.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

28 Temmuz 2015 Salı

ANKARA'DA SIR TOPLANTI

DAEŞ’e karşı başlatılan operasyonların ardından Ankara’da sürpriz bir toplantı yapıldı. DAEŞ ve Esad’a karşı savaşan 20 Türkmen tugayının temsilcisi MİT’in koordinasyonunda biraraya geldi. Kurulması planlanan 5 bin kişilik Türkmen ordusuna son şekli verildi. Türkiye ile koordineli olacak ordu, bölgedeki etnik temizliğe de engel olacak.

Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun "Bundan sonra sınırımızda DAEŞ'i görmeyeceğiz. Nasıl yapacağımız bizde saklı" açıklamasının ardındaki detayları ortaya çıkmaya başladı. Bu kapsamda, MİT'in koordinasyonunda muhalif Türkmen tugaylar Ankara'da sürpriz bir toplantıda biraraya geldi.
Suriye kuzeyinde ve Halep çevresinde bulunan muhalif Türkmen tugaylar, MİT koordinasyonunda, güvenlik, istihbarat ve askeri birimlerden yetkililerin de katılımıyla geniş kapsamlı bir toplantı düzenledi. Dün başlayan toplantıda ele alınan ağırlıklı konu ise kurulma çalışmalarına hız verilen Birleşik Türkmen Ordusu oldu. Çağrıları "gizli" yapılan toplantıda kurulması planlanan 5 bin kişilik Birleşik Türkmen Ordusu'na son şekli verildi.

YENİ YOL HARİTASIToplantıya Halep ve Bayır-Bucak bölgesinde Esad ve DAEŞ'e karşı savaşan muhalif tugaylardan yaklaşık 20 temsilcinin katıldığı ifade ediliyor. Toplantıya Sultan Murad, Muntasır Billah, Sultan Mehmed gibi etkili tugaylardan temsilcilerin katıldığı ve yeni dönemdeki yol haritasının şekillendirildiği öğrenildi.

EĞİT-DONAT İFLAS ETTİABD öncülüğünde başlatılan eğit-donat projesinin istenen başarıyı göstermemesi üzerine yeni formüller devreye girdi. Bu formüllerin başında ise Ankara'nın destek verdiği Birleşik Türkmen Ordusu olduğu belirtiliyor. Bu ordunun TSK'nın yapacağı sınır ötesi harekatlarda Ankara'yla koordineli olacağı iddia ediliyor. Türkmen Ordusu, DAEŞ'ten kurtarılacak Türkmen bölgelerinde denetimi ele alacak ve bölgenin nüfus yapısının değiştirilme tehlikesinin de önüne geçecek.

İKİ BÖLGEDE KONUŞLUKurulma çalışmalarında son noktaya gelinen Birleşik Türkmen Ordusu, 2 bölge odaklı şekillendirilecek. Ordunun Bayır-Bucak yapılandırması geçtiğimiz hafta tamamlandı ve Ahmet Arnavut Genel Komutan olarak tayin edildi. 2. Sahil Tümen Komutanı Teğmen Tarık Solak, Dış İlişkiler Sorumlusu Başşar Molla, saha komutanları ise Ömer Abdullah ve Adil Orli oldu.

HALEP'TE TEK ÇATIDAHalep bölgesinde ise en büyük üç tugay başta olmak üzere mahalli Türkmen birliklerle beraber diğer grupların da Sultan Murad Tümeni adı altında toplanması bekleniyor. Dün Ankara'da başlayan toplantıda ordunun görev dağılımının tesbiti bekleniyor. Birleşik Türkmen Ordusu'nun Türkmen Dağı'nda büyük bir gövde gösterisiyle tüm dünyaya ilan edileceği öğrenildi. Türkmen Ordusu'nun Suriye içinde ve dışında yaşayan Türkmenlere "vatanınızı savunun" çağrısında bulunacağı da belirtiliyor.

İLK HEDEF LAZKİYEOrdunun, Bayır-Bucak bölgesinde mevzilendireceği tümen ise diğer muhalif ordularla birlikte Esad'ın kalesi Lazkiye'yi hedefliyor. Ordunun öncelikli hedeflerinden biri olarak Lazkiye sahil yolunun Esad ve İran unsurlarından temizlenmesi ve Lazkiye'ye gidecek yolun açılması gösteriliyor.

