.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

29 Haziran 2015 Pazartesi

TÜRKİYE'NİN YENİ BİR ASKERİ İTTİFAKA İHTİYACI VAR!...

Ardan ZENTÜRK  / Star Gazetesi
İslam ve Demokrasi” üzerine kalem oynatan batılı meslektaşlarla, kendi ülkelerine benzer oryantalist yaklaşımlar sergileyen Müslüman coğrafya aydınlarının sergiledikleri üstten bakış beni rahatsız eder. “Sömürgecilik çağından” elde edilmiş küresel servetlerin üzerine inşa edilmiş“yeni-emperyalist” dönemin konforlu Batı demokrasileri ile Müslüman toplumların demokratikleşme süreçlerini karşılaştırmak ve bu karşılaştırmadan “İslam ile demokrasi bir arada yaşayamaz” gibi büyük bir coğrafyayı karanlığın içine -bilinçli- iteleyecek sonuçlar çıkarmak haksızlıktır. 
Müslüman coğrafya, 20’nci yüzyıla -Türkiye hariç- sömürge olarak başladı ve bu topraklardaki insanlara zulüm siyasetinden başka hiçbir seçenek tanınmadı.
Batı’nın, “Arap Devrimi” olarak adlandırılan tarihsel gelişme, özellikle Mısır Darbesi öncesi ve sonrasında sergilediği tutum, demokrasi kavramını seçkin ulusların yaşam biçimi olarak gördüğünü “ötekilere” bunu önermediğini gösterdi. Artık, Batılı araştırmacılar(!) tarafından yazılmış“İslam ve Demokrasi” kitaplarını ciddiye almıyorum, tamamını emperyalizmin perdeleyicisi olarak değerlendiriyorum.
“Demokratik” İslam ittifakı...
Yaşanılan olaylar, Müslüman coğrafyanın kalbini oluşturan Arap Dünyası’nda demokrasinin gelişmesine üst akıl güçlerinin bugün de izin vermediğini gösteriyor. Bu nedenle, Arap Devrimi’nin çıkış noktasını da oluşturan Tunus’taki “uzlaşmacı demokrasi deneyimini” çok önemsiyorum. Aynı şekilde, birer “anayasal monarşi” olan Fas ve Ürdün’de demokratik güçlerin ağırlığının artmasını dikkatle takip ediyorum.
Bununla birlikte, “İslam ve Demokrasi” adına ciltler dolduran o kalemlerin bütün üstten bakışlarına rağmen, Endonezya, Pakistan, Bangladeş, Malaysiya ve -sıkı durun- Senegal’de giderek olgunlaşan demokratik sistemleri dikkatle takip ediyorum. Bu coğrafyalardaki Müslüman toplumlar, çok önemli bir işi başarıyor: Emperyalizmin Soğuk Savaş yıllarında ulusal ordularına verdiği “vesayet” sistemini deviriyor, bunu da “fakir demokrasisi” olarak adlandırılabilecek hayli zorlu bir ekonomik zeminde gerçekleştiriyorlar.
Müslüman coğrafyayı “seçmenlerine hesap veren” siyasetçiler olarak yöneten kadrolara, tarihin bu kırılma noktasında çok önemli bir görev düşüyor: Bu coğrafyada, demokratik kriterler zemininde yeni bir ittifakı yaratmak zorundalar.
Çünkü, Mısır Darbesi bir gerçeği ortaya koydu: Müslüman toplumların demokrasileri bugün de emperyalizmin ağır tehditi ve saldırısı altındadır.
7 Haziran seçim sonuçlarından sonra Türkiye’nin sergilediği mükemmel siyasal olgunluk ve kurumsallaşan demokrasi sahnesinden memnun kaldılar mı, hayır!
DEAŞ’ı bir tek Müslümanlar sonlandırır...
2004-2014 arasında ülkesindeki “radikal gruplara” karşı ABD ile birlikte savaşmış Afganistan eski Cumhurbaşkanı Karzai’nin son buluşmalarında Putin’e, “Ülkeme DEAŞ’ı bir yabancı güç yerleştiriyor, hedefi ise Orta Asya’dan başlayarak Rusya ve Çin’i istikrarsızlaştırmaktır” demesi gerçek bir alarmdır! Karzai, bizim Suriye-Irak’ta yaşadığımız senaryonun arkasında “bir büyük yabancı gücün” olduğunu ve yeni hedefleri bulunduğunu söylüyor.
Suriye sınırımızda yaşanılan son gelişmeler “küresel terörizmle mücadele” konusunda artık Amerikan yönetimine güvenemeyeceğimizin açık örneğidir.
O zaman, Müslüman coğrafyanın öncü demokrasi ülkesi olarak Türkiye’nin yalnız “siyasi” değil, “askeri” yeni ittifaklara da ihtiyacı vardır, bu ittifakın ana zemini, Müslüman toplumların demokrasileridir.

Yazının devamı için:
http://haber.star.com.tr/yazar/turkiyenin-yeni-bir-askeri-ittifaka-ihtiyaci-var/haber-1039935

27 Haziran 2015 Cumartesi

SURİYE'NİN KUZEYİNDE BİR DEVLET KURULMASINA MÜSAADE ETMEYECEĞİZ

 Erdoğan'dan dünyaya net mesaj

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Türk Kızılayı'nın ödül ve iftar töreninde konuştu. Erdoğan, “Suriye'nin kuzeyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bedeli ne olursa olsun buna engel olacağız” dedi. Erdoğan'ın açıklamalarından bazı satırbaşları şöyle:

