.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

29 Ağustos 2015 Cumartesi

2008 + 15


Mustafa ÖZCAN
2008+15



Kur’ân’daki gaybî işaretler aslında hem geçmişe hem de geleceğe ışık tutuyor. Muhammed Mütevelli Şaravi’nin dediği gibi Kur’ân-ı Kerim’de Yusuf kıssasında ‘Kale’l meliku i’tüni bihi’ ifadesi Kur’ân-ı Kerim’in diğer mucizatı gibi bir mucizedir. Orada Firavun yerine ‘kral’ ifadesi kullanılıyor. Zira Hazreti Yusuf dönemindeki Mısır Kralı Firavun değil veya Firavunlar sülâlesinden birisi değildir. Asalet sahibi olan hanedandan değildir. Bunun için Kur’ân-ı Kerim orada ‘Firavun’ yerine ‘melik/kral’ ifadesini kullanıyor. Kur’ân-ı Kerim geleceğe de aynı şekilde işarette bulunuyor. Sadece Rum Sûresi üzerinden Bizans’ın mağlûbiyetinin ardından Sasanileri yeneceğini öğrenmiyoruz. Burada içiçe birçok beşaret ve müjde var. Bunlardan birisi olarak, Hazreti Ömer döneminde 17’nci hicrî yılda Kudüs’ün fethini de görüyoruz. Rum Sûresi üzerinden gidildiğinde aslında Kudüs’ün bütün fetihlerine işaret var. Sözgelimi Selâhaddin Eyyûbî, Halep şehrini fethettiği zaman Kadı Muhyiddin, Kaside-i Baiyyesinde Endülüslü müfessir İbn Berrecan’a dayanarak yakında Kudüs’ü fethedeceğini müjdeler. İbni Berrecan aynı zamanda vefatından yaklaşık 47 yıl sonra meydana gelen fethin hicrî tarih yılı olan 583’ü de (1187) istihraç etmiştir. Yavuz döneminde de manevî işaretler benzeri suretlerde istihraç edilmiştir. Şam’da âlimler Yavuz’un Mısır’ı fethedeceğini ‘inne’l arda lillahi yurisiha men yeşau min ibadihi’ ve benzeri âyetlerden çıkarmışlardır. Mısır’ın fethini ‘inne’l arde’ ifadesinden istihraç etmişlerdir. Muhyiddin Arabi de İbni Berrecan’ın Selâhaddin Eyyûbî’nin bu istihracına işaret etmiş ve kendisi de ebced hesabını kullanarak aynı neticeye vardığını göstermiştir. Süleyman Ateş de İşarî Tefsir kitabında İbni Berrecan’ın bu istihracına temas etmiştir. Bütün bunları Rum Sûresinin madut ve mahdut âyetlerinden çıkarmışlardır.
***
Abdullah Selahi Uşşaki yine ‘gulibetü’r rum’ âyetinden bu defa da Kudüs’ün son fethiyle ilgili İbni Arabî’den bir istihraç nakleder. Buna göre son fetih 1438 hicrî tarihinin damgasını taşır. Aslında buna benzer atıfları Şeyh Ahmet Yasin New York Times gazetesine ve benzerlerine yapmıştı. Bu da yaklaşık olarak 2016 ile 2026 yılları arasını kapsar. Burada 2017 önemli bir tarih ve dönüm noktası olsa gerektir. Kudüs’le bağlantılı bütün olayların 17 sayısıyla alâkası vardır. Hazreti Ömer’in fethi hicrî 17 tarihidir. Selâhaddin Eyyûbî’nin Kudüs’ü ikinci kez Haçlıların elinden alması ise 1187 tarihinde gerçekleşmiştir. Yavuz Sultan Selim ise 1516 ve 1517 tarihlerinde bölgeye girmiştir. Yine Osmanlı’nın çıkışı da onun simetrik tarihindedir: 1917. Dolayısıyla sadece ve sadece Rum Sûresi’nin aynasında geçmişi ve geleceği seyretmek ve tarih içinde ve gelecekte bir yolculuğa çıkmak mümkündür (Tafsilat için bak: Rum Sûresi’nin Işığında Bedir Zaferi, Kudüs ve İstanbul’un Fethi, Yrd. Doç. Dr. Niyazi Beki). Bundan dolayı öncekilerin dediği gibi Kur’ân-ı Kerim’in acaibi yani sürprizleri hiç bitmez. Revnak ve teraveti her daim bakidir. 19’uncu yüzyılın müfessirlerinden Cemaleddin Kasimî, Kur’ân-ı Kerim’in Rumların mağlûbiyetinden sonra galebe çalacaklarına dair ihbarı ve işareti gaybiyesini Kur’ân-ı Kerim’in büyük bir mucizesi olarak değerlendirir. Bu gaybi haberin bir görgü şahidi olan Zübeyr el Kelai’nin de şu ifadelerine yer vermiştir: “Ben, İranlıların Rumları yendiklerini gördüm. Sonra Rumların İranlıları yendiklerini gördüm. Daha sonra, Müslümanların hem İranlıları, hem Rumları yendiklerine şahit oldum. Bütün bunlar, 15 yıl içinde olup bitmişti...”
***
Osmanlı’nın yıkılması ve yeni cumhuriyetin kurulması da tam 15 yıllık bir dilim içinde gerçekleşmiştir. Daha sonra Mustafa Kemal’in iktidar devresi de yaklaşık 15 yıldır. Osmanlı’nın çözülmesine ve İsrail’in kurulmasına giden süreç 1908’de başlamış ve 1909’da II’nci Abdülhamid’in halliyle ivme kazanmış ve 10 yıl içinde eski sistem yıkılmış ve 5 yıl içinde de yeni sistem kurulmuştur. Topu topu 15 yıldır. 1908-1923 arasındaki 15 yıl bir çağın yıkılması ve yeni bir çağın kurulmasıdır. Asr-ı Saadette de 15 yıllık bir devrede bir çağ yıkılmış ve yeni bir çağ kurulmuştur. 2008 yılında AKP’nin tasfiyesiyle başlayan süreç 2009’la yoluna devam ederek 2023’e kadar yepyeni bir yapı kazanacaktır. Yani 1908-1923 yılına mukabil 2008-2023 yılları farklı bir şekillenmeyi beraberinde getirecektir (‘120-111=9’ başlıklı yazımıza da bakabilirsiniz, 7 Mayıs 2008, Yeni Asya). Asimetrik bir inşâ dönemi olacaktır. Bu itibarla, Devlet Bahçeli ve ardından Deniz Baykal’ın AKP hükümetini Osmanlı’nın son hükümetine veya Damat Ferid Paşa hükümetine benzetmelerinde pek şaşılacak bir taraf yok. Pek tesadüfe yormuyorum. Olsa olsa bir intak-ı hak olabilir. Bu açıdan bakıldığında Damat Ferid Paşa Osmanlı’nın Krenski’si veya İran’ın Şahpur Bahtiyar’ıdır. Bu hükümetlerin ortak karakteri reformcu ve aynı zamanda batıcı olmalarıdır. Türkiye bu süreçle birlikte yeniden zaferler burcuna girmiş oluyor. Rum Sûresinin ışığında Rum diyarı yeniden fetih burcuna girmiştir. İnhisarından (geri çekilme ve ricat veya İttihatçıların uydurması irtica döneminden sonra) yeniden imtidat ve yayılma dönemine giriyor. Necip Fazıl Kısakürek’in de ifade ettiği gibi:
Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es...
18.05.2008