Yeni Şafak

27 Temmuz 2015 Pazartesi

BİR DELİKTEN DEFALARCA ISIRILMAK

Mehmet Ali BULUT / Haber 7

Bir delikten defalarca ısırılmak eğer ahmaklık alameti değilse küfre delalet eder.
Peygamber efendimiz “bir mümin bir delikten iki kere ısırılmaz” buyuruyor. Biz, yani Türkiye Cumhuriyeti –tabii ki devlet, onu idare eden siyasi ekibin dini üzeredir, isterse laik olsun- son otuz kırk sene içinde defalarca aynı delikten ısırılabiliyor ve bundan ders de çıkarmıyor…
Ortalıkta bir ‘İncirlik Mutabakatı’dır gidiyor. İncirlik mutabakatı, incirlik mutabakatı... Bir zaman da ‘Çekiç Güç’ tartışmalarıyla ülke kalkıp oturmuştu. Güya Saddam’ın ta Ankara’yı ve de bilmem nereleri vuracak cehennem silahları, uzun menzilli topları vardı. Hatta Hürriyet, çarşaf çarşaf, sonradan biber algı operasyonu oldukları zahir olan o topların çizimlerini, dökümlerini yayınlamıştı. Amerika, dostu ve müttefiki(!) Türkiye’yi, Saddam’ın hışmından korumak için Türkiye ile Irak arasına Çekiç Güç’ü yerleştirmek istiyordu. Türkiye mırın kırın etmişti ama Çekiç Güç’ün kuzey Irak’a konuşlanmasına mani olamamıştı. Çekiç Güç güya Saddam’ın uçaklarının 36. Paralelin üstüne çıkmasını engelleyecek, Türkiye’ye PKK konusunda destek verecekti.
Çekiç Güç bölgeye yerleştikten sonra ortalığı bir sis perdesi kapladı. Kimse Amerika’nın orada ne yaptığını bilmedi, görmedi, göremedi. Sisler kalkınca bir de baktık ki orada‘Biberon’ bir Kürt bölgesi oluşturulmuş. Türkiye’nin uçakları da o bölge üzerinde uçmaktan yasaklandıkları için bölge tamamen PKK’nın kontrolüne geçmiş. Türkiye’nin tüm kırmızı çizgileri çiziktirilmiş, yeşile dönmüştü, askerinin başına çuval geçirilecek hacalete düşürülmüş… vs vs.
Benim bir yakınım o dönemlerde orada görevliydi askeriyede. Demişti ki ‘Biz merkeze bildiriyoruz, filanca bölgede PKK’lı bir grubu kıstırdık, acil destek gönderin’, diye. Bir de bakardık ki helikopterler geliyor. Biz sanırdık ki bizim helikopterler. Bir de bakardık ki Çekiç Güç helikopterleri… Hemen gelir bölgede sıkışmış olan PKK’lıları alıp giderlerdi. Biz de avucumuzu yalardık. Bu hep böyle oluyordu… Bizi mi dinliyorlardı yoksa koordinasyon merkezimizde oturan onlar mıydı bilemedik..
“Zaman zaman duyardık ki Kandil vurulacak. Nitekim de Türk uçakları bir yığın sorti yapardı ama genelde vurulacak noktaları Amerikan istihbaratı bize bildirdiği için, aynı anda orada bulunan teröristlere de “kaçın oradan” diye bilgi verirdi. Türkiye boş dağlara milyonlar boca ederdi. Türkiye bir şeyler yaptığını sanırdı, Kandil de kıçıyla bize gülerdi… “
Şimdi de Türkiye Amerika ile güya İncirlik Mutabakatı yapış görülüyor. Umuyorum ki bugünkü idareciler dünküler gibi değildir. Askeriyenin içindeki kriptolar da temizlendiğine göre inşallah hem asker hem iktidar ne yaptıklarını biliyorlardır. Çünkü bir zamanlar da Amerika ile Çekiç Güç mutabakatı yapılmıştı. O mutabakat, pkk’nın gemi azıya almasına ve kuzey ırak’t bir kürt devletinin ortaya çıkmasına hizmet etmişti. O günün türkiyesi de seyretmekten öteye gidememişti.
Şimdi de aynı şeyin olmayacağına dairelimizde iktidardakilerin iyi niyetinden başka bir garanti elimizde yok.
Niçin bu mutabakat? Hem ne üzerinde mutabakata varıldı ki adı İncirlik Mutabakatı oluyor. Eğer bize verilen mutabakat DEAŞ ile birlikte PKK’nın da vurulması ise, bu bir aldatmadan öteye gitmez. Zira,  Kandil, artık eskisinden daha teknik donamlı ve orada yerleşmiş teröristler çok daha derine yerleşmiş bulunuyorlar. Esasında kandili vuruncaya kadar önce türkiye’nin içindekilerin temizlenmesi gerekiyor.
Amerika devlet içinde devlet olmayı sürdüren KCK yapılanması için de mücadele mutabakatı vermiş midir? Sanmıyorum. Onun temel derdi, Kürt bölgelerine saldıran DEAŞ!