“Daha önce bir Kobani meselesi yaşandı. Suriye ve Irak'ın onlarca şehrinde, yüzlerce kasabasında süren çatışmalar, Kobani'de de yaşandı. Bu olayı bahane eden birtakım çevreler, 6-7-8 Ekim 2014 tarihlerinde Türkiye'nin pek çok yerinde olaylar çıkardılar. Şimdi yine aynı şehirde birtakım olaylar yaşanıyor ve aynı çevreler bunu bir kez daha Türkiye'yi ateşe vermek için bahane olarak kullanmaya çalışıyor. Utanmadan, sıkılmadan 'Terörist Türkiye' diye tweet atanlara sesleniyorum. Eğer sizlerde haysiyet, onur varsa, bu Kobani'den kaçıp gelenleri burada kamplarda barındıran ülkeye terörist deme hakkını siz nereden elde ediyorsunuz? Tweet atarak elde ettiğiniz dereceler sizin o kapkara yüzlerinizi beyaza çıkarmayacaktır. Türkiye'nin ismini herhangi bir terör örgütüyle yan yana zikreden, bu ülkeye ve bu millete en büyük iftirayı atıyor. Türkiye, Suriye'deki özgürlük mücadelesine elbette destek veriyor. Irak'ta haklarını savunan insanlara elbette iyi niyetle yaklaşıyor. Ama Türkiye, bu işleri yaparken asla terör örgütleriyle yan yana gelmiyor. Ne devlet terörü estiren Esad rejimiyle ne de diğer oradaki terör örgütleriyle Türkiye'yi kimse yan yana gösteremez. Son günlerde yine Türkiye ile ilgili hiçbir ilgisi, alakası olmadığı belgeleriyle ispatlanmış olan hadiseleri aynı amaçla çarpıtıyorlar. Bir yandan Esad rejimi, bir yandan bölücü örgüt sözcüleri, bir yandan da ülkemizdeki bir siyasi partinin sözcüleri aynı ağızla konuşuyor. Amacın dünya kamuoyuna yönelik bir algı operasyonu olduğu çok açık. Bu tür ithamlarla Türkiye'yi yanı başında olup biten olayların dışında kalmaya zorlayarak bölgenin demografisini değiştirme operasyonunu tamamlamak istiyorlar. Buradan tüm milletime sesleniyorum, tüm dünyaya sesleniyorum. Suriye'nin kuzeyinde, güneyimizde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bunun bilinmesini istiyorum. Bedeli ne olursa olsun bu konudaki mücadelemizi sürdüreceğiz.”

26 Haziran 2015 Cuma

HADİSELERİ DOĞRU OKUMAK

Abdürrahim Çokgüngör

Hadiselerin iyi okunması lazım.  Ve mazideki hadiselerin süreklilik arz eden uzantıları. Şu ifade edilir. Türkiye 200 yıllık bir yıkım projesinin hedefinde. İlk bölümü 1918’de bitti. Sonra işgal ve vesayet dönemleri başladı. Sonra bu merhale 12 Eylül’e kadar devam etti. Sonra 12 Eylül 1980-3 Kasım 2002 arasındaki merhale. Bu merhalede önemli bir husus var. Bugünkü sancıların müsebbibi bu dönemdir. 

1.Yinon Planı hazırlandı. 
2.PKK terörü ile Türkiye karıştırma ve bölme planları devreye girdi. Bir eşi Irak-İran savaşı 
3. 1990 NATO’nun yeni tahakküm için bölgeyi karıştırarak müdahale kararı Ve müdahale 1991.Körfez savaşı. 
4. 28 Şubat aynı güçlerce tezgahlandı. 

2002 3 Kasımı ise bir dönüm noktası oldu. Geçen yıl önce BBC Türkçe’ye konuşan Graham Fuller, AKP iktidarında Türkiye'de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yaşanan en önemli gelişme olarak doğuya yönelik izlediği dış politikayı gösterdi: " Diğer bir deyişle Türkiye, ilk defa kendisiyle ve dünyadaki rolüyle ilgili küresel bir bakış geliştirdi". 

"Türkiye'nin bölgeye, Orta Doğu'ya İslam dünyasına, Asya'ya hatta Müslüman olmayan bölgelere sunacağı çok şey var.”

"Erdoğan, Davutoğlu ve Abdullah Gül'ün Türk dış politikasına getirdikleri değişikliklerin kalıcı değişiklikler olduğunu düşünüyorum. Türkiye artık hiçbir zaman yalnızca ABD'nin sadık müttefiki ya da Nato üyesi olarak tanımlandığı eski politikasına dönmeyecek. Artık küresel bir politikası var. Türkiye'nin Sünni mezhepsel bir devlet olmaktan kaçınması kesinlikle elzemdir.”

Bu sözlerin sahibi Graham Füller Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra ağız değiştirdi. Meğer yenilgi bekliyorlarmış. Olmayınca.. Ve Yılbaşında facebook’unda şu kehanetlerde bulundu: 1. IŞİD güç kaybedecek. 2. İran’ın bölgedeki rolü büyüyecek. 3. Erdoğan 2015 yılında gücünün yıkılmaya başladığını anlayacak. 4. Rusya, Ortadoğu’da diplomasisinde büyük rol oynayacak. 5. Taliban Afgan hükümeti içinde güç kazanacak.

Füller’in diğer bir yol arkadaşı ise Henri Barkey. Bu adama Irak işgalinden, yani 2003’ten beri açtığı ağzını hiç kapatmadı. Ak Partiye Erdoğan’a eleştiri yağmuruna tutuyor. Bu adam Füller ile birlikte cemaatin üst aklıdır. Üstadları Paul Henze’yi de unutmayın. Bunlar AK Parti iktidarına karşı yürütülen operasyonların mimarıdırlar.

Kritik kavşak 2005-2006 oldu. Çünkü Büyük İslam Coğrafyası’na AK Parti’nin açılma şekli ile ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde İsrail fitnesi sebebiyle çatışma ve ayrılık yaşandı. Ondan sonra Türkiye hem eski vesayet, hem de yeni vesayet cemaatle kurulan tuzaklarla sıkıştırıldı. One Minute hadisesi ile iş çığırından çıktı ve adice mizansenlere döküldü. Erdoğan’ın bitirme planı o yıl devreye girdi. 6 yıl sonra itiraf ettiler

Mahir Kaynak, terör ve anarşinin dış politika enstrümanı ve bir vasıtası olduğunu ve modern zamanda bir ülkeye nizamat verme aracı olduğunu söylerdi. İktidarı te’dip için iki yola başvuruldu. Dışa bağımlı ve emireri örgütlü yerli sermaye üretimi kıstı. Bu sermaye ile birlikte 28 Şubat'tan beri hareket eden cemaat el altından entrika (dinlemeler ve uyduruk operasyonlarla) yürütürken 2011 seçimleri ertesi gazeteleriyle alenen o kampanyaya katıldı. 