Not: Mustafa ÖZCAN'ın bu yazısı 18.05.2008 tarihinde Yeni Asya gazetesinde yayınlanmıştır. 

MİNİ DÜNYA SAVAŞI

Mustafa Özcan
Suriye’de olan biteni izler iseniz olaylara doğru bir teşhis getirebilirsiniz. Doğru teşhis geleceği de görmenize veya en azından öngörmenize katkı sunabilir ve yardımcı olabilir. Suriye meselesinin boyutlarını çok kişi anlayamadı.  İman nuruyla da bakmadıkça anlaşılmaz.
Suriye olayları iki şeyi hatıra getiriyor. Bunlardan birisi Emevi Camii’ne mekan olması hasebiyle savaş alanının Hazreti İsa’nın nüzül alanı veMehdi’nin faaliyet alanı olmasıdır. İkincisi de Suriye şartlarında ve çapında mini bir dünya savaşının yaşanmasıdır. Bu anlamda Suriye, Rusya ile ABD’nin halef selef olduğu ve zımni bir mutabakata vardığı ikinci bir cephe; yeni bir Afganistan cephesi olmuştur. Türkiye de ensar ülkesi Pakistan haline gelmiştir. Bu Türkiye’nin kaderidir. Bu süreç bizi sonuçta Suriye ve Pakistan ile bileşmeye götürecektir. Suriye’nin yeni bir Afganistan ve Türkiye’nin bir Pakistan olduğu tespitleri büyük ölçüde gerçeği yansıtmaktadır. Suriye’de yaşanan mini bir dünya savaşıdır. Bu tespiti yapanlardan birisi Suriyeli muhalif isimlerden Kemal Lebvani’dir. Orient Radio’da benim de katıldığım bir programda Kemal Lebvani meseleyi enine boyuna değerlendirmiş ve isabetli bir teşhisle Suriye’de mini bir dünya savaşının sahnelendiğine parmak basmıştır. Bu dünya savaşının alevleri Türkiye’yi de sarıyor. Sardıkça Türkiye bundan kaçamayacak ve kendisini meselenin merkezinde bulacaktır. Bu elbette Türkiye’nin seçimi değil lakin Türkiye’nin maruz kaldığı bir durumdur. Izdırari yani zorunlu, çaresiz bir durumdur. Kimileri, ‘ Türkiye bundan kaçınamaz mıydı ?’diye soruyor! İşler o kadar kolay değil. Üzerinizde külli bir irade var. Tabii halk yerine Esad rejimine yardımcı olsaydınız belki! Kaderin ilcaatından kaçmak ancak kuruntu olabilir. Esad’a hulus çekmek de zalime meyletmek olurdu. Ahlaken kaybederdiniz. Kazanma hırsıyla kaybedenler kulübüne dahil olurdunuz.  
Türkiye görevlerinden kaçınsa da rotası doğru olmuştur. Türkiye kahramanlığa soyunmuş ama gereğini yapmamıştır. Bedel ödememizin nedeni de budur. Misyonu kapmış ama sorumluluktan kaçınmış ve gereğini yapmamıştır. Bu da meselenin derinleşmesine yol açmıştır. 500 yıl öncesinin simetrisini 100 yıl öncesinin de asimetrisini yaşıyoruz. Tarihin düğümlendiği yıllardayız. Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim 1512 yılında tahta çıktıktan sonra 8 yıl boyunca (1520) at sırtından inmemiş ve en çalkantılı dönemde Osmanlı ülkesini ve alem-i İslamı sahil-i selamete çıkarmıştır. Tahta çıktıktan sonra önce Safevileri tepelemiş ardından da Kölemenlerin hakkından gelmiştir. Şimdi hem IŞİD hem de PKK ile karşı karşıyayız. 1516 yılında Mercidabık zaferini daha sonra Rıdaniye ile taçlandırmıştır. Suriye olaylarının Kobani üzerinden Türkiye’yi içine çekmesi aslında Yavuz’un simetrik dönemiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Yavuz, 8 yıllık döneminde serhatlerde at koşturmuş ve siyasi ömrü cihad ile geçmiştir. Adeta iktidar döneminde Medine’ye hicretten sonra Peygamberimizin 8 yıllık cihad dönemini ihya etmiştir. Peygamberimiz 13 yıllık Mekke’de tebliğ döneminden sonra Medine’ye hicret etmiş ve hicretin ikinci yılında cihad farz kılınmış ve mütemadiyen bu dönem 8 yıl sürmüştür.
AKP’nin 13 yıllık dönemi bitiyor. Ve ileride bizi ve dünyayı bekleyen ateşten 8/10 yıllık bir dönem bekliyor. Bu azgınların, cebbarların hezimeti, gariplerin de zaferi olacaktır. Bu süre Deccal hattıyla Yecüc Mecüc hattı ile vuruşmakla geçecek ve sonunda inayeti ilahi ile hak hattı galip olacaktır. Bu zaman diliminde yeni aktörler ve kahramanlar zuhur edecek ve görevlerini devralacaklardır. Şayet 1915 veya 1916 Yavuz döneminin 500 yıllık bir gölgesi ve simetrisi ise keza 2015, 1915’in de asimetrisidir. Biri zaferler diğeri yenilgiler burcudur. Biri kurulma diğeri çözülme dönemidir. Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’ndeki savaşlar, Rusların 1 Kasım 1914’te saldırıya geçmeleriyle patlak verdi. 14 Kasım 1914 tarihinde Fetva Emini Ali Haydar Efendi, Fatih Camii’nde “Cihad Fetvası”nı halka ilan etti. Böylece savaşa dahil olduk. Mini dünya savaşında da Suriye’de yok yok. İran ve  Rus hattıyla birlikte İsrail’in arkasında blok olarak Batı var. Mini dünya savaşını kıvılcımlarını İsrail’den korumak için Suriye’ye hapsetmek istiyorlar. Lakin savaşı ne kadar Suriye’de bloke etmek isteseler de bunun imkanı yok. Esad yandaşı Kürtler nedeniyle alevler, yalızlar Türkiye’nin sınırlarını da yalamaya başladı. Büyüğü de melheme olarak yine Suriye’de; yangının söndürülmesine izin verilmemesi nedeniyle patlak verecektir. Suriye’de mini dünya savaşı ile birlikte büyük savaşı bloke etmek ve İslam’ın zuhurunu engellemek ve nurunu gölgelemek, söndürmek isteyenlerin ateşi sönecektir. Suriye’den doğan nur küfrün belini kıracak ve ateşini söndürecektir. Yavuz’un simetrisindeki gibi ehli bidat (İran) ile Allah’ın gazabına uğrayanların cephesi (İsrail) ve  onların arkasındakilerin, sırdaşlarının cephesi çökecektir. 