DEAŞ illegal Amerika’nın kontrolü altında bir örgüt. Bu bölgede, legal Amerika, illegal Amerika’nın yaptıklarını meşrulaştırmaktan başka bugüne kadar ne yaptı ki DEAŞ için bir şeyler yapsın. DEAŞ’ı üstümüze saldırtan kendisi.. DEAŞ’ın vazifesi, eski Çekiç Gücün yaptığıdır. Kürtleri mürtleri vurdukları da bir oyundur. Türkiye’ye saldırmaları da… Başka türlü Türkiye şu mutabakata nasıl onay verecekti ki!  Önce itlerini üzerinize saldırtıyor, sonra güya seni onlardan korumarolünü üstleniyor. Ne karşılığında?
DEAŞ Türkiye sınırları içinde de kargaşa çıkarmasın diye… Yahut DEAŞ’a karşı operasyon yaparken üç beş bombayı da Kandile bırakmasına ses çıkarmasın diye! 
Amerika İncirlik’i istiyormuş, güya DEAŞ’a karşı, buradan harekât yürütecekmiş. Irak’ı yerle bir ederken İncirlik’i mi kullandı?
Ben size açık söyleyeyim, Türkiye bu mutabakat ile Amerika’ya, bölgede yeniden istediği melaneti işleme yetkisi vermiş oldu. Irakta yaptığını kuzey Suriye’de de yapabilsin diye. Çok kısa müddet sora bunu göreceksiniz.
DEAŞ’ın da PKK’nın da El-Kaide’nin, PYD’nin de onların eseri olduğunu bilmiyor muyuz? Biliyoruz! Öyleyse kime karşı ve ne için mutabakat? Ha Amerika’ya “hayır!” diyememişseniz –ki bu anlaşılabilir- o zaman bu mutabakatı bir kahramanlık örneği olarak aktarmayın veya sunmayın!
DEAŞ bir İsrail projesidir. Esaslarını İsrail’in belirlediği, CİA ve MI16 elemanlarının eğittiği ve lojistik destek verdiği bir Yahudi projesidir DEAŞ. Ahir zamanda ortaya çıkacağı haber verilen ‘nifak’ın,  Tamara’nın çocukları tarafından önceden tasarlanıp önümüze konmasıdır.
Son 20 yıldır Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde sürdürülen operasyonlarda hep Sünnilerin mağdur edilmesine dayanamayan bir takım gençlerin tepkisini yine İslam dünyasına yöneltmek için yapılandırılmış bir örgüttür DEAŞ. Bu gençler avlanıp ellerine de son derece etkili silahlar verilerek amaçlarının tam aksine kullanıldılar, kullanılıyorlar. Eğitmenleri MOSSAD ve onarların hizmetine verilmiş zamene Lavresleri… ve tabiiAmerikanın ahmak çocukları coniler… 
Geçmişte bir tek Lavrens, bütün Arap dünyasının Osmanlı aleyhine geçmesini sağladı. Şu DEAŞ’ın içinde hiç değilse en az bin tane Lavrens vardır.
Size açık söylüyorum, bu İncirlik Mutabakat’ı, bir oyundur. Bir gün sisler ortadan katlığında bir de bakacaksınız ki Dohuk’tan taaa Lazkiyeye kadar bir koridor açılmış ve idaresi de PYD’ye verilmiş. Siz de dizlerinizi döversiniz!
……
2015 yılı tehlikeli bir yıl. Bendeniz fakir hiç değilse 5-6 kere, 2016’ya kadar bu ülkeyi parçalatmayın” diye yazdım. 2013-14 ve 16 yılları arısında 2015 zayıf halka. Orayı salimen atlatırsak ondan sonra kimse Türkiye’nin önüne bent koyamaz inşallah diye yazdım. Maalesef şimdi Türkiye, aynı delikten bir kez daha ısırıldı. Amerikan uçaklarının ve askerlerinin güneydoğu Anadolu bölgesinde cirit atmalarına meşruiyet kazandırdık. Çekiç Güç mutabakatıyla Kerkük ve Musul’a veda ettik. Bu kere de inşallah İnşallah Harput’tan Tarsus’a kadar olan bölgeye veda etmeyiz!  
Ben size açık söylüyorum. Çekiç Güç mutabakatının, Irak’ta bir Kürt bölgesi var edilmesine hizmet ettiği gibi korkarım bu mutabakat da Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt bölgesinin –siyasetteki adıyla tampon bölge-  oluşturulmasına hizmet edecek. İnşallah yanılırım.
Batılılar, oyun ve tezgâhlarına her daim böyle şirin isimler takmakta başarılılar. Bize her seferinde tuzaklarını ‘çare’ diye yutturuyorlar. Biz ancak iş olup bittikten sonra keten pereye geldiğimizi anlıyoruz.
İnşallah idareciler bütün bunlara karşılık hakikaten Kandil’i yerle bir ederler veya KCK’yı devlet içinde devlet olmaktan çıkarırlar da varılan mutabakattın bu millete de bir faydası olur!
Öylece bir delikten defalarca ısırılma bahtsızlığına uğramayız!