Arap dünyasında ise kurgulu bahar söndürüldü. Arkasından ABD’nin 10 yıldır hükmettiği ve üçe böldüğü Irak’ın bağrından (Sünni bölgeden) DAEŞ diye batıdan gelen 10 bin kadar militanın da katıldığı bir kurgu terör örgütü salındı. Bunda İngiltere’nin payı muazzam. Onun da arkasında küresel sermayenin gizli beyni Yahudi Rothschild ailesi var. Onların 100 yıllık hayali Hazar petrolü.

Bu gelişmelerden sonradır ki yazının başında belirttiğim Füller’in cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası maskesi düştü. 1982 projesine uygun 1990 NATO kararına muvafık senaryo sahneye kondu. Bundan karlı çıkan iki grup var. Küresel Sermaye enerji kaynaklarına direk kavuşma ve güvenlik açısından İsrail.

İşte DAEŞ olayı böyle okunmalı. Başta Türkiye’ye destek veren daha doğrusu birlikte hareket eden ülkeler çark etti ve Türkiye’yi suçlamaya başladı. Bunun da en büyük sebebi 1. Türkiye’nin Ortadoğu ve Afrika’ya neredeyse 60 milyar dolara varan ihracatı ile ekonomik olarak güçlenmesi. 2. İsrail’i rahatsız etmesi 3. Enerji kaynakları konusunda hem batının güzergahları planını bozması, hem kendisinin enerji kaynakları güzergahı olması. Bu batının kabul edeceği bir şey değildi. Hele ki küresel sermaye. Ve de İsrail. Onun gözü petrolde. Dünyaya pazarlayacak.

Şimdi önce DAEŞ sonra PYD ile Türkiye’nin güney ülkelerle irtibatının kesilmesi ve Kürt kantonlarla yeni enerji güzergahı oluşturması. Bunun için 4 yıldır İran’la sürdürülen yumuşama müzakerelerinde büyük mesafe alınınca Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut hattı onlara açıldı. İran bugün PYD-PKK olayına destek vermesinin sebebi budur. Cemaatin orkestra şefliğinde Ak Parti iktidarının zayıflatma ve ülke siyasetini kaosa sokma planı seçimde 4X4’lük gerçekleşmedi. Ama Türkiye’yi belirsizliğe itti. İtince de planlanan hamleye geçildi. DAEŞ terörünü kullanarak PYD-PKK terörüne yürü ya uşağım dendi. Demirtaş-Füller görüştü. 6-8 Ekim oldu.

Olay budur. Şimdi Türkiye’nin kavganın içine sürüklenmesi niçin isteniyor? Güney Kürt koridorunda Kuzey koridoru ekleme çabasıdır. Ve bu 1960 Londra Kürt Konfernası ile başlayan ve 1965'te çiçeği burnunda Demirel’e sunulan ancak red edilen Türkiye-Kürt Federasyonu projesinin alternatifini 50 yıl sonra gerçekleştirme aşamasıdır. 1965'te red cevabı alan için ABD Milletlerin değil halkların kendi kaderini tayin etme, kültürel hakların siyasi bölünmelere gerekeçe olması için bir düzine kuruluşun sözleşmelerine ilave yaptırdı. 1975 Helsinki Senedi’ne etnik halkın kaderini tayin maddesini koyarken 7 yıl sonra UNESCO etnik kültür tanımını kabul etti. PKK buiki madde arasında kuruldu. Ve kabulden sonra saldırıya geçti. 1984.

Kürt kartının esas sahibi ta 1932’den beri devlet bile değilken İsrail’dir. 1960’te ise icraata geçti. Önümüzdeki ay veya yıllarda alenen Güneydoğu’nun koparılması için destek verecektir. Siyasetin iki ana partisinin oyları düşerken iki ırkçı partinin oyları yüzde 10 arttı. Meclis sandalyelerini üçte biri oranında ırkçı iki parti paylaşıyor. Gerginlik için her şey hazır. Peki bundan sonra ne olacak?
Türkiye buna ilk karşılığını 2017’de verecek. Ondan sonrası ise çok karmaşık. Benin gibi amatör birinin izah edemeyeceği yani haticesini değil de neticesini öğrendiğim kadarıyla yeni bir Hıttın söz konusu. O zaman 1187’de Kudüs için İslam-Yahudi ittifakı vardı. Kudüs için bu sefer Hıristiyan-İslam ittifakı söz konusu. Mehdi-Mesih rivayeti buna işaret eder. Bunu da 2016 ABD seçimleri ilk belirleyici olacak.

Üçüncü Melheme 25. Finale kaç yıl kaldı acaba? O final Alem-i İslam’ın fecr-i sadıkıdır. Bir şeyin 100. Yılı olabilir. Kılıç alem-i İslam’ı vuracakken düşmanın başına vurur saiki budur. Acaba? Allah bilir. 

25 Haziran 2015 Perşembe

HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE BİR YÖNETİM BİÇİM VAR MIYDI?

Hz. Peygamber’in Döneminde Bir Yönetim Biçimi Var mıydı?

Hz. Peygamber’in Döneminde Bir Yönetim Biçimi Var mıydı?

BEYAZ TARİH / MAKALE

Vahyin yeryüzüne nüzulünün ve bunu insanlığa tebliğinin son halkası olan Hz. Muhammed (s.a.s) : “Benden sonra peygamber yoktur” buyurmuş ve Cenab-ı Allah’ın insanlığı eğitmek ve yönlendirmek üzere peygamberleri aracılığıyla bir emirler manzumesi halinde indirdiği vahyin kesildiğini bildirmiştir.