28 Ağustos 2015 Cuma

ZOR KARAR

Ömer Ekinci / Star Gazetesi

ZOR KARAR: 
Yeniden doğuş için acıya hazır mısınız?

Kartal...
Kuş türleri arasında en uzun yaşayanı...
En yüksekten uçanı...
Açtığında en geniş kanatlara sahip olanı…
En güçlü gagaya, en kaslı bacaklara, kilitlenebilen pençelere sahip olanı. 
*  *  *
En uzun yaşayanı dedik ama bir de tuhaf kaderi vardır kartalın. 
Bazıları 40 yıl yaşar kartalların, bazıları 70 yıl. 
Kaç yıl yaşayacağının kararını biraz da kartal verir.
40’lı yaşlara geldiğinde kartal, bazı gerçeklerin farkına varır. 
Gagası uzamış, keskinliğini kaybetmiştir.
Kanatları yaşlanmış, ağırlaşmıştır. 
Tüyleri kabarmış, kalınlaşmıştır. 
Pençeleri sivriliğini, çevikliğini kaybetmiştir.
*  *  *
İki seçenek çıkar artık kartalın önünde.
Ya değişim, ya ölüm.
Zor olanı seçmezse artık avlanması güçtür, değişimi tercih etmezse hayatta kalması zordur.
*  *  *
Kartal bir dağın tepesinde bir oyuk bulur kendine.
Önce gagasını taşa vura vura düşürür. Acı içindedir.
Sonra kendini duvara çarpa çarpa tüylerinin hepsini döker. Acı dayanılmaz hale gelmiştir.
Sonra pençelerini vurur taşa, onları döker.
Tam 150 gün sürer bu acılı, sancılı, kanlı dönüşüm.
Ama sonunda yepyeni, pırıl pırıl tüyleriyle, kılıç gibi sivri gagasıyla, çelik gibi pençeleriyle adeta yeniden doğmuş bir kartal çıkar ortaya.
Ve bir ömür daha başlar.
Eğer acı çekmeyi göze alırsan,
Eğer zorlu bir değişime açıksan,
Hatalarından ders çıkarabilirsen,
Yanlışlarını hayatından atabilirsen,
Herkesin “bitti” dediğin gün yeniden doğumun olur.
*  *  *
Sadece şunu unutmamalı,
Hiçbir ameliyat neştersiz, acısız, ağrısız olmaz.
Canın yanacak,
Kanayacaksın.
Ama böyle böyle iyileşeceksin.
 Hem canım yanmasın, hem hiçbir şeyden vazgeçmeyeyim hem de değişim olsun diyorsun ya;  o olmaz işte...
 *  *  *
Ülkeyi yöneten kurumların ciddi bir yenilenmeye ihtiyacı var.
 Devletin her kademesinde, siyasetin her noktasında, kurumlarda, kuruluşlarda, derneklerde.
 Ve öyle bir yenilenme ki bu, bir kurumun yenilenmesine sadece o kurumun değil, hepimizin ihtiyacı var.
 1 Kasım seçimleri bu yenilenme, tazelenme için çok iyi bir fırsat.
Her kriz, fırsatlar barındırır.
Ve inanıyorum ki, bitti, kapandı denilen devir, eğer ki o koca kartal yenilenirse, gagasını, pençelerini, tüylerini döküp, yeniden çıkarırsa, yeniden açılacak. Ülke yeniden ve eskisinden daha güçlü doğrulacak.
Haydi kartal ;
Yenilen, tazelen ve kanat çırpmaya başla. 

http://haber.star.com.tr/yazar/zor-karar--yeniden-dogus-icin-aciya-hazir-misin/haber-1052725