YÜZ YILLIK HESAPLAŞMA BU: İHANET YOK OLMAKTIR

İbrahim KARAGÜL / Yeni Şafak 

Yüz yılın hesaplaşmalarıyla karşı karşıyayız" dedi Başbakan Ahmet Davutoğlu. Gazetelerin Genel Yayın Yönetmenleriyle önceki akşam Dolmabahçe'de yaptığı toplantının girişinde sarfettiği bu cümle, gözlerimin birden parlamasına yol açtı.
Yayınladığım ilk kitabın adı “Yüzyıllık Kuşatma", ikincisinin adı “Yüzyıllık Hesaplaşma" idi. Coğrafyaya yönelen, Birinci Dünya Savaşı boyutunda bir istila projesine inanıyorum, kuşatma bu. Hesaplaşma ise, coğrafyanın yerel dinamiklerinin kendini savunma arayışı ve istilacı projelerle hesaplaşma arayışını yansıtıyordu. Üçüncü kitabın adını da “Yüzyıllık Zafer" koymayı düşünüyordum.
İşte bu yüzden Son İstiklal Savaşı ifadesini özellikle kullanıyorum. İşte bu yüzden bugün yaşananların Birinci Dünya Savaşı sonrası ikinci dizayn olduğunu ve bizim yüzyıl sonra ilk kez bağımsızlık mücadelesi verdiğimizi düşünüyorum.
İç işgal ve o büyük ihale
Davutoğlu'nu dinlerken, kendim dahil, coğrafyanın tarihsel duruşundan hareket edenlerin aynı kaygılara sahip olduğunu, amaçlarının aynı olduğunu gördüm. Dolayısıyla son on yıldır bölgeyi okuma biçimimin büyük oranda doğru olduğunu farkettim.
Son günlerde yazdığım Kuzey Kuşağı'na müdahale edilmesine yönelik yazılar, “İç işgal" başlıklı yazılar, Kürt milliyetçiliği ve Alevilik üzerinden Türkiye karşıtı cephe inşa edildiğine yönelik yazılar, “sınırlar değiştiğinde müdahale bile edemeyeceksiniz"şeklindeki serzenişler bu yüzdendi.
Terörü bile eleştiremiyor!
Aydın Doğan grubunun bütün bu şer cephesinin pazarlamasınıyaptığına yönelik yazılarım hiçbir zaman kişisel olmadı. Şahsımla ilgili son açıklamalarından sonra, bu konuda daha çok yazı yazacağımı, bu grubun Türkiye ile savaşan yapıları nasıl besleyip desteklediğini tartışmaya devam edeceğimi burada not edeyim.
Çünkü onlar kurulan Türkiye karşıtı cephenin, daha çok örgütler üzerinden şekillendirilen cephenin en büyük ihalesini aldılar. Onların pazarladığı Selahattin Demirtaş her konuştuğunda bu ülkede insanlar ölür oldu. Onların himaye ettiği yapılar Türkiye'ye savaş ilan etti ve bu halde bile o yapıları hakkıyla eleştirmekten kaçınıyorlar, iki yüzlü bir tavır sergiliyorlar.
Birileri örgütleri tek çatı altında topluyor
Davutoğlu ile sohbetin konusu, son terör saldırıları, içeride ve dışarıda başlatılan operasyonlardı. Türkiye aynı anda iki hatta üç ayrı terör grubuna müdahale ediyordu ve bunu yaparken de içeride kapsamlı operasyonlar yürütüyordu. Bu üç cephelik operasyon aslında tek bir operasyondu ama müthiş bir koordinasyon dikkat çekiyordu.
Daha önce böyle bir organizasyona tanık olmamıştım. PKK, DHKP-C, IŞİD ve MLKP gibi örgütleri birileri tek çatı altında topluyordu çünkü. Dolayısıyla Türkiye için tam anlamıyla bir “öz savunma hali"söz konusuydu. Ben buna “vatan savunması" diyorum. Söz konusu vatansa her birimizin bulunduğu bütün siyasi cephelerin birer teferruat olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu öz savunma döneminde herkesin durduğu yeri, pozisyonu tereddütsüz bir şekilde belirlemesi gerektiğine inanıyorum.
Bölgeye yönelik harita taslaklarını anlamak…
Başbakan, Türkiye'nin pozisyonunu anlatırken, ne ile mücadele edildiğini anlatırken, ne tür tehdit ve saldırılara maruz kaldığımızı analiz ederken günlük bilgi akışının ötesinde oldukça derin bir bölge analizi yapıyordu. Bu ferasetin, bu tarihsel bilgi zenginliğinin Türkiye için bir fırsat olduğuna, ülkemizin pozisyonunu belirleme yolunda kullanılacak bir harç olduğuna, zenginlik olduğuna inanıyorum.
Artık günübirlik taktiklerle, dedikodularla, sorumsuz söz ve eylemlerle bu ülkeye vaziyet etme dönemi değil. Türkiye'nin geleneksel muhalefetinin böyle bir ülkeyi yönetemeyeceğini, böyle bir beceri ve derinliğe sahip olmadığını bu yüzden söylüyorum.
