.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

31 Mayıs 2015 Pazar

BU İTTİFAK HAYRA ALAMET DEĞİL



Tuhaf bir seçim arifesindeyiz.
Evet, Türkiye sayısız kere kritik seçimler yaşadı ama sanırım hiç biri bu önümüzdeki seçim kadar kritik olmadı. Ülkedeki tüm partilerin tek bir şahsa karşı örgütlendiğini görmek insanı ürkütüyor.
İnsanı ürküten sadece bu değil. Asla birbiriyle anlaşması beklenmeyecek anlayış gurupları, siyaseten birbirine taban tabana zıt cemaatler, klikler, çıkar gurupları aynı çatı altında bir araya gelebiliyorlar.
Bu nasıl bir iştir ki, Netanyahu ile Beşşar Esed’i, İran ile Amerika’yı, İsrail ile Almanya’yı, Ermenistan ile Suriye’yi, Sünni Kürtlerle alevi Türkmenleri, Kürtler ile Türkleri –ki ben sayısız güya milliyetçi Türk’ten duydum; bu kere oyumu HDP’Ye vereceğim diye- cemaat ile PKK’yı, Kandil ile Ulusalcıları aynı amaç etrafında; yani Erdoğan’ı alaşağı etme amacında bir araya getirebiliyor?
Çıkarları bu kadar farklı gurupları bir araya getiren şeyin, bu insanların Türkiye sevgisi olabilir mi? Türk halkına duydukları sevgiden dolayı baş belası(!) olmuş bir insandan bu halkı kurtarma sevdası olabilir mi? Değilse ne?
Hakikaten anlayamıyorum. Samimi söylüyorum anlayamıyorum. Nasıl oluyor da bu kadar zıt düşünceler, maksatları ve siyasi emelleri farklı guruplar nasıl oluyor da bu amaç etrafında; Ak Partiyi iktidardan indirmek veya en azından güçlü bir hükümet kuramayacak kadar zayıflatmak amacı etrafında bir araya gelebildiler. Bu bir insiyak mı, yoksa gizili bir el bütün bu farklı farklı grupları şu maksat etrafında bir araya getiriyor?
Ben bunun çok güçlü bir operasyon olduğu kanaatindeyim.  Elbette ki bu gurupların her birinin kendilerince şu amaca hizmet etmek için bir gerekçeleri olabilir. Kendilerince haklı da olabilirler. Esed kendi açısından, Netanyahu kendi açısından İran kendi açısından, CHP kendi açısından, HDP kendi açısından, cemaat ve aleviler kendi açısından hatta Mısır kendi açısından, Amerika ve Avrupa kendi açısından –ki en sağlam gerekçe onlarınkidir- iktidara veya Erdoğan’a kızmış olabilirler ve her biri de  kendi gerekçesinde haklı olabilir.
Ama hiç kimse bana bu ittifakın makul ve kabul edilebilir olduğunu söyleyemez, haklı gösteremez! Çünkü asla bir araya gelmesi düşünülemeyecek gruplar birbiriyle ittifak kurmuşlar. Karanlıkla aydınlığın aynı karede olması mümkün mü?
Diyelim ki Netanyahu, One Minute ve Mavi Marmara’dan dolayı Erdoğan’a hınç duyuyor. Diyelim ki Esed, dostluğuna güvendiği Erdoğan’dan böyle bir muamele görmekten kırılmış. Diyelim ki İran, Erdoğan’ın niyetini ve misyonunu kendi siyasi çıkarları açısından tehlikeli buluyor. Diyelim ki Mısırın darbecileri Erdoğan’ın karşı tavırlarından rahatsızlar, cemaat, hınç ve öfkesini tatmin peşinde, aleviler zaten sağ iktidarları öteden beri sevmezler, CHP oldum olası hayrın karşısındaki örgütlenme, HDP çözüm sürecinden rahatsız… Bütün bunlar öteden beri vardı ve hiçbir zaman ittifak etmeye ihtiyaç duymuyorlardı.
Neden şimdi? İktidarın eleştirilecek yanları çok ben hiçbir zaman iktidarı eleştirme hakkımdan vaz geçmedim. Bugün ayaklarına dolanın şeylerden kurtulmaları için ben 2009’dan beri dil döküyorum… Dinlemediler. Diyelim ki bu dinlememe hali, bu iç kibirleri, bu “ben bilirimci” rey-i vahid, Türk insanını zıvanadan çıkardı. Bunlara bir ders vermek lazım dedirtti! Peki, hariçtekilere ne oluyor?
İşte bence asıl oraya bakmak gerekiyor. Amerika’yı, İngiltere’yi ve Almanya’yı aynı safta yer almaya götüren nedir?
Bence dış basında Türkiye ile ilgili çıkan yazılara bıkılırsa maksat hemen anlaşılır. Türkiye artık batının kontrolünden çıkıyor. Türkiye, NATO ülkelerin olan askeri bağımlılığını azaltıyor, Türkiye kendi silahlarını ve askeri araçlarını üretmeye çalışıyor, Türkiye dünyanın dört bir tarafında TİKA sayesinde adeta misyoner faaliyetler yürüterek, batının dünya üzerindeki hegemonyasını kırıyor. Daha da önemlisi Türkiye iki yüz yıldır adeta uşaklık yaptığı batıdan yüzünü çeviriyor. Sana ihtiyacım yok diyor. Birinci Dünya Savaşı ve Sevr muahedesiyle bize dayatılan, Lozan anlaşmasıyla büyük bir kısmı da tatbik edilen saklı ve açık dayatmaları ret ediyor, yok sayıyor…
Ayasofya’nın açılacağı düşüncesi o kadar ağırlık kazanmış ki, gizlilik artık onu taşıyamıyor. Bir bakanlar kurulu kararıyla müze yapılan ulu mabedin yine bir bakanlar kurulu kararıyla kapılarını ibadete açması an meselesi. Ayasofya, Batı’nın İslam dünyasına vurduğu pranganın lehimidir. O kırıldığı zaman, batının otoritesi kırılacak. Ortadoğu coğrafyasında kendi varlığını savunamayacak! Bütün İslam halkalarının ruhunda “ben yapabilirim, batıyı yüreğimden söküp atabilirim” inancı yeşerecek. İslam’ın manevi bedenine can ve kan yürüyecek!
Ve yazık ki iktidar Ayasofya’nın açılmasında hala mütereddit! Menderes’e kaybettiren o tereddüt şu hükümette de kendisini göstermeye başladı. Oysa şu hamle, karşıdaki tüm barikatları alaşağı edecektir!
Mamafih Batı da, bu olmasın diye bütün güçlerini bir araya getirmiş. Bütün imkânlarını, bütün dostlarını, içimizdeki ön karakollarını bu kere, hem de bir itiyat endişesi bile duymadan hepsini göreve çağırıyor. Aydın Doğan’dan cemaate, Doğu Perinçek’ten Meclis içindeki Pakradunilere varıncaya kadar herkesi, elinin altındaki tüm örgütleri aynı anda sahaya sürüyorlar bu kere. Eğer bu kere de baş edemezlerse, kendileri yıkılacak çünkü. Çünkü Türkiye dayatmaları red ediyor artık, inisiyatiflerinden çıkıyor. Ona istediklerini yaptıramıyorlar ve seçimde de ona durduramazlarsa, artık hiç laf geçiremeyecekler.
Bu durum, adeta, Ameliklerin Talut üzerine topyekûn saldırısına benziyor. Ve yazık ki Talut birçok askerini kendinden küstürmüş. Oğlu mesabesindeki Yonatan bile kenarda! Bu kere hakikaten iş çetin!
Türkiye bu sınavı geçebilir mi? Yoksa bu kadar maksatları birbirinden farklı insanları bir araya getiren odak bir kere daha mı muvaffak olacak?
7 Haziran seçimlerinde göreceğiz!
Allah bu ülkenin bahtını karartmasın. Hakkımızda hayırlı olanı versin. Neyin hakkımızda hayırlı olduğunu biz bilemeyiz. Biz Rabbimizden hayrını ve lütfunu dileyelim. Çünkü “yavmülmelhame” günü hayli yaklaştı. O gün geldiğinde, bu ülkenin idaresinin Nuh’un Çocukları olan biz Türklerde olması gerekiyor. Aksi takdirde Siyonizm kazanacak ve bu yurtlar bir daha dönmemek üzere Tamara’nın çocuklarına gidecek.  Ta ahiret vadi gelinceye kadar…
Vaat edilenlerin gelmesi, mukaddemlerin sağlıklı gerçekleşmesiyle mümkündür. Mukaddemeler bozulunca vaat edilenler de olmayabilir! Bir taraftan re’y-i vahidin hakimiyeti endişesi, diğer yanda ülkenin tar umar olması… sen bizim şemlimizi topla ey Rabbim!
Mehmet Ali Bulut
Haber7