16 Ağustos 2015 Pazar

MEHDİ NEDEN GELMELİ / MUSTAFA ÖZCAN

Mustafa Özcan
Mehdi’nin en büyük hizmeti, siyaset aleminde tecdit yapmasıdır. Siyaset alemindeki tecdidinden dolayı kimileri Ömer Bin Abdulaziz’e Mehdi nazarıyla bakmışlardır. Ömer Bin Abdulaziz sünnetin tedvini ve ihyası konusunda da tecdit görevini ifa etmiştir. Elbette daha sonra alimler Ömer Bin Abdulaziz’in Mehdi değil de müceddit olduğunda hemfikir olmuşlardır. Neden? Mehdi siyaset aleminde olsa da ahir zamanda zuhur edecektir. Mehdi’nin büyüklüğü de bu alanda asırların ihmalini telafi etmesidir. Her asırda tecdit yapılmış ama siyaset alemi bundan mahrum kalmıştır. Özellikle de Osmanlı’nın çöküşünden sonra hepten bu alan kısırlaşmış, kesata uğramıştır. Bu nedenle de siyaset alemindeki tecdit görevinden dolayı müceddit olsa da Ömer Bin Abdulaziz’in mehdiliği reddedilmiştir. Bununla birlikte Mehdi olmasa da mehdi sıfatı taşımaktadır. Nedenine gelince; Mehdi aslında raşid sıfatına haiz, ahir zamanda siyaset aleminde görevli şahıs demektir. Bütün raşid halifeler beklenen Mehdi olmasalar da aynı zamanda mehdi sıfatına haizdirler. Lakin içlerinden sadece birisi tahsisle Mehdi’dir. Raşit ve mehdi halifelerin çığırı ve dinde yenilikleri bidat değil aksine Hazreti Peygamberin devamı ve eseri sayılmıştır. Bu nedenle de Hazreti Ömer’in teravihi camide kıldırması, Hazreti Osman’ın cuma günü ikinci ezanı ihdas etmesi ve Ömer Bin Abdulaziz’in  hutbelerde ‘innallaha yemuru bil’adli’ ayetini okuması ve okutturması izlenecek çığır mesabesinde görülmüştür. İtiraza medar olmamıştır. İrbad İbni Sariye tarikiyle rivayet edilen hadiste Peygamberimiz ‘fealeyküm bisünneti ve sünneti’l hulefa’ir raşidin el mehdiyyin’ diye bir ifade kullanmıştır. Burada raşid ifadesi sıfat iken bu ikinci bir sıfatla da pekiştirilmişlerdir. Bu da raşid halifelerin mehdi sıfatı da taşımalarıdır.
***
İslam tarihini beşe ayıran hadiste de görüldüğü gibi raşid halifelerin hilafetleri ‘ala minhüci’n nübüvve’ karakterli olduğundan yani peygamberi metoda haiz olduğundan dolayı onların sünneti de Hazreti Peygamberin sünnetine ilhak edilmiştir. Söz konusu hadiste peygamberlik metodu üzerine hilafetin iki dönem olduğuna parmak basılmaktadır. İbnü’l Kayyım hayır cephesinde mehdi misal insanlar çok olacağı gibi şer skalasında da birçok deccal bulunacağına parmak basar. Bunlar kimi zaman deccaller olarak kimi zaman da cebbarlar olarak nitelendirilmekte, anılmaktadır. Zorba yönleri itibarıyla onlara cebbar veya cebbarlar denildiği gibi sahte misyonları veya kendilerine kurtarıcılık misyonu yüklemeleri nedeniyle de deccal veya deccaller denmiştir. İbnü’l Kayyım çok sayıda deccal numunesinin yanında içlerinde büyük bir deccal olacağını öngörmektedir. Buna mukabil hayır cephesinde de birçok mehdi misal kişinin ve yöneticinin yanında Mehdi-i Ekber olacağını da ifade etmektedir. Deccal sıfatlı birçok yönetici olacağı gibi aynı zamanda mehdi sıfatlı birçok yönetici de olacaktır.  Ama bunların içinde tek biri mutlak anlamda Mehdi’yi temsil edecektir. Bu itibarla sıfatı çok ama Mehdi tektir. İşte kimileri buna Büyük Mehdi de demektedir (El Hanabile ve’l İhtilafu Mea’l Selefiyye el Muasıra, Mustafa Hamad ve Alyan Hanbeli, Daru’n Nur, s: 451) .
***
27 veya 30 deccal arasında Süfyani bulunmamaktadır. Süfyani ile Deccal’ın vuruşacakları ve Şam’da karşılaşacakları yönündeki haberlerin sıhhat derecesi meşkuk bulunmaktadır.  İslam deccalleri çok olmasına rağmen Süfyani bunlardan değildir. Muhtemelen Süfyani haberleri Şii ravilerin uydurması ve Sünnilerin de titizlenmemeleri sonucu literatüre girmiştir. Zira buna dair hadislerin uydurma, münker ya da çok zayıf olduğu erbabınca ifade edilmektedir. Evzai tarikiyle Ebu Hureyre’ye dayandırılan Süfyani hadisindeki zincirdeki ravilerden Velid İbni Müslim müdellistir. Dolayısıyla rivayet ettiği hadisler müdellles/karmaşık sıfatı taşımaktadır.  Bu hususta Ramazan el Gannam’ın yazısı aydınlatıcıdır. (http://ar.islamway.net/ article/20313 ). Hatta Süfyani meselesinin efsane olduğu yönünde kanaat belirtilmektedir. Kimileri Süfyani’nin Saddam Hüseyin kimilerinin de Osmanlı’yı yıkan zatın olduğunu söyleseler de bu sıhhatli görülmemektedir. Bununla birlikte Süfyani olarak nitelendirilen kimi eşhasın İslam deccalleri arasında olduğu bir gerçektir. Süfyani sıfatını kaldırsanız da öteki sıfat bakidir. Dolayısıyla zait Süfyani sıfatı kaldırıldığında geride bir sorun kalmamaktadır.

 Hadislerde Mehdi’nin zuhur atmosferi kargaşa dönemi olarak tasvir edilmektedir. Adeta İslam alemi fitnelerden dolayı, gönüller arasında muhabbet bağlarının köreldiği bir döneme tanıklık edecektir. İslam alemi büyük bir bölünme parçalanma içinde olacağı gibi aynı zamanda zihin ve gönül dağınıklığına da sahne olacaktır. Mehdi, Müslümanların yeniden kaynaşmasına vesile olacak ve ellerinden alınmış (selbedilmiş) nimetlerini ve ülfetlerini iade edecektir. Otağını Beyt-i Makdis’e kuracaktır. Müslümanların perişan hallerini izale etmesi ve dağınık gönüllerini bir araya getirmesi bile Mehdi’nin zuhuru elzem kılmaz mı? Öyle bir zat olmasa bile olmasına temenni edilir. Reddedenlerin kıyamet yahut dağınık kalmaktan başka karşı bir reçetesi var mı?