Davutoğlu, coğrafyanın tamamına yönelik harita taslaklarınınTürkiye'ye yansımasına dair ipuçları veriyordu aslında. Bunları bilmeden tehditleri tanımlamanın, bunları okumadan önlem almanın, bunları idrak edemeden Türkiye'nin geleceğine dair kanaat edinmenin artık mümkün olmadığını hissettiriyordu.
Osmanlı'yı yıkma taktikleri şimdi Türkiye'ye uygulanıyor
Davutoğlu; iki yüz yıl önce Necd bölgesinden çıkan Selefiliğinbölgesel bir kırılmaya neden olduğunu, bugün de dini kimlikler üzerinden benzer bir kırılmanın yaşandığını, 7 Haziran sonrası görünen aktörler üzerinden bir vesayet oluşturulduğunu, bunlarınTürkiye'de kaos, belirsizlik ortaya çıkarıp yeniden vesayet tesis etmeyi hedeflediklerini, bu yüzden ülkeyi yoğun bir şiddet sarmalına sürüklemeye çalıştıklarını, kamu görevlilerinin bile kendi güvenliklerini sağlayamadığı görüntüsü vermek istediklerini ifade ediyordu.
Gezi'de Alevileri, 6-7 Ekim'de Kürtleri sokağa sürmek istediklerini, bugün ise Alevi-Kürt isyanı çıkarmak istediklerini, DHKP-C'nin bu yüzden Kandil'de kamplar açtığını söyleyen Davutoğlu, Selefilik üzerinden dini kırılma, Bulgar milliyetçiliği üzerinden etnik kırılma, Yeniçeri ve Bektaşilik üzerinden içerideki kırılmalara dikkat çekiyor ve bugün de benzer bir sürecin olduğuna işaret ediyordu.
Tarih tekerrür ediyordu. Anladığım kadarıyla, o zamanlar Osmanlı ile mücadele edenler, onu yıkmaya çalışanlar bugün aynı yöntemleri Türkiye'ye karşı kullanıyordu!
Şefkat yüzümüzü görüp kudretimizi test ettiler
“Kudret olmadan şefkat acziyettir, şefkatsiz kudret ise zulümdür. Birileri şefkat yüzümüzü görüp kudretimizi test etmeye çalıştı" diyor. “Türkiye'nin devlet olarak varlığını, meşruiyetini tartışmaya açtılar" diyor. Güneydoğu'da “yeni bir paralel devlet" kurmaya çalıştıklarını söylüyor. Artık faili meçhulleri HDP'nin yaptığını, onların ülkeyi 1990'lara döndürmeye çalıştığını söylüyor.
“Kamu düzeni yoksa kimsenin özgürlüğü de yoktur" diyor. Tek boyutlu değil üç boyutlu operasyonlar yapıldığını, Gezi ve 6-7 Ekim hazırlıklarına karşı harekete geçildiğini, çatışmasızlık halini onların bozduğunu ve saldırılara onların başladığını söylüyor.
Üç boyutlu operasyonlara içeriden ve dışarıdan yoğun destekgeldiğini, Güneydoğu'dan çok destek aldıklarını, Türk demokrasisine bir saldırı yöneldiğini ve bu saldırıyı ortadan kaldırmak istediklerini, PYD bizi rahatsız edecek bir tavır içine girerse aynı müdahaleyi ona da yapacaklarını söylüyor.
“Hiç kimsenin beklemeyeceği kadar hızlı, hiç kimsenin tahmin etmeyeceği kadar etkili bir operasyon oldu" diyor.
Artık tek cephe var o da Türkiye!
Bunlar operasyonla ilgili detaylar. Ama bu operasyonların hepsinin üstünde bir başka operasyon var o da ülkeyi felç etmeyiamaçlıyor. Bu amaçla Türkiye'nin devlet aklını karıştırmak,gücünü sınırlamak, diz çöktürmek, içerideki ayak oyunlarıylakamuoyunu zehirlemek istiyorlar. Bunu yaparken de en uç terör örgütleriyle ortaklık kurup onları besleyip piyasaya sürüyorlar, Türkiye'ye karşı savaş yürütüyorlar.
Bu savaşta kimlerin nerede durduğu kritik. Artık hiçbir şeyin gizlenemediğini, kamufle edilemediğini, süslü sözlerin arkasında saklanmamın mümkün olmadığını bilmelisiniz. “Biz demokrasi ve özgürlükten yanayız, bunun mücadelesini veriyoruz" diyerek terör örgütleriyle ortaklık kuruyorsanız, onların pazarlamasını yapıyorsanız, PKK ve DHKP-C ile oynaşıyorsanız, çırılçıplak ortada kalırsınız.
İşte o zaman bu millet dökülecek kanın hesabını sizden soracaktır. Bu büyük hesaplaşma sırasında tek mevzi Türkiye'dir. Çünkü ülkemize karşı örtülü bir savaş yürütülmektedir. Her şey bu kadar netken, başka cephelerde pusu kurmak açık bir ihanettir. İhanetin sonu ise yok olmaktır.