29 Mayıs 2015 Cuma

BU YAZ SAVAŞTA OLACAĞIZ

Sıcak bir yazın ayak sesleri...


ABD ile Rusya ve Çin arasında ipler gerilirken, bir NATO yetkilisi "Bu yaz savaşta olacağız" dedi. Rusya'dan ise, "Tanklarımızın vizeye ihtiyacı yok" salvosu geldi

Dünyanın çeşitli bölgelerinde dar kapsamlı çatışmalar devam ederken, uluslararası güçler de birbirine karşı ciddi şekilde cephe almış durumda. Geçtiğimiz günlerde, deneyimli ABD'li istihbarat uzmanı John Schindler'e konuşan bir NATO yetkilisi, "Muhtemelen bu yaz savaşta olacağız. Eğer şansımız varsa, bu bir nükleer savaş olmaz" ifadelerini kullandı. Kaynağının adını açıklamayan Schindler, dünya çapında bir çatışma olasılığının hızla arttığına dikkat çekti. NATO yetkilisinin açıklamasının geniş şekilde tartışıldığı Amerikan basınında, çatışmaların ABD ile Rusya arasında yaşanabileceği kaydedilirken, Çin'le yükselen tansiyon da gözler önüne serildi.
Haberin devamı: http://www.sabah.com.tr/dunya/2015/05/29/sicak-bir-yazin-ayak-sesleri

IRAK'TA TARİHİ ESERLERİ VE KÜTÜPHANELERİ KİM YOK ETTİ?