İslam, sıradan bir sistem, sıradan bir toplum biçimi veya sıradan bir yönetim biçimi değil, İlahi bir sistem ilahi bir yönetim biçimi ve Allah katında geçerli olan tek dindir. İslam, kuru bir akılcılığa dayanan düşünce sistemi de değildir, bir filozofun zihninden ya da herhangi bir zeki kişinin zihin terlemelerinden meydana gelen bir düşünce ürünü de değildir. Bu bir din olduğuna göre onu getirenin de kendinden bir şey katması mümkün olamaz. Cenab-ı Allah, kendi gönderdiği Peygamber’i için insanlara bilgi olsun diye şöyle buyurur: “O kendi heva ve hevesinden bir şey söylemez…kendinden bir şey konuşmaz, O’nun söylediği her şey vahiydir.” (en-Necm, 53/3-4).   

Cenab-ı Allah, Peygamber’in (s.a.s) getirdiği, uyguladığı, yaptığı her şeyin, ibadetiyle, davranışlarıyla, muamelatıyla, insanlarla oturup kalkmasıyla, yönetmesiyle, kumanda etmesiyle, her yönüyle, ağzından çıkan her söz ve zatının her türlü davranışının ilahi olduğunu Kur’an ayetleriyle bildirmektedir. Çünkü Allah O’nu vahiyle yönlendiriyordu. Onun için Resulullah kendinden bir şey söylemezdi. İşte bu çerçevede Rasulullah son peygamber olarak bize bir yönetim biçimi, bunun yanında inanç ve ibadetler manzumesi, insanlar arası ilişkiler, ahlâkî yapı, bir yönetim şekli, bir toplum yapılandırması bıraktı. Bunun için İslam’ın bütün yönleriyle ele alınması halinde Rasulullah (s.a.v)’in muazzam bir sistem getirdiği görülecektir.  

Fakat İslam’ın bütün yönlerini incelemekten çok burada ele alınması gereken konu ise, İslam dininin getirdiği bir yönetim biçiminin olup olmadığıdır. Hz. Peygamberin kişiliğinde böyle bir yönetim var mıydı yok muydu? Yönetim dediğimiz zaman neyi anlıyoruz, önce bunun üzerinde duralım ve Hz. Peygamberin (a.s)’ın kişiliğinde bu yönetim ortaya çıkmış mı çıkmamış mı?  Kur’an-ı Kerim bu konuda ne buyuruyor? Sünnet neyi izah ediyor? Bu konuları ele almak gerekir. Hz. Peygamberin büyüdüğü ortama bakıldığında kabileciliğin çok etkin olduğu, ırkçılığın zirveye tırmandığı, kabile üstünlüğünün var olduğu görülecektir. Hz. Peygamber, cahiliyenin hakim olduğu, her şeyin cehalet ve ilkellik üzerine bina edildiği bir ortamda insanların alışkın olmadıkları bir mesajla gelmişti. Cenabı Allah’ın hikmeti, Allah’ın kitabı cehaletin kol gezdiği, her şeyin cehalet üzerine bina edildiği bir ortamda “Oku, rabbinin adıyla oku, insanı bir kan pıhtısından (bir embriyodan) yaratan rabbinin adıyla oku,  insana bilmediğini öğreten Rabbinin adıyla oku” mesajını getirmişti.

Bu ilahi mesajda okuma var, insanı bir damla sudan yarattığına dair ilmi ve tıbbî bir bilgi var, okumadan sonra insana bilmediğini öğretme var. Bütün bu bilgilere ve genel olarak vahye dayalı diğer her türlü bilgiye baktığımız zaman, bugüne kadar yeryüzünde kurulan bütün medeniyetlerin temelinde buna benzer bilgilerin varlığını ve vahye mazhar olan peygamberlerin öğretilerinin yattığını görüyoruz. Yeryüzünde kurulmuş olan bütün Medeniyetlerin temelinde vahiy ve peygamber öğretileri vardır. İşte bundan dolayı da İslam Medeniyetinin temelinde peygamber öğretisi vardır, vahye dayalı bir medeniyettir. Buna dayanarak tarihte yaşamış bütün medeniyetler devlet başkanlarının ve toplum öncülerinin zihninden veya Filozofların kaleminden çıkmış değildir, dememizde ne kadar haklı olduğumuz gayet açıktır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in “oku” mesajıyla geldiğini ve insanları imana çağırdığını, bu davetle etrafında insanların biriktiğini ve küçük bir Müslüman kitlenin oluştuğunu biliyoruz. Bu Müslüman kitle Mekke’de Erkam İbn Ebi’l-Erkam’ın evinde bir araya geliyordu. Bir araya gelen bu mü’minlerin bir başı bir reisi, bir emiri, bir yöneticisi olmalı değil miydi? İşte o gün bu mü’minlerin, sözünü dinledikleri ve onları yöneten bir liderleri vardı.  Hep birlikte yalnız O’nun ağzına bakıyorlar ve O’na en ufak bir itirazda bulunmadan itaat ediyorlardı. Cenab-ı Allah:“Allah’a itaat ediniz, Resule itaat ediniz ve sizden olan yöneticilere de (itaat ediniz)” ayetleriyle bütün mü’minlere emrederek Peygamberine uymalarını ve emrinden çıkmamalarını istemektedir.

