etkisinin belki yüzyılı değiştireceğini unutmamalı

Son senaryo kendimiz olabiliriz. Son safhada kendimizi vurabiliriz.

Bize karşı kullanacakları son silah yine biz olabiliriz.

Çevremizdeki ülkelerin haline bakalım. Neyi, neden kaybettiklerine bakalım. Moğollar karşısında sırasını bekleyen ülkelerin iç hesaplaşmalarınaiktidar kavgalarına bakalım. Geçmiş de bugün de bu örneklerle doludur.

Son kale fitneyle yıkılır

Coğrafyada ayakta kalan son kale, küçük hesaplara yenilmemeli. Çok büyük hedeflere yönelmişken, son kurşunu kendimize sıkacaksak, bu, tarih bir yüzyıl daha bize kapanacak demektir.

Cesur insanlar tarih yazar. Bu zaman diliminde Türkiye'de bir tarih yazılıyor. Direniş üzerine, meydan okuma üzerine bir tarih bu. Anlık tercihlerle bir büyük tarihi sıçramayı toprağa gömebiliriz. Tarih yapıcılar için en büyük sınav, sabırdır.

Bize karşı kullanacakları son silah yine biz olabiliriz, ihtiraslarımız, küçük siyasi hesaplarımız olabilir. Bu silah fitnedir. Fitne de sadece Türkiye'nin değil, coğrafyanın intiharıdır.

İşte biz sadece buna direnemeyiz!