Murat Özer

Murat Özer

Murat ÖZER / Haksöz Haber

Günlerdir IŞİD'in Musul'da bir müzede gerçekleştirdiği 8. yüzyılda yaşayan ikonoklastların yaptıklarına benzer "put kırma" eylemlerinin görüntüleri konuşuluyor. Birkaç adam ellerindeki balyozlarla insan ya da tanrı heykellerini parçalıyorlar. Sonra alçı heykeller tuz buz oluyor. Ertesi gün ise örgütün Musul'da 8 bin nadide el yazma eserin bulunduğu bir kütüphaneyi yaktığı iddia edildi. Tüm bunlar İranlı General Kasım Süleymanî önderliğindeki Şii milislerin ve Şii Irak Ordusu'nun Selahattin Eyyubi'nin ve Saddam Hüseyin'in doğum yeri Tıkrit'e 30 bin kişiyle düzenlediği saldırı sırasında gerçekleşti.
Dünya medyasında "İslamcıların tahammülsüzlüğüne vandalizmine bağladığı ve sık sık Taliban'ın yıktığı Buda heykeline gönderme yapıldığı" bu tartışma sürerken Erdoğan'da tepkisini en sert tonda dile getirdi. Cumhurbaşkanımızın değerli danışmanlarının onu tarihi mirasımızın korunması konusunda ciddi bir şekilde bilgilendirdiğini  kabul etmeliyiz. Müsaade ederlerse bu mirasımız hakkında kısa bir yakın tarih hatırlatmasında bulunmak isterim.
2004 yılında İstanbul'da "Kültürel Miras Kavramının Yeniden Tanımlanması ve Korunması" başlıklı uluslararası bir sempozyum düzenlenmişti. Konu Mezopotamya ve hassaten Irak'taki tarihi mirasın korunmasıydı. Toplantıya Bağdat Müzesi’nin eski müdürü Nawala al Mutawalli ile birlikte Batılı akademisyenler de katılmışlardı. Mutawalli, tüm hazinelerinin ellerinden alındığını, yağmalandığını savaş esnasında dahi gözü gibi korumaya çalıştığı mirasının birkaç gün içerisinde nasıl yok edildiğini hüzünlü bir ses tonuyla anlattı. Aynı salonda, çalınan bu eserlerin götürüldüğü Batıdaki müzelerin görevlileri ve Batılı müzayedeciler de bulunuyordu. Savaş öncesinde Irak Müzeler Genel Müdürü görevini yürüten ve daha sonra bu "planlı çalma" eylemlerinde sorumluluğu olduğu iddia edilen Iraklı Süryani Donny George Youkhana da bulunuyordu. Donny George, Londra ve New York sanat çevreleriyle yakın ilişkisi olduğunu gizlemiyor ve savaş öncesinde ABD Ordusuna "tarihi eserlerin ve ören yerlerinin ayrıntılı birer haritasını" verdiğini söylüyordu. Maksadının "bombardımandan koruma" olduğunu iddia etse de, ABD Ordusu bu haritalar sayesinde tüm mirası elleriyle koymuş gibi bulmuşlardı. Mutawalli adeta yalvarır gibi konuşuyordu: "Onlar sadece bizim değil, Sümerlerin, Asurların, Babillilerin dünyanın kültürel mirasıdır. Hazinelerimizi geri verin" diyordu.
"Hem işgalci, hem hırsız hem de küstah"
Toplantıya Chicago Üniversitesi'nden katılan profesör McGuire Gibson'ın sözleri damga vurdu: "Kusura bakmayın, evet elimizde bulunan eserler sizin müzelerinizden çalınmış. Fakat ülkeniz güvenli değil. Size geri veremeyiz." Bu Amerikalı sözde akademisyenin sözleri beynimde uğuldamaya başlamıştı. Ülkesinin askerleri adeta hatıra magnet alır gibi Sümer tabletlerini sırt çantalarında ABD'ye götürüyordu. Bu yapılanlar "kitlesel ve örgütlü hırsızlık eyleminin" en küçük kısmı olduğu için Amerikan askerleri, çaldıkları tabletleri havalimanlarında gizleme ihtiyaçları dahi duymuyorlardı.
Gibson'ın bu küstahça sözlerinden sonra söz istedim. İTÜ'deki hocalarımın şaşkın bakışları altında şu sözleri söylediğimi hatırlıyorum: "Topraklarımızı işgal eden sizlersiniz. Şimdi ise bizden çaldıklarınızı geri vermemek için Irak'ın güvensiz olduğunu söylüyorsunuz. Hem işgalci, hem hırsız hem de küstahsınız." Al Mutawwalli hanım, ayağa kalkarak "Siz Iraklı mısınız yoksa, topraklarımız dediniz de" diye sordu. "Hayır" dedim. Bağdat'ın, Şam'ın, Buhara'nın tıpkı İstanbul kadar bizim topraklarımız olduğunu söylediğimde yüzündeki tebessümü hatırlıyorum. Fakat Donny George, ayağa kalkarak şöyle bağırdı: "El Kaideci bu adam!"
Kütüphaneleri yaktılar, 200 bin eseri çaldılar
ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Irak'ı işgalinden kısa bir süre sonra 2003 yılının 8 Nisan günü ABD tankları Bağdat'a girdiler. Toplu imha ve yağma da böylece başladı.  Irak Ulusal Müzesi, Saddam Sanat Merkezi, Bağdat Üniversitesi o gece sabaha kadar tamamen yağmalanmıştı. Ortadoğu'nun en büyük müzesi olan Bağdat'taki Ulusal Müze'den yaklaşık 15 bin parça tarihi eserin çalındığı biliniyor. Amerikan askerleri ve çapulcuların o kadar gözleri dönmüştü ki, Bağdat Hayvanat Bahçesi'ndeki 700 hayvanın tamamına yakını öldürülmüştü. 2005'e kadar Irak müzelerinden bu yağma ile çalınan envantere kayıtlı eserlerin sayısı yaklaşık 200 bin olmuştur. Bu eserlerin çoğu, Mezopotamya uygarlıklarına, Asur, Babil, Sümer, Ur uygarlıklarına ait şaheserlerdi.  
Irak'ta ABD-İngiliz askerleri ve önlerine kattıkları koleksiyonerler 500 bin ciltlik koleksiyonu ve 4 bin 412 el yazması ve 2 bin 618 periyodik yayın ile dünyanın en önemli arşivlerinden biri olan Milli Kütüphaneyi önce yağmaladılar sonra ise yaktılar. 600 bin cilt kitap barındıran Basra Kütüphanesi'nin akıbeti ise hiç bilinmedi.Bağdat Arkeoloji Müzesi ve Osmanlı Kışlası'ndan sonra Irak'ın en önemli kültür kurumlarından Milli Kütüphane 'Bilgelik Sarayı' olarak adlandırılıyordu 1920 yılında  kurulmuştu. 1924'te ise 'Milli Kütüphane' adını almıştı. 1961 yılından bu yana kütüphanede Irak'ta yayımlanan bütün eserlerin bir nüshası da toplanıyordu.
State Hermitage’de araştırmalar yapan Arkeolog Natalya  Kozlova Irak'taki tarihi mirasın  yok edilmesiyle ilgili şu çarpıcı analizi yapmıştı : “Daha deşifre edilmeyen binlerce tablet yere serilmişti. Bu tabletler artık yok. Müze mekânına atılan bombaların infilak etmesinden sonra hiçbir tablet kalmadı. Saddam Hüseyin döneminde Irak’ın sanatsal/kültürel abidelerinin korunduğu kabul edilmelidir. Çünkü kendi yönetim faaliyetinde eskiden bu coğrafyada hüküm süren krallıkların ihtişamıyla doğrudan bağ kuruyordu. Saddam, ülkesinde bulunan abidelerle yalnızca gurur duymuyordu, aynı zamanda, bu eserler üzerinde vurgun yapmaya çalışanlara ciddi cezalar veriyordu, kazı çalışmalarına, araştırmalara ve kültürel mirasın korunmasına önemli miktarlarda bütçe tahsis ediyordu. Kendi topraklarının bir parçası üzerinde kontrolü kaybettiği zaman, yani 1991 savaşından sonra, ülkesinde bulunan eserlerin durumu daha da kötüleşti."
ABD'nin Irak'ın tarihi varlığına karşı başlattığı bu ilk kıyım değildi. The Art Newspaper’da çıkan bir makalede de Amerikalı bir yazar şunları söylüyordu: Amerika hiç çekinmeden Ur Zigguratlarını 1991’de vurdu. Hiç bir şey denetlenemiyor. Amerika ve İngiltere UNESCO’nun denetimlerini engelliyor” Aslına bakarsanız, 19. yüzyılda Avrupa ve Amerika’da kurulmuş pek çok müze de, işgal edilen çalınan eserlerle oluşturulmuştur. Napolyon, Mısır seferi sırasında yüzlerce nadide eseri Paris’teki Louvre Müzesi’ne götürmek için gemiye yüklemişti. Daha sonra İngilizler bu eserleri Fransızlardan alarak British Museum'u doldurdular.
Dünya kültürel mirasının savaşlarda dahi korunması “Silahlı Çatışmalarda Kültürel Mirasın Korunması” adıyla 1954’te Hollanda’nın Lahey kentinde imzalanan bir konvansiyonla hukuki olarak teminat altına alınmıştır. Bu anlaşmaya ABD ve İngiltere imza koymadılar. Oysa ki, 19. yüzyılın başından bu yana bu iki devletten daha fazla hiçbir ülke istilacı olmamıştır.
IŞİD'in tahrip ettiği heykellere gelince, Musul'un eski valisi yaptığı açıklamada tahrip edilen eserlerin alçıdan yapılmış röprodüksiyonlar olduğunu söyledi. Yani eserler asıllarının kopyalarıydı. IŞİD militanlarının bundan haberi var mıydı, bilinmez. O kişiler IŞİD militanı mıydı? Yoksa daha önce çalınan envantere kayıtlı eserleri daha kolay pazarlayabilmek için üretilmiş bir mizansen miydi, şimdilik bilmiyoruz.
Bildiğimiz bir gerçek var ki o da; tarihimize, mirasımıza, kültürümüze ve sanat eserlerimize asıl düşmanlık edenlerin, üzerine kasıtlı olarak projeksiyon tutulanlar değil; o projeksiyonu ellerinde tutarak gerçek hırsızı saklamaya çalışanlar olduğudur.
Kaynak: http://www.haksozhaber.net/irakta-tarihi-eserleri-ve-kutuphaneleri-kim-yok-etti-28880yy.htm