İşte bu kitlenin başında o gün bir lider vardı. Her vahiy geldiğinde yeni bir bilgi ile geliyor ve Müslümanları eğitiyordu. Vahyi getiren Hz. Peygamber (s.a.v)  ashabın hem öğretmenleri, hem amirleri, hem yöneticileri, hem de peygamberleri idi. O ashabına bir Peygamber olarak Rabbinden aldığı bilgileri öğretiyordu ama toplum içinde lider olma gibi bir programı veya isteği ve hevesi söz konusu değildi.  Zaten O, bir topluma önder olmak için gelmiş değildi. Hatta O, Müslüman kitlenin başına geçmiş değildi. Ancak Allah O’na bir misyon yükleyerek O’na bir emir verdi: “Kalk ve uyar/kum fe enzir…” kısaca; “Yakın akrabalarından başlayarak herkesi uyarmaya başla” emri Peygamberin yüklendiği misyondu. Bu misyonla hareket eden Rasulullah (s.a.s) etrafında biriken kitleyi ister istemez yönetecekti. İşte yönetim tabii haliyle böyle başladı. Önce “küçük bir kardeş grup” oluştu. Ardından bir cemaat ortaya çıktı. Sonra bu cemaatin ortaya çıkmasıyla ister istemez Mekke şehri Müslümanlar ve müşrikler diye ikiye bölündü. Müşrikleri yöneten bir “Daru’n-nedve” ve Müslümanları yöneten bir peygamber olarak Rasulullah (s.a.s) vardı. Her iki taraf karşılıklı olarak kararlar alıyorlardı. Örneğin Daru’n-nedve, Peygamberi öldürmeye, arkadaşlarına işkence yapmaya karar alırken diğer taraftan Rasulullah da arkadaşlarını toplayıp onlara din öğretiyordu. Ahlâkın güzelliklerini, kızların artık diri diri gömülmemesi gerektiğini, hırsızlık yapmanın haram olduğunu, başkasının aleyhinde bulunmanın yasak, başkasının malını haksızca almanın haram olduğunu, faizin, zinanın, hırsızlığın neden haram olduğunu ve bu davranışların toplumda yaptığı tahribatı öğretiyordu. Medineye hicrette sonra ise durum tamamen değişti. Orada farklı bir toplum ortaya çıktı. Medine toplumu değişik unsurlardan oluşmasına rağmen Medine sözleşmesiyle bütün o farklı gruplar Hz. Peygamber’in yönetimi altında bir araya gelmişti. Artık Medine’de yöneten ve yönetilen kesimler vardı. Hukuk vardı, toprak vardı, siyasi yönetim vardı, ekonomi vardı, alışverişler, anlaşmazlıklar, anlaşmalar, barış, savaş, elçi gönderme, elçi kabul etme ve sair vardı.

Dolayısıyla bütün bunlara baktığımız zaman İslam’ın sınırları belirlenmiş bir toprağı, sürekli inmeye devam eden bir hukuku vardır.  Ayrıca mahkemelerin var olması bu hukukun uygulandığını çok açık bir şekilde bize gösteriyor. Bütün bunlara baktığımızda Medine Vesikasında: “Aranızda bir ihtilaf söz konusu olduğu zaman onu Allah’a ve Rasulüne götürün” deniyor mu? Orada bir hakim var mı? Yargıç var mı? Bunların yürüttüğü bir hukuk var mı? Uygulanan hukuka göre hırsızlık yapana, zina edene, başkalarının malını gasp edene, başkasının malını çalana,  başkasına zulmedene, hanımına haksızlık edene, çocuğunu dövene, çocuğunu emzirmeyen anneye, çoluk çocuğuna bakmayan babaya, hatta devesine ağır yük yükleyene ceza veriliyor muydu? Bunlardan tutun adam öldürmekten, uluslararası hukuka varıncaya kadar her alanda hukuku olan bir yapı var mıydı? evet vardı. Demek ki bütün bu soruların cevabı “evet” şekinde olacaktır.

Ayrıca Rasulullah (s.a.v) o günün dünya hükümdarlarına ve başta en büyük devletin hükümdarı olan Bizans imparatoru Herakleios’a mektup yazarak elçiler gönderdi, diplomatik ilişkiler kurdu. Uluslar arası ilişkilerle büyük bir yönetime sahip olduğunu kanıtladı. Dünya hükümdarlarının çoğundan cevaplar aldı. Bizans İmparatoru, Mısır Mukavkısı, İran Kisrasını   muhatap alıp elçiler gönderince onlar da Medine’ye ve yöneticisine karşı olumlu -olumsuz belirli bir tepki göstermişlerdi. Kimisi hediyeler gönderdi, kimisi elçiler gönderdi. Mısır hükümdarı, Sava emiri, Habeşistan hükümdarı gibi hükümdarlar olumlu cevaplar verdiler. Bizans imparatoru çok güzel tepkiler verdi.  Aynı şekilde tevhit inancına çok yakın olan Habeşistan hükümdarı Ashama da güzel tepkiler vermişti. Mısır Mukavkıs’ı Rasulullah’a elçi ve hizmetçi gönderiyor, bir Mısır katırı hediye ediyordu. Devlet başkanları arasında hediyeleşme oluyor mektuplaşmalar gerçekleşiyordu. Demek ki Hz. Peygamber (s.a.s.) bir yönetici olarak elçiler gönderiyor, diplomatik ilişkilere giriyor, anlaşmalar imzalıyor, hukuk uyguluyordu. Bütün bunlara baktığımız zaman bunların hepsi Rasulallah’ın şahsında ortaya çıkmıştı.

Buna göre konuyu özetleyecek olursak Rasulullah’ın Medine’sinin ve yönetimin sınırları belli idi. Yani “toprak” vardı. zira Ubey İbn Ka’b Hz. Peygamber’in emriyle Air dağı ile Harra düzlüğü arasında kazıklar çakıp ülkenin sınırlarını belirlemişti. Bu yapının hukuku vardı, halkı vardı, Müslim, gayr-i Müslim vatandaşları vardı. O halde Medine’deki bu yapı vatandaşları, hukuku, toprağı, ordusu olan bir yapı idi. Dış dünya ile anlaşmalar imzalayan bir yönetim ve bu yönetimin başında Peygamber bir başkan ve komutan vardı. Bu başkan, valileri, hâkimleri, kumandanları, elçileri olan bir yönetici idi. Mülki idare olarak belli bir mülki idaresi, adliye teşkilatı, ordusu, bürokratları, kâtipleri, bugünkü belediyeyi, emniyeti kapsayacak şekilde, emniyet ve belediye yani polis teşkilatıyla belediye teşkilatını içine alan hizbe teşkilatı vardı. Ayrıca Bu yapının Beyt-ül-mal’i, yani devlet hazinesi, maliye teşkilatı, maliye görevlileri vardı.