23 Temmuz 2015 Perşembe

TÜRKİYE IŞİD MEVZİLERİNİ VURDU

Kilis'te Suriye tarafından açılan ateş sonucu bir astsubayın şehit edilmesinin ardından TSK'nin IŞİD mevzilerini vurdu. TSK tanklarının Suriye'ye ateş açtığı, bir IŞİD militanının öldürüldüğü ifade edildi. TSK'dan yapılan açıklamaya göre IŞİD'in kontrolündeki bölgeden 5 terörist ateş açtı.



Suriye tarafından askerimize yapılan saldırıdan sonra TSK'nın 60 Bordo Bereli'den oluşan iki taburla IŞİD'in kontrolündeki Ayyaşe köyüne girdiği iddia edildi.


Kilis'te IŞİD militanlarının açtığı ateş sonucu başlayan operasyonlarda yerel kaynaklara göre 100'den fazla IŞİD'li terörist öldürüldü.

21 Temmuz 2015 Salı

YA YENİ HAL YA YENİ HAL

Okurların dikkatine....
Mehmet Ali Bulut'un Haber 7 sitesinde yayınlanan yazısı içerik olarak birbirinden farklı iki bölümden oluşuyor. Biz burada blogumuzun konseptine uygun olan ikinci bölümünü alıntıladık. 
Blogumuzda alıntılanan yazıların daima kendi yazarlarının görüşünü yansıttığının unutulmamasını istiyoruz. 
..................
İRAN, BATININ TAKTİĞİNE YİNE YENİK DÜŞER Mİ Kİ
Şehabettin Tekindağ hocamız anlatmıştı rahmetli; “Turan taktiği çok basittir ama düşmanı her seferinde tuzağa düşürür” demişti.
‘Turan Taktiği’ denilen şey, meydan savaşlarında ordunun merkez kuvvetlerinin sanki yenilmiş gibi geriye çekilmesi ile başlayan ve düşmanın, sağ ve sol kanatlar tarafından tamamen çembere alınıp imha edilmesiyle sonuçlanan bir savaş şekli… Hakikaten de düşman orduları her seferinde bu Türk taktiğini yutmuşlardır…
İran’ın üzerindeki ambargonun tam da şu sıralarda kaldırılmış olmasını düşünürken aklıma bu misal geldi. Acaba bizler (yani Müslümanlar) de birilerinin taktiğini her seferinde yutuyor muyuz?
Batı şu kadar asırdır bizi her seferinde tuzağına düşürebiliyorsa “evet” demek zorundayız. Evet, Batı her seferinde aynı numaraları bize çekiyor ve biz de yutuyoruz. Bizi daima içimizden ve kardeşimizle vurabiliyorlar… Müslümanların bir kesimini daima ötekine karşı kullanabiliyorlar…
Maalesef Müslümanların din kaynaklı sosyal yapısı, bu kullanımlara fırsat verir durumdadır. Hıristiyan Avrupa, mezheplerin, “din” imiş gibi dayatılması yüzünden yüz yıllarca savaştığı için nihayet aydınlanma çağında buna bir son verdirecek çareyi buldu. Birliğini de kurdu. Yüreklerinde birbirlerine karşı taşıdıkları kin ve nefrete rağmen([1])birlik olabildiler. Ama bizi mezheplerin yol açtığı tefrika ile vurabilmek için, o yaramızı hep kaşıyıp tazelediler. Din adamlarımız da buna çanak tuttu. İman ve imana dair her biri Uhud dağı kıymetindeki “müşterek”liklerimizi görmezlikten geldiler de çakıl taşı mesabesindeki farklılıkları önemsediler de önemsediler… kültürel farklılıklarını Kurani kavramların önüne geçirdiler..
İşte bakın, İslam dünyasında son yıllarda Batıya karşı yükselen öfke ve direnç, onları eski bir manivelayı yeniden kullanmaya yöneltti. Yıllardır ‘öcü’ gibi gösterdikleri –ki o da esasında bir taktikti, defalarca yazdım- İran’ı birden bire sevimli bulmaya başladılar. Ambargo uyguladıkları İran, güya her arzularını yerine getirmiş gibi bağırlarına bastılar ve bloke ettikleri 140 milyar dolarını da serbest bıraktılar.
Şimdi şu vaziyette İran, İslam dünyasıyla birlikte hareket eder mi?
Etmez!
Batı, Osmanlı tarihi boyunca bu taktiği her daim uyguladı ve her daim de İran’ı kendi yanına çekmeyi başardı. Ne zaman ki Osmanlı Avrupa üzerine güçlü bir sefer düzenlese, Osmanlı ordusu, İran sınırında meydana gelen ağır tahrikler veya olaylar yüzünden acilen dönüp Anadolu ile meşgul olmak zorunda kalmıştır. Şimdi de aynı taktik.
Elbette günümüz Türkiye’sinin Batıya yapabileceği bir şey yok. Öyleyse batının İran’ı kendi yanına çekme çabasının sebebi ne?
Efendim Türkiye artık Batının boyunduruğu altında kalmak istemiyor. İşte işlerine gelmeyen bu! Türkiye’nin bu boyunduruğu üzerinden atmaya gücü yeter mi, imkânı var mı bilemiyorum ama Sevr ve Lozan ile bize dayatılmış bazı siyasi ve manevi ambargolardan kurtulmak istediği de hissediliyor.
Batı uzun süre, Türkiye’yi bu tür hamleler yapmaktan caydırabildi. İşte hemen burnumuzun dibindeki bir mesele; Ayasofya’nın açılması meselesi! AK Parti, seçimlerden önce Ayasofya’yı ibadete açabilseydi, seçimi kazanırdı. Kendilerine de haber verildi. “Eğer açmazlarsa iktidarı kaybedecekler diye…” Efendim konjonktür müsait değilmiş!
İşte o konjonktür dedikleri şey, o hegemonyanın siyasiler arasındaki adıdır…
Ama artık galiba onlar da biliyorlar ki Türk halkını, istikbalini istemekten vaz geçiremeyecekler. Batının boyunduruğu artık bu millet ar geliyor zira!  Milleti bundan vaz geçirmek için onu kendi coğrafyasındaki –yine kendi eserleri olan- problemlerle boğmak istiyorlar. Sınırlarımızın içinde ve dışında sayısız hadiseler meydana geliyor. Bağımsız ve onurlu bir ülkeyi harekete sevk edecek, “yeter be!” dedirtecek bir yığın olay yaşanıyor.  Türkiye’yi de İslam dünyasının içinde boğulduğu atmosfere sokmak istiyor. Bunu ırakta denediler olmadı. Suriye konusunda da tutmadı. Ama her iki olayda da gerçek zarara uğrayan hep Türkiye ve Türkler oldu.