28 Mayıs 2015 Perşembe

BEDİÜZZAMAN'IN TALEBELERİNDEN 7 HAZİRAN AÇIKLAMASI

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin talebeleri Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu ve Ahmet Aytimur 7 Haziran seçimleri için açıklama yaparak, AK Parti'yi destekleyeceklerini bildirdi.

Bediüzzaman’ın talebelerinden 7 Haziran açıklamasıBediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Hizmetkâr ve Talebeleri seçim ile ilgili bir açıklama yayınladı. Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu ve Ahmet Aytimur ağabeylerinimzasıyla yayınlanan açıklamada Risale-i Nur'dan ilgili bölümler hatırlatılarak "din, vatan ve millet hesabına bugünkü mevcut iktidarı muhafazaya çalışmak gerektiği" ifadeleri yer aldı.

Açıklama şöyle:

Muhterem kardeşlerimiz!
Evvelen: Kıymettar şuhur-u selasenizi ve içindeki leyali-i mübarekelerinizi tebrik eder, umum Nurcular hakkında seksen sene bir ömr-ü makbul hükmüne geçmesini Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak’tan dua ve niyaz ederiz.
Sâniyen: Muazzez Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Meyve Risalesinin Dördüncü Mes’elesi’nde ders verdiği üzere en ehemmiyetli hizmet-i imaniye ve Kur’aniyemizde ihlas ve ciddiyetle devam ederken geniş daireyle de alâkalı bir vazife ile zaman zaman karşı karşıya kalıyoruz.
Çeşitli taviz ve tahrifler ile Risale-i Nur’u, din ve diyaneti tahrip ve bozmak için çalışan iç ve dış cereyanların ittifakına karşı; din, vatan ve millet hesabına bugünkü mevcut iktidarı muhafazaya çalışmak gerektiğini, Üstadımızın çok partili hayata geçildikten sonra yazmış olduğu ve Emirdağ Lahikası-2’de neşredilen aşağıdaki mektuplarından ve sair derslerinden anlıyoruz. Bunlardan bir ikisini nümune olarak kaydediyoruz:
“Üstadımızdan, ne için Demokrat Parti’yi muhafazaya çalıştığını sorduk, cevaben:
“Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Halbuki Halk Partisi, İttihadcıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem cumhuriyetin birinci reisinin Sevr Muahedesiyle ve çok siyasî desiselerin icbarıyla, onbeş senede yaptığı icraatının kısm-ı a’zamı tamamıyla eski partiye yüklendiği için, bu asil Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi kat’iyyen iktidara getirmeyecek. Çünki Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Halbuki bir Müslüman kat’iyyen komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebilerle mukayese edilemez. İşte bunun için hayat-ı içtimaiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur’an ve vatan ve İslâmiyet namına muhafazaya çalışıyorum.” dedi. (Emirdağ Lahikası-2 (206)
Yine Üstadımız buyurmuşlardır ki:
“Ey dindar ve dine hürmetkâr Demokratlar! Siz bu iki partinin gayet kuvvetli ve zevkli ve cazibedar nokta-i istinadlarına mukabil, daha ziyade maddî ve manevî cazibedar nokta-i istinad olan hakaik-i İslâmiyeyi nokta-i istinad yapmaya mecbursunuz. Yoksa sizin yapmadığınız eskiden beri cinayetleri, nasıl eski partiye yüklüyorlarsa, size de yükleyip; Halkçılar ırkçılığı elde edip, tam sizi mağlub etmeye bir ihtimal-i kavî ile hissettim ve İslâmiyet namına telaş ediyorum.” (Emirdağ Lahikası-2 ( 164)
Bütün bunlarla beraber mesele-i siyaset Risale-i Nur’un mesleği itibariyle bir mesele-i fer’iyye iken efkâr-ı umumiyeyi alâkadar ettiği cihetiyle, siz muhterem kardeşlerimizin Kur’an ve vatan ve İslamiyet adına seçimlerde yapacağınız tercihte bir ölçü olması bakımından Üstadımızın bu mektuplarını nazar-ı mütalaalarınıza bir defa daha arz ettik.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin hizmetkâr ve talebelerinden
Abdullah YEĞİN, Hüsnü BAYRAMOĞLU, Ahmet AYTİMUR

TÜRKLÜK NE DEMEKTİR?

Türklük kavramının ne mana ifade ettiğini zaman zaman açıkladık. Türklük farklı kesimlerce farklı algılanan bir kavramdır. Tek bir manası yok. 


Irkçı milliyetçilerde ırk, kan ve soy ifade eder. Osmanlı zamanında batılılar tarafından Osmanlı Müslümanlarına Türk denirdi. Bunun için Osmanlıda Müslüman olan bir Balkanlıya Türk oldu denirdi. 

Bediüzzaman Türkler ve Türkleşmiş olanlar der. Bu önemlidir. Zira Türkler kökeni Türkmen ve diğer Türk kökenlilere denirse de, Türkleşmiş olanların kökeni başka olmasına rağmen Müslüman olarak ya eski kökeni ile alakası kalmayıp kendini Türk olarak hissedenlerdir, ya da kökeni olarak başka olduğunu bildiği halde Türklüğü benimsemiş olanlardır.


Türkiye özellikle son 150 yıldır Balkanlar ve Kafkasya'dan yoğun göçler almıştır. Hatta Osmanlının her yerinden Anadolu’ya başka yerleşimler de olmuştur. Bunların hepsi bir potada erimiştir. 


Bunun dışında Müslüman olan ancak başka dil ve kültüre sahip olan unsurlar da mevcuttur. Böylece Türkiye’de Müslüman nüfus: Türkler, Türkleşmiş olanlar, Türk olmayan Kürt, Arap gibi topluluklardan oluşur.


İnkar politikası zamanında herkes Türk olarak empoze edildi. Kürtler inkar edildi. Şimdi bu politika terk edildi. Terk edilen Türklük değildir. İnkar politikasıdır.


Erdoğan’ın eskiden tek millet, tek vs. söylemini ben önce bunlar da Cumhuriyetin eski politikalarına döndüler sanmıştım. Sonra şimdi söylediği şekilde Türküyle, Arabıyla, Kürtüyle, Çerkeziyle, Boşnağıyla, Arnavutuyla, Pomakıyla, Gürcüsüyle hepimiz bir milletimiz söylemine ben itiraz etmem. 