Bu kadar kurumu olan bir yapıya “devlet” denemeyecek  mi? Bunun dışında bir kurum olduğunu söylemek mümkün müdür.  Bütün bu unsurları tekemmül eden bir yapıya bunun dışında bir şey diyebilir misiniz? İşte Hz. Peygamber’ (s.a.s)’in yönetimi yoktu, Hz. Peygamber geldi geçti, bize namazı duayı öğretti, oruç tutturdu, hac yaptırdı bunun dışında başka bir şey yapmadı, denebilir mi? Hayır olay bu kadar kolay değildir. Dünyada büyük bir medeniyet kurmuş bir Peygamber’in ümmeti devletsiz olamaz. Bu iddia cehaletin, haince bir bilgisizliğin söze dökülmüş halidir. “İslam’da devlet yapısı yoktur” diyenler Müslüman iseler, ya cahil ya da haindirler. Müslüman olmayanlara gelince de ya cehaletlerinden veya düşmanlıklarından bu iddiayı ileri sürerler.

Şimdi biz tekrar konumuza dönelim. Yönetim ve yaratma Kur’an-ı Kerim’de nasıl ele alınmıştır bunları görmeye çalışalım: Yaratma ve emir verme. Yönetme Allah’a aittir. Şanı yücedir O alemlerin Rabbidir, her şeyin Rabbi kısaca Aleminin Rabbi olan, gördüğümüz görmediğimiz insanın aklının aldığı almadığı, bilgisi dahilinde olan ve olmayanların tümünün Rabbi olan Allah,  (el-A’râf, 7/54). Diğer taraftan hüküm, en yüce ve en büyük olan Allah’a aittir. Hükmü o koyar, hükmünde kimseyi ortak kılmaz, (el-Kehf, 18/26), Allah’ın indikdikleriyle hükmetmeyenlerin küfür, zulüm ve fıskla tavsif edilmeleri (el-Maide, %/44, 45, 49) acaba neyi anlatmaktadır. Biz devletten bahsettiğimiz zaman ümmet devletinden söz ediyoruz. İslam dinine mensup olan herkesi içine alacak tek bir yönetin altında toplayacak devleti kasediyoruz. Ulus devleti veya Hegelin anlattığı devleti asla kast etmiyoruz. Monarşiyi, Oligarşiyi veya sınıf ayırımını bir türlü yenemeyen oligarşik-demokrasiyi anlatmıyoruz. Hz. Peygamberin dönemindeki kardeşlik hukukuna ve şûrâya dayalı devleti kastediyoruz.

İşte bu devletin bazı özellikleri vardır. Genel anlamıyla bunlara baktığımız zaman bazı ilkeleri görüyoruz. Mesela Hükmü insanlar değil de insanları yaratan koyduğu zaman insanlar rahatlar, çünkü eşitlikler ortaya çıkar, belli bir kitleyi kayıran hükümler değil, sınıflı bir toplum değil,   İnsanlar arasında eşitlik ve adaleti sağlayacak, herkesin hak ve hukukunu koruyacak hükümler ortaya çıkar. Hükümler ve kanunlar ancak insanların tümünü yaratmış ve onlara adalet ve rahmetle bakan Allah tarafından belirlenirse mükemmel olur.  “Hiç kimse onun hükmünde ortak olamaz” bunu bazıları anlayamaz, yani hükmün Allah tarafından konulmasıyla insanlar tarafından konulması arasındaki büyük farkı görebilmek için gerçekten iman etmek lazımdır. Beşerin ortaya koyduğu kanunlar kendi lehlerine olur. Genellikle oligarşilerde ve demokrasilerde belli bir kitleyi kayırmak için kanunlar oluşturuluyor. Ama hükmü Allah koyduğu zaman durum çok farklıdır. Zira Cenabı Allah insanlar arasında ayırım yapmadan hepsini kendi kulları görerek kimseyi kayırmadan bir hukuk belirlemiş ve hükmü kendisinin koyduğunu anlatmıştır: “Hüküm yalnız ve yalnız Allah’ındır” buyuruyor.

Bütün bunların yanında şunu da iyi bilmek gerekiyor ki, İslamî bir yönetim teokratik yönetim değildir. İslami yönetim teokrasi değildir, teokrasi Hıristiyanlıkta vardır, Yahudilikte vardır. Teokrasi bir din adamı sınıfının yönetimi yaptığı bir sisitemdir. Veya bugün ki İsrail’de olduğu gibi dinin hükümlerine göre din adamlarının gözetimi altında sürdürülen bir sistemdir. Vatikan da teokratik bir devlettir. Çünkü papanın yönetimi altında bir devlettir. Ama İslami yönetim asla din adamları sınıfının yönettiği bir yapı değildir. Aynı şekilde İslami yönetim jakoben bir yönetim de değildir, monarji değildir, İslami yönetimde istibdad yoktur, oligarşik bir yapı asla olamaz, İslam saltanat veya krallık değildir, şahlık değildir ve din ile devleti birbirinden ayırmaz.  

Bütün bunların yanında İslam yalnızca bir din ve sadece şekli ibadetlerden ibaret değildir. Bu ibadetlerle birlikte siyasal bir düzendir. Çağdaşlık ve ilerilik adına ortaya çıkan ve ahkâm kesen birilerinin İslâm’ın bu iki yönünü ayrı göstermeye ve iki temel unsuru birbirinden ayırma çabaları olduğu bilinmektedir. Hatta dünyevi çıkar ve ikbal peşinde olan bazı yazar ve çizerlerin de İslam’ın yönetim yanının olmadığını iddia etmeleri onları gülünç duruma düşürmektedir. Kendilerini kurtarmaya çalışırken ve İslam’da bir devlet yönetiminin olduğunu ifade etmekten korktukları için Müslümanları “hegelcilik”le itham ederler ve insanların zihnini bulandırmaya çalışıp ayıp ve kusurlarını bu hegelcilik ithamıyla örtmeye çalışırlar. İşte bütün bunlara baktığımızda İslam ve onun çerçevesinde oluşan bütün düşünce ve hukukun tamamıyla bir bütün olduğunu görüyoruz. İslamî yapı bu birbirinden ayrılmasına çalışılan yanlarının ayrılmazlığı üzerine kurulmuştur.