İMAMU'L HATEM / MUSTAFA ÖZCAN

Mustafa Özcan
Peygamberimiz hatemü’l enbiya’dır. Peygamberlerin veresullerin mührü, hatemi ve sonudur. Mübarek nurani silsile onunla sona ermiştir. Lakin Kadiyanilik ve Bahailik gibi İslam çatısı altından çıkarak batıl yola sapmış fırkalar bunu kabul etmemektedir. Bu onların imtihanıdır. Bununla birlikte kimi sufiler bir de hatemü’l evliya diye bir tabir ve kavram tutturmuşlardır. Bu mesele imana medar bir mesele değildir.
Hadislerde belirtildiği gibi bir de ikinci hilafet dönemi vardır. Bu ikinci hilafet döneminin imamına da imamu’l hatem veya hetemü’l eimme (imamların sonuncusu) denilmektedir. İkinci zuhur çağının imamı, halife ve Mehdi sıfatları ile anılacaktır. Bununla birlikte hatemü’l eimme yani imamların hatemi ve sonuncusu yeni bir silsilenin başı da olabilir. Nasıl ilk raşit halifeler dörtlü bir zincir ve halka oluşturuyorsa hatemü’l eimme olarak anılan Mehdi veya imamu’l hatem de bir çığırın veya yeni halifeler çığırının başı olabilir.
Hanbeli imamlarından İmam Seffarini kıyamet alametleriyle alakalı olarak kaleme almış olduğu manzumesinde Mehdi hakkında ‘imam el hatem’ ifadesini kullanmaktadır. Demek ki gerçek halifeler silsilesi ve zincirinin mütemmimi olacaktır. İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri de Abdulgani Nablusi’den evvel  Osmanlı ile Mehdi ve Hazreti İsa arasında bir bağ ve köprü kurmuştur. Buna göre Osmanlılar hatimedir Mehdi’nin zuhuru ve Hazreti İsa’nın nüzülü ise hatimenin hatimesidir (  http://www. risalehaber.com/ hatimenin-hatimesi-14044yy.htm ).
Andolsun ki biz, Tevrat’tan sonra Zebur’da da yazdık: Şüphe yok ki yeryüzü, temiz kullarıma miras kalır’ ayeti veya benzeri mübeşşir ve müjdeli haberlerden Hazreti İsa ve Mehdi dönemini de çıkarıyoruz. Neden Zebur, neden Davut?  Zebur bilindiği gibi Davut Aleyhisselama verilen kitaptır. Davud Aleyhisselam Beni İsrail Peygamberleri arasında Kur’an’da halife olarak anılan peygamberdir. İslamidir yani arkasını ne meşhur bir aile, ne bir zengin ne de bir sultana yani kimseye dayamadan sadece Allah’ın fazlı keremiyle yükselmiş bir peygamberdir. Dad-ı hak ile birlikte Allah yürü kulum demiş ve yürümüştür. Süleyman Aleyhisselam ise babası Davud’un saltanat mirasına konduğu için kral olarak anılmıştır. Beni İsrail arasında Kral Süleyman olarak bilinir. Kur’dan arza varis olmanın Tevrat ve Zebur ile irtibatlandırılması manidardır. Musa Aleyhisselam Arz-ı Mev’ud’a dönüş sürecinde bir başlangıç veya sebep iken Davut ve Süleyman Aleyhisselam da bir sonuçtur. Bu ilk hilafet ile son hilafet bağlantısı gibidir.
Yuşa’dan Davud’u bir köprü olduğu gibi İmam Hasan’dan Mehdi’ye de bir köprü vardır. Ahir zamanda Müslümanların şahlanışı Şam-Kudüs ekseni üzerinde deveran edecek ve Deccal Remle yakınlarındaki Babü’l Lüd’de Hazreti İsa tarafından imha edilecektir. Deccal’ın tuzun suda erimesi gibi erimesiyle birlikte etrafındaki ve arkasındaki Yahudiler de dağılacaktır. Şevketleri kırılacak ve umutları sönecektir.  Bu yolla Hıristiyanların büyük kısmı gibi Yahudilerin büyük kısmı da iman dairesine girecektir. İslam’ın ikinci zuhur çağı İsrail’in ve Deccal’ın yenilmesiyle gerçekleşecektir. Böylece bu zafer aynı zamanda din ve İslam’ın hakikatinin de bir nişanesi olacak ve İslam’ın hak ve hakikat dini olduğu ve Allah’ın Yahudilerin yanında olmadığı anlaşılacaktır. Seçilmiş millet efsanesi son bir kez daha yerle bir olacaktır. Bu da İslam’ı kabulün önündeki setleri  kaldıracaktır. Bu nedenle Şam’da cereyan eden olaylar son imamın zuhurunun ve Hazreti İsa’nın nüzülünün mukaddimesidir.  

Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman’ın çağlar ötesine aktarılan mirası hem Kudüs davasını hem heybet ve şaşaayı temsil etmektedirler.
***
Ahir zaman Müslümanları zaferde Davut ve Süleyman’ın kademi üzerine olacak ve mirasına konacaktır.  Bu itibarla ahir zaman halifesi hem Hazreti Peygamberin hem de manen Hazreti Davud’un halifesi olacaktır.  Davut ile Galyot yeniden sahnelenecektir. Ahir zaman hadiseleri Davud’un saltanatının merkezindeki Kudüs ve etrafında şekillenecektir. Ahir zamanda Müslümanların eliyle Davudi misyon yenilenecektir.
Merhum Ali Uçar’ın bir rüyasındaki bir sahne de bunu tasdik etmektedir: “Cenab-ı Peygamber’in (S.A.V.) oturduğu yerin hemen sağında Davud (a.s) ve ben vardım. Karşımdaki zatın kim olduğu zihnimi kurcalıyordu. Herhalde Yusuf (a.s) idi. Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen bütün peygamberler sofrada hazır bulunuyordu. Cenab-ı Peygamber (S.A.V.)’in önünde bulunan iki tabakta salata vardı. Her ne ise... Cenab-ı Peygamber (S.A.V.) diğer peygamberleri tanıtmaya başladı. Hemen yanındaki Davud (a.s)’ı överek tanıtmaya başladı. Bu arada sırtına hafif hafif vurarak, Kur’an’daki bahislerinden de bahsediyordu. Cenab-ı Peygamber (S.A.V.), sözünü bitirir bitirmez, ben Davud (a.s)’ın Risale-i Nur’da geçen kıssasını anlattım. Davud (a.s) isminin, kıssasının risalelerde geçmesine pek memnun olmuş ve bu memnuniyetini diğer peygamberlere mimik hareketleriyle izhar ediyordu.” Bu itibarla Mehdi veya hatemü’l eimme hem varisi Muhammedi hem de varisi Davut ve Süleyman’dır. Bazıları bunda da Hazreti İsa’nın nüzülünde olduğu gibi Hazreti Peygamberin hatemiyet veya makamında bir tenkis veya eksiltme görebilirler. Halbuki, tam tersi bütün bunlar onun büyüklüğünün nişaneleridir. 


OSMANLI'DAN MEHDİ'YE / MUSTAFA ÖZCAN

Mustafa ÖZCAN

"Takdim: Mustafa ÖZCAN'ın Vahdet Gazetesinde yayınlanan Habervaktim'deki 13.08.2015 tarihli yazısından alıntıdır. Yazı Alusizade Osman Efendi hakkındadır.   Yazının son iki paragrafını ilginç bulduğum için alıntılıyorum..."

http://www.habervaktim.com/yazar/72529/osmanlidan-mehdiye.html

Galiyetü’l Mevaiz adlı eserinde kıyamet alametlerine değinmiş ve bu hususta Mehdi, Deccal ve Hazreti İsa’nın nüzülü gibi meselelere parmak basmıştır. Numan Alusi, Galiyetü’l Mevaiz adlı eserinde Osmanlı ile Mehdi arasında bir münasebet kurar. Bunu da aslında Abdulgani Nablusi’ye dayandırır. İmam Nablusi, ‘Andolsun ki biz, Tevrat’tan sonra Zebur’da da yazdık: Şüphe yok ki yeryüzü, temiz kullarıma miras kalır’ ayetinin yorumunda Osmanlı İmparatorluğu’nun ahirzamana kadar devam edeceğini ve akabinde Mehdi’nin zuhur edeceğini yazmıştır (Galiyetü’h Mevaiz, s: 283, Daru’l Minhec). Demek ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması kıyamet alametlerindendir.