Aksine bu unsurların herhangi birinin kendini diğerlerinden ayırarak etnik milliyetçilik yapması menfi ve yıkıcı milliyetçilik olur. Biz birleştirici milliyetçiyiz. Bediüzzaman bu kavramı İslam milliyeti olarak tarif etmiş. Unsurların hiç birini inkar etmeden hepsini kardeş bilmektir. Biz hepimiz ayrı köklerden gelmiş olsak da bu milletin ayrılmaz birer ferdiyiz. Ayrılık hepimize ölüm getirir. Biz Balkanlardan canımızı, dinimizi kurtarmak için her şeyi bırakıp Anadolu’ya göçmüş insanlarız. Kendi etnik bilincimiz canlı olmakla beraber kendimizi Türk milleti denilen büyük ağacın altında bir ve kardeş bildik.


Şimdi Türkiye büyüdükçe eski Türklük tanımı bizi buraya hapsediyordu. Hatta eski Türklük tanımı dahi bu milletin tamamını kapsamıyor ve bir kısmını dışlıyordu. Milletin koca bir bölümünü yok sayıyordu. Yeni Türkiye büyüdükçe bu dar kalıplardan kurtulacak. yeni bir tanıma ihtiyaç duyulacaktır. İşte bu Türklüğün yeni tanımıdır. Türklük dahi ümmet içinde kalmak zorundadır. 


Esasımız Millet-i İbrahim yani Müslümanların ümmet şuurudur. Asıl çatı budur. İslam ümmetinde ırka dayalı ayırımlar kötülenmiştir. Kendi milliyetini öne çıkarmak ayrıştırıcıdır. Bu yüzden Türklük dahi islam çerçevesinde okunmalı ve tanımlanmalıdır. Yoksa Kur'an ırka dayalı bir Türklüğün dayatılmasını red etmiştir.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

SUUDİ ARABİSTAN YOK OLACAK

 Genelkurmay Başkanı Tümgeneral , " 'e saldırarak bu ülke halkına büyük zulüm yapmıştır. Bu zulüm Suudi Arabistan'ın yok olmasına neden olacak" dedi.

Suudi Arabistan yok olacak
 resmi ajansı IRNA'nın haberine göre, Dezful kentindeki bir törende konuşan Firuzabadi, 'ın 'e yönelik operasyonlarının "Suud hanedanlığının gururundan" kaynaklandığını ileri sürdü.

Firuzabadi, operasyonda "ABD'nin etkisi" olduğunu söyledi. İran Genelkurmay Başkanı, "ABD yıllardır bölgede birçok komplo kurdu ancak her seferinde halkların direnişi karşısında mağlup oldu. Biz hiçbir ülke için savaş istemiyoruz ancak İslami değerleri ve dünya mazlumlarını savunmaya da hazırız" ifadesini kullandı.

Firuzabadi, Suudi Arabistan Yemen'e saldırarak bu ülke halkına büyük zulüm yaptığını savundu ve "Bu zulüm Suudi Arabistan'ın yok olmasına neden olacak" ifadesini kullandı.

Husilerin Yemen'deki ilerleyişini durdurmak için Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon, 26 Mart'ta "Kararlılık Fırtınası" adı verilen hava harekatı başlatmıştı. Yemen'de Hadi yönetiminin müdahale çağrısı üzerine başlatılan operasyonun 21 Nisan'da sona erdiği açıklanmış ve Yemen halkı için artık "Umuda Dönüş" operasyonunun başladığı bildirilmişti.

26 Mayıs 2015 Salı

YENİ BİR UHUD YAŞANMADAN...

7 Haziran seçimleri Milletimiz için bir kader seçimi olacaktır. Ya Yeni Türkiye’nin istikrarlı gelişme süreci devam edecek yada Eski Türkiye’nin karanlık labirentlerine geri dönülecektir. 

Muhalefet seçim kazanmaktan umudunu yitirmiştir. Seçimin kaderini muhalefet değil, Akparti içindeki başta Kürtler olmak üzere kararsız seçmen belirleyecektir.

Doğuda HDP’nin Kürtler üzerindeki baskısının ne sonuç vereceği çok önemlidir. Baskılara boyun mu eğilecek yoksa sağlam mı durulacak göreceğiz.

Akparti içindeki bir kısım seçmenin mütereddit oluşu da manidardır. Şimdiye kadar hep Akparti’ye oy vermiş, ama bu seçimde kararsız durumda olanların durumu belirleyici olacaktır.

Akparti karşıtı iç ve dış cephenin bütün stratejisi üst aklın yönlendirmesiyle HDP’nin barajı aşması ve böylece Akparti’nin kazanması muhtemel milletvekili sayısının azaltılmasıdır. Zira Akparti'nin yine birinci parti olacağı kesindir. Hedef ise kazanacağı milletvekili sayısının azaltılması ve tek başına anayasayı değiştirme gücüne erişmesinin engellenmesidir.

Son zamanlarda öne sürülen yönlendirme anketlerde Akparti’yi % 40 civarında gösterme gayreti içindedirler. Bu anketler iç ve dış güçlerin arzularını yansıtmakta ve Akparti’de bir çözülme oluşturmayı hedeflemektedir. Surda gedik açılırsa gerisinin geleceği hesap edilmektedir.

Surda gedik açılıp açılmayacağını Akparti karşıtları değil, başta Kürt seçmenler  olarak Akparti’ye oy vermiş ancak şimdi kararsız durumda olanlar belirleyecektir. 13 yıllık iktidar süresince bazı kesimlerin beklentilerine tam cevap bulamamış olmasının yanı sıra bir nevi  iktidar yorgunluğu da önemli sonuçlar verebilir.