İslam mücerred bir akaid manzumesi olmadığı gibi salt ahlâkî bir öğreti de değildir, bir kabile dini ise hiç değildir. Kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim ortadadır. Her okuyanın kolaylıkla görebileceği üzere, Kur’an itikada, ibâdâta dair hükümler ihtiva ettiği gibi iktisada, hukuka, muamelâta, uluslar arası ilişkilere dair hükümler de ihtiva etmektedir. Çünkü Kur’an’ın insanların kendisine davet ettiği Allah, sadece semavâtın değil, arzın da Hakimi, Müdebbiri, Meliki ve Rabbidir. İslam’ın düşmanları zalim ve münkirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.
 

TÜRKİYE NÜKLEER GÜCE SAHİP OLACAK

YENİ DÜNYA SENARYOSU
Türkiye 18 nükleer güçten biri olacak

ABD'li Uluslararası ve Stratejik Çalışmalar Enstitüsü'te (CSIS) bir uzmanlar grubunun hazırladığı "Atom Projesi" başlıklı araştırmada ABD'nin 2025-2050 arası nükleer stratejisi ve duruşunun nasıl olacağına yönelik senaryolar ele alındı. 

Senaryolarda, ABD ile çatışma halinde bir nükleer silahı devreye sokmayı düşünen devletlerin aynı zamanda çoğunluğu elde etmeye de çalışacakları, ABD'nin bir başka krize sürüklenmesi halinde de üzerine çullanacakları anlatımı yer aldı. 

Araştırmanın "2030 + Alternatif Dünyalar" başlıklı bölümünde, 2030 sonrasında ABD'nin yaygın caydırıcılığında bir güven kaybıyla İran'ın nükleer kulübe katılmasının nükleer silahlanmada artışa neden olabileceği belirtildi. 

"Bir senaryo olarak" nükleer güce sahip olabilecek 18 ülke şöyle sayıldı: ABD, Rusya, Orta Doğu (İsrail, İran, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır); Kuzeydoğu Asya (Çin, Kuzey Kore, Japonya ve Güney Kore), Güney Asya (Hindistan ve Pakistan), Avrupa (İngiltere, Fransa ve Polonya), Latin Amerika (Brezilya) ve Afrika (Güney Afrika). 

18 Haziran 2015 Perşembe

ESED, IŞİD VE PYD'NİN KİRLİ İTTİFAKI

 için büyük tehlike! IŞİD alıp PYD'ye teslim edecek


Türkiye için büyük tehlike! IŞİD alıp PYD'ye teslim edecek


IŞİD, bu kez de  şehrine saldırıyor. Amaç Azez'i ÖSO'dan alıp YPG'ye teslim etmek. Böyle bir durum ise milyonluk göçe yol açacak. 'de olayların çıktığı ilk günden bu yana PYD'nin ve IŞİD'in rejim güçlerine saldırmaması bu güçlerin arasındaki kirli ittifakı gözler önüne seriyor.

Stratejik önemdeki Tel Abyad kentini tek kurşun atmadan PKK'nın'deki kolu PYD'ye devreden IŞİD, bu kez Kilis'in karşısında Özgür Suriye Ordusu'na bağlı grupların elinde tuttuğu  şehrine saldırıyor.

Öncüpınar Sınır Kapısı'nın çıkış noktası Es Selame Sınır Kapısı'nı muhaliflerden almaya çalışan IŞİD, muhaliflerin denetimindeki yerleşim birimlerinde de kontrolü ele geçirmeye çalışıyor. Bölgedeki kaynaklar, IŞİD'in Azez sınırına saldırmasının, bölgenin PYD'ye verilmesi planının ilk safhası olduğunu iddia ediyor.

Tarihsel olarak Rojava adı verilen Kuzey Suriye'de otonom yapı kurmaya çalışan PYD, son olarak Tel Abyad kentine girmiş ve Cizire ile Kobani kantonlarını birleştirmişti.

MİLYONLUK YENİ PLAN
Yeni Şafak'a konuşan ÖSO militanları, IŞİD'in Azez kentini ve sınır kapısını kendilerinden almayı başarırsa PYD'nin devreye sokulacağını ve IŞİD'in tıpkı Tel Abyad'da olduğu gibi şehri PYD güçlerine teslim edeceğini düşünüyor.

Suriye'nin önemli Kürt yerleşim yerlerinden Afrin'in etrafını çevreleyen alandan Atme Sınır Kapısı'na kadar olan bölge içindeki kamplarda 1 milyonu aşkın mülteci bulunuyor.

İddiaya göre planın bir safhası da, 'ye yeni ve 'milyonu bulacak' bir mülteci hareketi başlatmak. ABD öncülüğündeki koalisyon uçaklarının, IŞİD hedeflerine saldırı bahanesiyle hava bombardımanına yapacağı ve buralarda yaşayan mültecileri Türkiye'ye yeni bir mülteci akını yapacağı öne sürülüyor. Aynı zamanda sınır boyunda hakimiyet kurmak isteyen PYD'ye bir fırsat verilmiş olacak.

PYD ESAD'A ÇALIŞIYOR
Şu an Esad birlikleriyle silahlı muhalifler arasında savaşın şiddetli olduğu bölgelere giden sınır kapılarından sadece 2'si ÖSO çatısı altındaki muhalif grupların elinde. Bunlardan biri Babel Hava Sınır Kapısı, diğeri ise şimdi IŞİD'in saldırdığı Es Selame Sınır Kapısı. Eğer IŞİD, Selame sınırını alırsa muhaliflerin elinde sadece 1 kapı kalmış olacak. Suriye iç savaşının başlamasından bu yana IŞİD, girdiği bölgelerde muhalifleri hep zayıflattı. ÖSO gruplarından boşalan alanlara ise ya PYD güçleri ya da Esad birlikleri girdi.
Yeni Şafak

ÇİN BU YIL DA ORUCU YASAKLADI

Çin yönetimi, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 'da kamu görevlilerinin  tutmasını yasakladı.