Mehdi’nin zuhuru da onu takip edecektir. Hatta İmam Nevevi’nin yorumlarından anlıyoruz ki ahirzamanda sosyolojik anlamda bedevi kültür medeni kültüre (çadır kültürü kerpiç kültürüne/ veber ahalisi meder ahalisine) galip gelecektir. Müteahhit kılığındaki çobanların yüksek binalar yapmalarına buna işarettir. Bu işaretten yola çıkarak İstanbul beyefendisinin kayboluşu da kıyamet alametlerindendir. Filistinli Yunus Estel gibi kimi zevat ta İslam nizamının ortadan kalkmasının yüzyıldan fazla devam etmeyeceğini ve kusuf vaktinin bir asrı geçmeyeceğini ifade etmektedir. Bu yoruma dayalı olarak şunu söyleyebiliriz: Demek ki Osmanlı’nın yıkılmasıyla Mehdi arasındaki fasıla bir yüzyılı geçmez. Bu itibarla Osmanlı’nın yıkılmasının üzerinden neredeyse bir asır geçmiştir. Ve alametler belirmiştir.  

MACAR AHMET, SİMON ROBERT'İ NASIL YENDİ ?

İsmail Kılıçarslanİsmail Kılıçarslan


Arkadaşları tarafından kendisine 'hidayet makinesi' lakabı takılan bir adamdır bizim Macar Ahmet. Macar dediğime bakmayın. Kendisi, son derece kesin olarak Türkiyeli bir Zaza'dır. Çalışmak için gittiği Macaristan'da yıllar içerisinde 1500'ü aşkın insanın İslam dini ile tanışmasını sağlamış, hidayetlerine vesile olmuştur. Hayır. Hiçbir cemaatle, hiçbir dernekle, hiçbir vakıfla doğrudan bir bağı yoktur. Macaristan'da ağırlıklı olarak genç ve entelektüel düzeyleri yüksek isimlerle bir araya gelmiş, onlara bıkıp usanmadan İslam'ı anlatmıştır. Birken iki, ikiyken on, onken bin olmuşlardır. Bugün Macaristan'da sayılarının üç bini aştığı söylenen bir genç kuşak Macar Müslümanlar topluluğu varsa bu büyük oranda Ahmet'in tebliğ çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir.
Peki, başlıkta adı geçen Simon Robert kimdir? O da, yaptığı doktora çalışmasında Kur'an'ı Macarca'ya çeviren bir akademisyendir. Uzunca bir süre Macaristan'da 'Kur'an çevirisi' olarak bu şahsın yaptığı çeviriden başkasına ulaşılamamıştır. Bu çevirinin aşağı yukarı nasıl bir şey olduğunu anlamak için önsözündeki şu cümle yeterli olacaktır: 'Muhammed, Kur'an'daki yaratılış ayetlerinin tamamını Tevrat'taki tekvin bölümünden almıştır.'

Bu oryantalist, kötü niyetli Kur'an çevirisinden başka bir Kur'an çevirisi olmaması, Ahmet'i harekete geçirmiş elbette.
Burada bir ara bilgi vermem lazım size. Ahmet'in en önemli geçim kaynaklarından biri yaptığı çeviriler. Çevirileri birlikte gerçekleştirdiği partneri ise, Macar dilinin en önemli çevirmenlerinden biri olan ve bir süre önce Müslümanlığı seçen Halima Hanım. İkili, birlikte elliyi aşkın kitap çevirmişler Macarca'ya. Bu elli kitabın neredeyse tamamını Macaristan'da faaliyetleri olan İslami dernekler, vakıflar, STK'lar sipariş etmiş. Tabii, Ahmet'in ve Halima Hanım'ın çeviri bedellerinin nasıl 'küçük bir miktar para artı Allah rızası artı hizmet artı himmet' olarak ödendiğini falan anlatıp kimseyi üzmek istemem. Ahmet, 'onlar da ümmet için çalışıyor' deyip hiçbir cemaatin, hiçbir vakfın, hiçbir STK'nın ricasını kırmamış. Diz kırıp üç kuruşa çevirmiş kitapların hepsini.
Sıra Kur'an'ı Macarca'ya çevirmeye gelince Ahmet ve Halima Hanım, bunu tamamen gönüllülük esasıyla yapmaya karar vermişler. 'Biz hele bir Kur'an-ı Kerim'i Macarca'ya çevirelim. Ardından bütün cemaatlerden ortaklaşa talep edeceğimiz bir basım bütçesi ile
yayınlarız Kur'an'ı' diye düşünmüşler.

Çeviri bitince Ahmet, metni Macaristan'da faaliyet icra eden tüm derneklere, vakıflara, cemaatlere göndermiş. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan da 'basılabilir' onayı almış.

Ahmet, şöyle iki durumla karşılaşmış. Bir yandan özel randevu talep eden cemaatlerin istisnasız hepsi Kur'an'ın sadece kendilerinin logosuyla basılması karşılığında Ahmet'e para teklif etmişler. Diğer yandansa cemaatlerin istisnasız hepsi Kur'an'ın Macarca çevirisinin pek de iyi olmadığını yaymışlar etrafa. Mesele çok basitmiş: 'Müşteri kaçırıp Kur'an çevirisinin üzerine konmak.'
Ahmet, kendisine yapılan tekliflerin hiçbirine itibar etmemiş. Cemaatlerin, derneklerin, vakıfların iki bağımsız Müslüman'ın yaptığı Kur'an çevirisine niçin 'çökmek' istediklerine de bir türlü akıl erdirememiş.
Neticede, epeyce para bulunup basılmayı bekleyen Kur'an çevirisi, IHH'nın girişimleri ile 2011 yılında basılabilmiş. Şimdi altıncı baskıyı yapmak üzere…

Aslında bu öyküyü burada bitirip 'isteyen istediğini anlasın' diyebilirdim. Fakat demeyecek ve soru soracağım.
'Çıktıkları meydanlarda, sahibi oldukları kürsülerde 'Müslümanlar kardeştir' sloganı atmaya bayılan, ümmetin vahdeti konusunda gözlerine uyku girmediğini anlatıp bizi ağlatan cemaatler, vakıflar, dernekler; söz konusu en temel değerimiz olduğunda bile 'o iktidar alanı benim olacak arkadaş' aymazlığına düşüyorlar. Bunlar mı tesis edecek İslam kardeşliğini?' diye soracağım mesela.
'İki bağımsız, bağlantısız Müslüman'ın emeğine çökmek için o iki insanın emeğine çamur atmaktan çekinmeyen yapılar eliyle mi tesis edilecek aydınlık bir dünya?' diye soracağım mesela.