Bazı Müslüman kesimler zaten işin başından beri 'şuursuz muhalif' pozisyonunda kaldılar. Bazıları başta desteklerken “ellere var da bize yok mu?” diye küstüler. Bazıları “bal tutan parmağını yalar” kabilinden durumları görerek “şunlara bir uyarıda bulunmalı” diye düşünmekteler… İktidar nimetlerinden çok yararlananlarla az yararlananlar arasında rekabet ve kıskançlık da önemli bir faktördür.  Daha bunun gibi bir çok sebep ileri sürülebilir.

Bunların hiç biri eğer istikrar bozulursa kaybedeceklerimizin yerini tutamaz. Bir bozgun durumunda Türkiye hızla yağma edilecek ve Akparti’ye destek veren Müslümanlar başta olmak üzere bir cadı avı başlayacaktır. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olunacaktır.

Bazı evliyaullah bir tertip döneminde bazı Müslümanların sokaklarda sakallarından sürükleneceğini keşfen görmüşlerdir. Hele hele Müslümanların bir kısmının basiretsizlikleri sonucu böyle bir dönem gelirse bunun vebali asla ödenmez. Bir kavim kendini bozmadıkça Allah da onları bozmaz.

Biz particilik yapmıyoruz. Önümüzde bir seçim var ve bu seçim “ya devam ya tamam” seçimidir. Ben bu konuda sesli düşünüyorum ve bunlar benim şahsi düşüncelerimdir. Bu düşüncelerimle Nur cemaatini de temsil etmiyorum. Bediüzzamanın varis talebeleri ağabeylerimiz meşveret ederler ve kanaatlerini beyan ederler. Bu kanaat beyan etme dahi particilik değil, Bediüzzaman’ın prensipleri çerçevesi içinde kalınarak yapılan bir beyanat olacaktır.

Bizim endişemiz hizmetlerin olası bir durumda zarar görme ihtimalidir. Başımıza ne gelirse gelsin korkuuz söz konusu olmaz. CHP’nin zulüm dönemlerini görmüş geçirmiş olan Nur cemaatinin ve diğer Müslüman kardeşlerimizin pervası olmaz. Allah ne yazdıysa o yaşanacaktır. Allah bazen kış içinde baharı yaşatır. Bazen bahar içinde kış fırtınası yaratır. Hiçbir şekilde isyanımız olmaz. Sabır ve tevekkül ile karşılarız. Korkmayız, yolumuza devam ederiz.

Elbette musibet istenmez, ama musibet gelirse sabırla karşılarız. Çünkü o da gelip geçecektir. Kanaatimce gevşekleri sağlamlaştırmak, mesafe koyanları yaklaştırmak, içeri menfaat için girmiş olanları terbiye etmek, muhaliflerin ağzındaki baklayı çıkartmak, niyetlerini ortaya koymak için bazı durumların yaşanması ihtimali vardır. Bu ihtimalin yaşanıp yaşanmayacağı yine bu milletin tercihi ile zuhur edecektir. Mutlaka bu kaygımız gerçekleşecek demiyoruz. 

Muhtemel bir tehlikeyi, daha doğrusu yabancı üst aklın milletimizin yolu üzerine açtığı ve içine düşmesini beklediği çukuru hatırlatıyoruz. Önümüzde çukur var ey millet, eğer görmezsen düşeceksin!  Kendi düşen ağlamaz. Düşersen çok zarar çekeceksin, ama inşallah aklın başına gelecektir. Belki milletimiz bu çukurun kenarına basacak, çukuru fark edecek, basiretini toplayacak ve çukura düşmeden yoluna devam edecektir.

Nazım Kıbrısi’inin uyarısı olan üç aylık tertip döneminin gerçekleşip gerçekleşmemesi yine milletin iradesine bağlıdır. Ağzımız yanmadan uyanmayacaksak, diyecek lafımız olmaz. Herşey Allahın takdiri iledir. Onun takdirine karşı hiçbir tedbir fayda vermez. Allaha sığınıyor ve Ona dua ediyoruz. Allah milletimize akıl ve fikir ihsan eylesin. Maksadımız sadece ve sadece bu vatanın, milletin ve devletin birlik, beraberlik ve düzenidir. 

İşte Mısır, işte Suriye, işte Irak, işte Libya, işte Afganistan,  işte Pakistan, işte Arakan, işte Doğu Türkistan, işte Yemen…. İstikrar adası sadece Türkiye… İstikrar ve gelişme sürmeli… Dindar cemaatler islami hizmetleri engelsiz yapabilmeli… Din ve vicdan hürriyeti tam yaşanmalı.. Hizmetler ve zikirler devam etmeli… Biz sadece bunun kaygısını çekiyoruz. Maddi refah yada iktidar nimetlerinden pay alma diye bir derdimiz yoktur.

Yeni bir Uhud yaşanmasın diye dua ediyoruz. Uhud  bazılarının cepheyi terk etmesi nedeniyle yaşandı. Başka söze gerek yok…


25 Mayıs 2015 Pazartesi

ARAKANLI MÜSLÜMANLARA DOĞUM YAPMA YASAĞI

Myanmar'da Arakanlı Müslümanlar'a doğum yapma yasağı geldi. Yasanın amacı Müslüman nüfusun çoğalmasını önlemek.

Myanmar'da doğum kontrol yasası yürürlüğe girdi.