Çin bu yıl da orucu yasakladı

Çin yönetimi yayınladığı bildiride, 'da memurlar, öğrenciler ve öğretmenlerin  tutmalarını yasakladı.
Ayrıca Uygurlara ait lokantalara, oruç saatlerinde açık olma zorunluluğu getirildi.

Dünya Uygur Kongresi Sözcüsü Dilşat Raşit, Çin Hükümeti'nin Müslümanların işlettiği restorant ve dükkanlarda sigara ve Alkol satışına devam etmelerinin istendiğini de kaydetti.

Dünya Uygur Kongresi Başkan Yardımcısı Seyit Tümtürk'ten de, Çin'in kararına tepki gösterdi. Tümtürk, "Umudumuz inşallah Çin hükümeti uluslararası arenada köşeye sıkışır ve Ramazan'da oruç yasağını kaldırır" dedi.

17 Haziran 2015 Çarşamba

ERKEN SEÇİM ZUHURATI: FATİH NURULLAH EFENDİ

https://www.youtube.com/watch?v=dpFBvxLR-qY



Fatih Nurullah Efendi zuhuratında önce bir ezan okunuyor, ardından bir ezan daha okunuyor dedikten sonra bunu ikinci bir seçim olacağı şeklinde tabir etmektedir. Eğer iyi anlatılırsa bu milletin % 50'yi patlatacağını ifade etmektedir.

Not: Tuğrul Çalışkan kardeşimize teşekkür ederiz. Fatih Nurullah Efendi'nin 11.6.2015 tarihli zuhuratını milletimizin istifadesine sunuyoruz.

MURSİ'YE İDAM CEZASI ONANDI

Halkın oylarıyla seçilen ve darbeyle devrilen eski Cumhurbaşkanı Mursi hakkında verilen iki idam cezasından biri müebbete çevrildi, diğeri onandı

MURSİ ile ilgili görsel sonucuAskeri darbenin ardından, Müslüman Kardeşler'e yönelik verdiği cezalarla insan haklarını hiçe sayan Mısır yargısı, en büyük skandala imza attı. Mısır'ın demokratik seçimlerle işbaşına gelen ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi hakkında mayıs ayında iki farklı davada verilen idam cezaları karara bağlandı. Söz konusu iki dosya görüş ve onay alınması için müftülüğe gönderilmişti.

Karar, başkent Kahire'deki Polis Akademisi'nde açıklandı. Yargılama süreçlerinin ilki olan Casusluk Davası'nda, "devlet sırlarını yabancı ülkelere ulaştırdığı" gerekçesiyle Mursi'ye daha önce verilen idam cezası müebbet hapis cezasına çevrildi. Tüm dünya müebbet de olsa idam cezasından dönülmesini "olumlu" karşılarken iki saat sonra şok haber geldi. Mursi'ye 2011'de yaşanan toplu hapisten kaçma olayında başrol oynadığı gerekçesiyle 16 Mayıs'ta verilen idam kararının onandığı açıklandı.

BİLTACİ'YE DE İDAM VERİLDİ
Muhammed Mursi ile beraber "casusluk" davasında 16 kişiye daha müebbet verildi. Aynı davada İhvan liderlerinden Hayrat Şatır ile birlikte 16 kişiye ise idam verildi. "Hapishaneler baskını" davasında da Mursi ile birlikte Hürriyet ve Adalet Partisi Genel Sekreteri Muhammed Biltaci ve İhvan liderlerinden Muhammed Bedii'nin de aralarında bulunduğu 100 kişinin daha idam cezası onaylandı. Gıyaben yargılanan isimlerden Dünya Müslüman Alimer Birliği Başkanı Yusuf El Karadavi de idam cezası aldı.

DIŞİŞLERİ'NDEN KARARA TEPKİ
Dışişleri Bakanlığı, Mursi ve 106 kişi hakkındaki idam cezasının onanmasını kınadı. Mursi'nin, keyfi ve uluslararası standartlara aykırı bir hükümle karşı karşıya bırakıldığını belirten bakanlık, bu kararın Mısır'ın ihtiyaç duyduğu istikrara katkı sağlamayacağını açıkladı. Mısır yargısına dünyadan da tepkiler geldi. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, idam cezalarını uygulamama çağrısı yaparken, Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest "Kitlesel mahkumiyet uygulamalarını kınıyoruz, adil değil" dedi. Uluslararası Af Örgütü de kararın ülkedeki adalet sisteminin korkunçluğunu gözler önüne serdiğini vurguladı.

SÜLEYMAN DEMİREL VEFAT ETTİ

Bir süredir tedavi gören 9. Cumhurbaşkanı  91 yaşında hayatını kaybetti. 17 Haziran 2015 Saat 02.05'te hayata veda eden Demirel'in ölüm nedeninin solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği olduğu açıklandı.

Hakkında siyasete girmek için mason değildir belgesi verilmesi nedeniyle Türkiye masonlarının ikiye bölündüğü, Morrison Süleyman, Barajlar kıralı ve Çoban Sülü diye de anılan Demirel altı kere gidip yedi kere gelmesiyle ün yapmıştı. 

Yeni Asya Nur cemaati için o kadar önemli bir şahsiyet olarak kabul edilmişti ki, 1977 yılında bir hatıra yayınlanmıştı: "İslam köyden birisi çıkacak kurana dayanırsa muvaffak olacak dayanmasa atisi vahimdir" denmişti. Bediüzzaman'a atfedilen bu gerçekliği tartışmalı hatıra sonraları fazla dillendirilmez olmuştu. 

Demirel her ne kadar ülkemizin kalkınması ve CHP zihniyetinden kurtulması için önemli hizmetlerde bulunmuş olmasına rağmen, özellikle 28 Şubat sürecinde dümeni post modern darbecilerden yana kırmıştır. 

6 Haziran 2015 Cumartesi