Türkiye tüm kırmızıçizgilerini çiziktirdi. Türkmenlere ait coğrafya yok edildi. Kerkük, Musul, Erbil, Diyarbakır, Elbeyli ve Halep civarı Türkmen yurtlarıydı. Şimdi Erbil, Kürdistanın başkenti. Diyarbakır Kürt coğrafyasının ana merkezi. Musul bitik, Kerkük elden çıkmış. Caber terk edilmiş, Halep yanmış, yıkılmış.
Türkiye hiç huzurunu korumak maksadıyla maalesef bütün bunları uzaktan seyrediyor. Suruç’taki patlama bunların en sonuncusu. Daha ne tür olaylar yaşanacak bilemiyoruz. Temel maksat, Türkiye’yi de tıpkı Suriye ve Irak gibi olayların içine çekerek parçalamak ve Harput ile Tarsus arasındaki bölgeyi tartışılır hale getirmek… Elbette bunu Kürtler için yapacaklar zahirde… Ama değil! Bunu zaman içinde Kürtler de öğrenecek!
Bu işlerin arkasındaki akıl, ve saik Kürtler değil. Kürt liderler zurnada son delik. Müslüman Kürt halkının talepleri de esasında umurlarında değil.
Şu coğrafyada olup biten hadiseleri ihaleye çıkaran İsrail’dir. İşin sahibi o!  Amerika ve Avrupa üstlenici firma! Bölgedeki Irkçı Kürtler ve Ermeniler de taşeron. (Bir vakitler Türkiye de bu işlere nezaret ediyordu “BOP eş başkanlığı” adı altında) Hapsi birlikte Arzı Mevut arazisini ‘krizme’ ediyorlar…
İşte Amerika’nın İran’a şirinlik muskası takması bu yüzden! Çünkü  Arzı mevudu inşa etme konusunda zaman daralıyor. Bir an önce harekete geçilmeli idi. Mamafih onların hazırlığı çok eskiye dayanıyor. Ama fiili adım 90’ların başında atıldı. Ben Amerika’nın Irak’a ilk saldırısını –hatırlayanlar vardır- II. Babil Operasyonu diye yazdım.
Arap uyanmadan, işlerini bitirmek istiyorlar. Çünkü Arabın uyanmasıyla İslam intibaha gelecek (uyanacak). İslam (yani Sünni ana aks) uyanınca –İsrail ve batının- bu coğrafyadaki varlıkları zora girer. Arzı mevud da ertelenir veya hiç olmaz!
İşite her dönemde kendi yanlarına çekmeyi başardıkları partnerleri İran’a güç pompalamaları bu yüzdendir. Hatırlayın Irak’ı! Saddam’dan alıp parçaladılar ve sonra ülkeyi, bütün Sünni dünyanın gözü önünde Şii militan olan Maliki’ye teslim ettiler. Savaşın giderlerini de Suudilere ödettikleri halde…
Amerika / İsrail hakikaten İran karşıtı olsaydı bunu mu yapardı? Yıllarca Almanya el altından İran’a nükleer destek verdi. Ambargoya rağmen İran’la ilişkilerini sürdürdü, Batı bunu bilmiyor muydu?
Şimdi de güya İsrail, Amerika’nın İran’la yaptığı anlaşmadan rahatsızmış. Hadi canım ordan? İran ne zaman İbranilere hasım olmuş ki şimdi, en güçlü zamanlarında olsun!
Yahudileri Babil zulmünden kurtaran Farslar, Ninova zulmünden kurtaran Farslar, onları kendi coğrafyalarına iade edip koruyan yine Farslar. Düşünün ki Yahudiliğin en güçlü iki mezhebinden biri Ferîsilerdir (Yani Farslar). İran halkının ve Çinlilerin zihinlerindeki gerçek “kırmızı kuvvetleri” (yani düşman) Türklerdi (Turan). Adamların efsanelerinin baş düşmanı Turan! Tarihi ve efsaneleri doğru okumak gerekir.
Elbette biz, Müslüman İran ile iyi geçinmekle mükellefiz Müslümanlar olarak. Ama yazık ki, Hasan Sabbah’ın, “Türklere hizmet ediyor” diye Nizamül Mülkü öldürttüğü, tüm Sünnileri İran coğrafyasından silip attığı tarihlerden bu yana, İran hep, büyük İslam kütlesi aleyhine kullanılmıştır ve kullanılmaktadır. Velev ki idarecileri –Safeviler döneminde olduğu gibi- Türk olsun. Ben bu durumun, rahmetli Humeyni’den sonra değişmiş olabileceğini umuyordum. Görülüyor ki değişmemiş. Irak’tan sonra Suriye, Suriye’den sonra Yemen! İran hep el altından karıştırıp tahrik ediyor. Bu saklı ittifakı sezen Müslümanların tepki vermeye kalkışması da yine Batılıların işine yarıyor. Bu sinsi oyuna tepki duyan Sünni gençleri, IŞİD ve El-Kaide gibi isimler altında örgütleyip, elerine silahlarını da verip İslam âlemine tebelleş ettiriyorlar.
Fakat inşallah bu taktikler tutmayacak. “Gulibeti’r-Rum” suresi bu çekişmenin nasıl neticeleneceğini haber veriyor. Dileyenler “Rum Yenildi” başlıklı yazımı okuyabilirler…
Allah’ın izniyle batı artık istediğini yaptıramayacak. Batı daha bir müddet galip görünebilirler. İran’ı kullanabilirler. İçimizdeki Selahaddin Demirtaşların ağzından kendi amaçlarını dile döktürebilirler (Kürt halkı kendi ordusunu kursun buyurmuş hazret. Bir o eksikti!) Ama ilanihaye Müslümanları boyunduruk altında tutamayacaklar.“Ya yeni hal ya izmihlal” demeye bile hakkımız yok. Ya yeni hal ya yeni hal!
Yeni hal İslam’ın ayağa kalkmasıdır.  Hz. Zekeriya’yı kısırlıktan kurtaran Allah, kabiliyetini kaybetmiş Müslümanları da Yahya adıyla yeniden hay kılacaktır… Hem de çok uzak olmayan bir zamanda!
Selam ve dua ile
Mehmet ali bulut – Haber7