'Macarca Kur'an çevirisi olmamasını bir tek kez olsun kafaya takmamış bu dernekler, vakıflar, cemaatler mi Avrupa'da İslam'ın dalga dalga yayılmasını sağlayacaklar?' diye soracağım mesela.
Soracağım da neye yarayacak? Muhtemelen hiçbir şeye…

Bizim cemaat

Son üç katılımla toplamda 32 kişi olduk. '32 kişilik cemaat mi olur' demeyin, üzerim.
En gencimiz 27, en yaşlımız 60 yaşında. Bir şeyhimiz yok. Bir imamımız yok. Bir hocamız yok. Devletten istediğimiz vakıflara ait bir bina yok. Yahu, derhal hayata geçirilmesini talep ettiğimiz bir projemiz bile yok. 'Bu nasıl cemaat' diye soranları görür gibiyim, az sabır.

Cemaatin varoluş amacını, bir doktor arkadaşımız özetledi: 'Bütün amacımız amaçsızlık olsun abi. Ne kadar az amaç, o kadar çok bereket.'

Belli aralıklarla toplanıyor, uzun uzun Türkiye'yi, ümmeti, yapılabilecek şeyleri, hayata geçirilebilecek fikirleri konuşuyoruz. Hayatı konuşuyoruz. Minyatür kale futbol, voleybol falan gibi oyunlar oynuyoruz.
Bazen birileriyle buluşuyoruz. Onlara gördüğümüz manzarayı, dertleri, çözüm yollarımızı anlatıyoruz aklımız erdiğince. Hiç kimsenin ne buluştuğumuz isimlerden, ne de birbirinden en küçük beklentisinin olmaması bizim cemaati 'cemaat' yapan asıl unsur.
Peki, bu cemaatte kimler var? İsmailağa'da yetişmiş bir iki kişi var. İktibas Dergisi çevresinde yetişmiş bir mealci var. Radikal İslamcılıktan gelme birkaç arkadaşımız var. Geçmişte MGV teşkilatında görev almış arkadaşlarımız var. Hep bağımsız kalmış İslamcılar var. Entelektüel birikimi ile temayüz etmiş, eli kalem tutan insanlar var. Esnaflıkla uğraşan abilerimiz var. Medyacılar var. Akademisyenler var. Devletin çeşitli kademelerinde görev alan bürokratlar var. Bankacılar var.
Kimse kimsenin itikadı ve ameli ile ilgilenmiyor. Dileyen namazları cem ediyor, dileyen teheccüde kalkıyor. Cumaya giden gidiyor, gitmeyen gitmiyor. Mezhep tartışması yapmıyoruz, 'Kur'an'ı nasıl anlamalıyız' meselesi üzerinden birbirimize hücum etmiyoruz. Kimse kimseyi tanımlamanın, sınırlamanın, belirlemenin derdinde değil. 'Yahu 32 kişilik cemaatimizde henüz birbirini tekfir eden kimse çıkmadı' diyeyim de anlayın ötesini.

Biliyorum. Klasik bir cemaat anlatmıyorum size. Daha doğrusu, aramızda kalsın, aslında size klasik ötesi klasik bir cemaat anlatıyorum. 'Birbirine benzemeyen, birbirine benzemek zorunda olmayan insanların bir araya gelip aynı dertler, aynı tasalar, aynı insani düzlem üzere yan yana durmaları' demek değilse nedir ki cemaat?
Vakıflardan bina istemek mi? Hiçbir belirgin farklılığını görmediğimiz tıpkıbasım projeleri hayata geçirmek mi? Kaynak israfı mı? İletişimsizlik mi? Hoşgörüsüzlük mü? Birbirini tekfir etmek mi?
Almayayım be gülüm.
Az kalsın unutuyordum. Cemaatimizin bir adı var elbette: Rahatsızlar

Çörek otu maskesi

39 yaşında ehliyet sahibi olup araba kullanmaya başlayınca hayatıma birdenbire bütün gücüyle radyolar yeniden girdi. Bilhassa Ankara oyun havaları ve zikirli ilahi yayınlayan radyoların hastasıyım. Niçin böyle bu? Bilemedim. Ankara oyun havaları ile zikirli ilahiler arasında ritim benzerliği dışında benzerlikler var mı? Onu da bilemedim. Dahası, Ankara oyun havaları yayınlayan radyolarla zikirli ilahi yayınlayan radyoların patronları aynı mı? Vallaha onu da bilemedim.

Ancak şunu biliyorum artık net olarak. Ankara oyun havası yayınlayan radyolardan 149 TL'ye dünyanın en güzel tabletini, zikirli ilahi yayınlayan radyolardan 29 TL'ye dünyanın en güzel çörek otu maskesini alabiliyorsunuz. Bu kurban olduğumun çörek otu maskesi, yanık izi de dâhil olmak üzere sivilce, ameliyat izi, ben falan bırakmıyormuş. Tabii bir taraftan da sünnet imiş…
Çörek otu maskesi falan bir tarafa da… Ben asıl bu zikirli ilahi yayınlayan radyoların 'Kur'an kursunda hafızlık çalışan talebeler için Kur'an bağışı kampanyası'nı anlamıyorum. Şu üç soru takılıp duruyor aklıma.
Bir: Bu talebelerin alacakları Kur'an için 30 lira yüksek rakam değil mi? Hele toplu alındığında 12 liraya orta boy Kur'an almayanı döverler.

İki: Dünyanın hangi Kur'an kursu, talebelerin çalışacağı Mushafları edinmeden açılır ki? Yani, talebesinin okuyacağı Mushafları bile almayı başaramamış bir Kur'an kursu niçin açılır ki? Dahası, herhangi bir iş adamından, herhangi bir esnaftan 'bizim 100 talebemiz var, şunların Mushaflarını alıver' denildiğinde hep mi olumsuz cevap alınmaktadır da radyoda kampanya yapılma zorunluluğu hâsıl olmaktadır? Daha da dahası, bu çocukları Kur'an kursuna gönderen ailelerin tamamına yakını 15 liralık Mushaf alacak ekonomik duruma sahip değil midir ki bu radyolarda geceli gündüzlü bağış kampanyası düzenlenmektedir?

Ve üç: Bu Mushafların hangi Kur'an kurslarına ulaştırılacağı niçin özenle dinleyicilerden saklanmaktadır? Bağışını yaptığım Mushafların hangi Kur'an kursunda hangi çocuklara ulaştırıldığını bilmek hakkım değil midir?
Hadi şunun adını koyalım ve bitirelim: Derdiniz gerçekten Mushaf'ı olmayan çocuklara Mushaf ulaştırmaksa uyguladığınız yöntem aşırı çirkin. Derdiniz Mushaf'ı olmayan çocuklara Mushaf ulaştırmak değilse siz… Neyse orası da bana kalsın.