[1]) “Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır….”

14 Temmuz 2015 Salı

HASBIHAL

Bazıları benim çok sabırlı olmamı yanlış anlıyorlar. Bizler elimizden geldiği kadar hürriyet-i şer'iyye prensibi ile hareket ediyoruz. Ancak Bediüzzamanın meşrebinden uzak olan bazı kimse ve gruplar islamiyetin totaliter bir sistemi öngördüğünü sanıyorlar. Mesela İslam devleti nasıl olur diye bir konu açtık, ama maksat anlaşılamadı. Fikir namına bir şey öne sürülmedi. Fakat iş kıyasıya tartışmaya gelince bazı kardeşlerin ayranı kabarıyor. Kavl-i leyyin diye Kur'ani bir prensibe göre hareket etmeye çalışınca, lağv ile karşılaştığımz vakit kerim bir şekilde geçip gidince bizi acizlikle suçluyorlar.

Bir haftadan fazladır ciddi rahatsızım, bloga dahi bakamadım. Fırsat bulunca da ne göreyim ortalık talana uğramış. Bu iş ev sahibi evde yok diye misafirin evi talan etmesine benziyor. Bu islami ahlakın neresine sığar.

Sık sık kadir kıymet bilmez insanlarla neden uğraşıyorum diye kendi kendime söyleniyorum. Bu blogun önemli bir misyonu olduğunu düşünüyorum. Şahsen elbette bir cemaate gönülden bağlı olmakla beraber, blogumu bir cemaat propagandasına değil, bütün müslümanlara edebince fikir paylaşımı için açık olarak tutmaya gayret ediyorum. 

Ben fazla dillendirmiyorum ama fark eden etmiştir, bazen aşırı eğilimli kimseler de yazıyorlar. Üzerlerine gitmiyorum. Yolumuz ehl-i sünnetin cadde-i kübrasıdır. Ümmetteki bütün müstakim cemaat ve tarikatleri başımız ve gözümüz üstünde tutarız. Bütün İslam büyüklerini saygıyla karşılarız. Müslümanları bazı kusurları nedeniyle hemen tekfir etmekten sakınırız. 

Hizmet cemaati içindeki samimi şakirtleri istisna tutarak son dönemdeki psikolojik ortam bazılarını cidden erozyona uğratmış. Elde, dilde ayar bırakmamış. Allah akıl fikir versin. Allah hepimize hidayet nasip etsin.