14 Ağustos 2015 Cuma

TANKLAR KABE'YE DAYANMADAN EVVEL...

Sibel ERASLAN / Yeni Şafak
Yenişafak’tan İbrahim Karagül Bey’in son yazısı, 100 yıllık bir Ortadoğu hesaplaşmasının son kıyılarını güncelliyordu. İran ile Türkiye’nin Suriye Krizi sonrasında yaşadıkları uyuşmazlıkların “tehlikeli biçimde derinleşmesi”ni kritik eden önemli bir yazıydı. Derinleşen tehlikenin sonucunu,kopuş bu şekilde giderse, tankların Kabe’ye dayanması gibi bir kabusla resmeden yazısı İbrahim Bey’in... Belki kötümser bulunabilir ama uyarılarla yüklüydü. Her birimiz için...   
Hatırlayalım...
1- Kızıl Kuşağın Sovyetik yükselişinin tükenip, Doğu Blokuna has duvarların tek tek yıkılmasından itibaren, yeni düşmanın rengi “yeşil” olarak belirlenmişti. İslam toplumlarını, yeni ve nihai “öteki” olarak işaret eden bu son refleksin, kendisine dövüş mekanı olarak seçtiği mekan; “Ortadoğu”merkezli ve fakat Afrika ve Asya uzantılı, enerji kaynaklarını, deniz ve hava ulaşım istikametlerini de takip eden bir seyirdedir.
Ama bu kadim coğrafyayı yeniden kalp atışları mesabesine taşıyan başka bir kader daha var.
2- Harran/Şam/Filistin/Hicaz/Fırat/Dicle/Nil üzerinden gerilmiş bu bereketli ve esnek yay, dünyanın ve insanlığın medeniyet tarihine has ilahi sahnenin kendisidir. Yerlerle gökleri birbirine bağlayan “kutsal”a dair “ana eksen” buradan boy atmıştır. Burası “ana harita”dır. İbrahim Peygamberinkendisi gibi peygamber olan oğullarının yurdudur bu coğrafya. Merhameti, alçakgönüllülüğü ve teselli vericiliğiyle namlı Son Elçi (s) buradan konuşmuştur...  
***
Karagül ve dış politika mütehassısı pek çok yazarın stratejiler bağlamında dünya dengelerinin ritmini takip eden, bir kısmıyla gazetecilik, istihbarat, bir kısmıyla diplomatik uzmanlık bağlamında “inşa”ya yönelik öngörüleri, politikanın içindeki işlevselliğini deneyerek göreceğimiz meselelerdir...
Benim bu tartışmadaki çekincelerime gelince, siyasetin bir şekilde “kutsal” ile temasında ortaya çıkan/çıkacak yüksek gerilimle ilgilidir.
Daha evvelki yazılarımda Amerikan dış politikasına hakim Neo-con inşaatın ve Evanjelist tavrın, Ortadoğu’da yol açtığı ağır ve kanlı bilançodan defalarca kere şikayetle bahsetmiş birisi olarak... Mistik, anjelik zırhlarla tahkim edilmiş bu politik miğferleşmenin aslında tam tersine ne kadar da dünyevi hırslarla dolup taştığı gerçeğine dikkat çekmek istiyorum... Allah ondan ve annesinden razı olsun, Meryem oğlu İsa Peygamberi, petrol savaşı için ikon düzeyine indirgemek, onu kutsamak değil, kolunu kanadını kırarak belki yeniden çarmıha germeye kalkmaya denktir... Hz. İsa’yı rahat bırakmaktan söz ediyorum.
Karagül’ün yazısına dönecek olursak, hepimizin de içinin titreyerek, gerçekleşmemesi için dua ederek, bin destur’la uzaklaştırdığımız halde öngörmekten de imtina edemediğimiz mezhepler, meşrepler kavgası hadisesi mühimdirOrtadoğu’ya 100 yıl aradan sonra yeniden dizayn vermeye azmetmiş dünya muktedirlerinin, İslam’ı İslam’la savaştıracak ve üstelik bunu kutsal giysisine büründürülmüş bir mantelite ile teklif ediyor oluşları, ciddiyetle ele alınması gereken bir meseledir. Bu konuda Neo-conların Ortadoğu yerli halklarını domine edici tasarruflarına karşı uyanık olmak gerekiyor elbette...
Ama Karagül’ün mezkur yazısında resmettiği kaos, sadece Amerikan yeni mistiklerinin çabalarından ibaret bir diplomasi inşaatına mı işaret ediyor? Biz kendi hallerimize bakmak, kendimizi de gözden geçirmek zorundayız.
Diplomasiye, siyasete giydirilmiş kutsiyetler, sadece Hıristiyan/İslam, Tevrat/Kur’an karşıtlığını kurgulayan, baş edilmez epikliğiyle bu karşıtlığı görkemli, şerefli bir savaşım haline getiren süreçleri tetiklemiyor... Giderek Sünni/Şia karşıtlığı üzerinden kurgulanan hatta kutsanan, benzeri bir gerilimin, “ana harita”yı kan revan eyleyecek bir fay hattına gittiğini görmek zorundayız...
Başrollerini Suudi Arabistan ve İran’ın çektiği bu tehlikeli restleşme anaforuna hızla yaklaştırılmak istenen Türkiye, bunca ağır yükünün altında dalgakıran rolünü üstlenebilecek mi? Üstelik Suriye vahşetine pervasızca katılan mevcut İran yönetiminin tüm sabrı zorlayan siyasetine rağmen... Suudi Arabistan’ın Mısır’daki darbecilere verdiği açık ve feci desteğe rağmen...       
Çıkış yolumuz nedir? Diplomasi uzmanı değilim. Ama kutsal ile olan temasımızın keyfiyeti hepimizin sorumluluğudur. Kutsalı reddetmeden ve onu kendi menkulümüz haline de getirmeden... Onu rahat bırakarak. Dünyevileştirmeden. Metalaştırmadan. Kan dökücü ve bozgunculuk çıkartıcı işlerimize alet etmeden... Yeniden tevhidi bir çağrıyı güncellememiz gerekiyor. Bu işi günlük siyasetin ve dönemsel diplomasinin ötesinde, daha temelden, itikaden ciddiye almamız lazım...
Sünni ve Şia entelektüel çevrelerinin, hikmet ehlinin, kanaat önderlerinin, sanatçıların, üstadların acilen telif edici, buluşturucu, tevhid ve barış esaslı bir dil imkanı kurması gerekmiyor mu?