Milliyetçi Budist rahiplerin, Arakanlı Müslüman azınlığın hızla çoğalmasını önlemek için söz konusu yasayı çıkarttığı iddia edildi. Arakanlı Müslümanlara vatandaşlık hakkı vermeyen Myanmar, onları göçe de zorluyor.

İngiliz The Guardian gazetesinde yer alan habere göre, Myanmar Devlet Başkanı Thein Sein'in onayıyla yürürlüğe giren doğum kontrol yasasının arkasında milliyetçi Budist rahipler bulunuyor.
Cinsiyet ve ırk ayrımı içermesi nedeniyle insan hakları örgütlerinin karşı çıktığı "Nüfus Kontrolü Sağlık Bütçesi" yasasıyla Arakanlı Müslüman nüfusun kontrol altında tutulmak istendiği iddia edildi.
Kadın örgütleri ve insan hakları kuruluşlarının etnik ayrımcılık yaptığı için tepkisini çeken yasaya göre, kadınların doğumdan sonra yeniden çocuk yapması için en az 3 yıl beklemesi gerekiyor.

arakan-muslumanlara-dogum-yasagi.jpg

ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Antony Blinken, Myanmar Devlet Başkanı Thein Sein'le görüştü. Blinken, doğum kontrol yasasını eleştirdi.

Hafta sonu Myanmar'ı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Antony Blinken,"Nüfus Kontrolü Sağlık Bütçesi" yasasının "derin endişe" yarattığını söyledi. Blinken söz konusu yasanın Myanmar'da etnik ve dinler arasındaki ayrımcılığı körükleyeceği uyarısında bulundu.
Myanmar'da Arakanlı Müslümanlar başta olmak üzere etnik azınlıklara yönelik çok sayıda şiddet olayı yaşanıyor. Ocak ayında insan hakları örgütlerinin yayımladıkları raporda Myanmar'da çıkarılan yasaların uluslararası standartlara göre düzenlenmesine vurgu yapılmıştı.
"Bütün vatandaşların dinleri açıkça ifade etme ve yaşama özgürlüğüne" sahip olması gerektiği vurgulanan raporda din, aile planlaması ve evliliğin kişilerin özel yaşantılarına ilişkin konular olduğu, hükümetlerin kanunlar çıkar arak insanların bu özel alanına girmemesi gerektiği ifade edilmişti.
TOPLU MEZARLAR

Myanmar'da vatandaşlık hakkı verilmeyen Arakanlı Müslümanların bu ülkeye terk ettikten sonra yaşadıkları dram da devam ediyor. Malezya'nın kuzeyinde insan kaçakçılarına ait olduğu belirtilen 28 kampta 139 toplu mezar ortaya çıkarıldı.
Malezyalı polis yetkilisi Halid Ebubekir, bölgede 11 Mayıs'tan bu yana sürdürülen operasyonlarda 139 mezar bulunduğunu söyledi. Bazı mezarlarda birden fazla cesedin yer aldığını kaydeden Halid, cesetlerin çıkarılması ve soruşturmanın yürütülmesi için bölgeye bazı uzmanların gönderildiğini belirtti.
Halid, "Bölgede ortaya çıkarılan kampların büyük olanlarında yaklaşık 300'er kişinin kaldığı sanılıyor" dedi.
Mezarlar, Tayland'da bulunan toplu mezarların çok yakınında yer alıyor. Dün Malezya İçişleri Bakanı Zahid Hamidi, Tayland sınırına yakın Padang Besar kenti yakınlarında insan kaçakçılarına ait kamplar ve toplu mezarlar bulunduğunu açıklamış ancak sayı vermemişti.

24 Mayıs 2015 Pazar

NEW YORK TIMES, NATO'YU GÖREVE ÇAĞIRDI

Türkiye’de darbe dönemini özleyen New York Times gazetesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yükselişini durdurmak için ABD ve NATO’yu göreve çağırdı.

New York Times, NATO'yu göreve çağırdı

New York Times gazetesinin ''yazı işleri kurulu'', Türkiye’de yaşanan seçim süreciyle ilgili ''Türkiye üzerindeki kara bulutlar'' başlıklı bir yazı kaleme alarak, Paralel Yapı çevrelerini referans gösterip adeta dış kaynaklı darbe çağrısında bulundu.
Gazetenin internet sitesinde ve dünkü New York baskısında yayımlanan ibretlik bölümler şöyle:
"Türkiye'deki kritik genel seçimlere iki hafta kala, tansiyon yükseliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı eleştiren bazı kesimlerse, Adalet Ve Kalkınma Partisi'nin seçimleri kazanmasını sağlamak için yeni bir baskının başlamasından korkuyor. Siyasi sürecin zalimce manipüle edilmesi ciddi bir hata olur.
'BU KEZ TEHLİKELİ ATMOSFER'
Sayın Erdoğan'ın karşı çıktığı bir başlıktan ötürü Hürriyet gazetesine yönelik yapılan suç duyurusuyla yeni bir alarm çaldı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ABD'de gönüllü sürgünde bulunan İslamcı vaiz Fetullah Gülen'le bağlantılı çok sayıda medya organının yasaklanmasını istedi. Bu seferki tehlikeli atmosfer alışılmadık biçimde karanlık ve korku verici. Sayın Erdoğan doğruyu söyleyenlere karşı giderek hasmane bir tavır takınıyor gibi. ABD ve Türkiye'nin diğer NATO müttefikleri, onu bu yıkıcı yoldan geri döndürmeye çalışmalı.''

SUUDİLERİN ATOM BOMBALARI

İbrahim Bekiroğlu
İbrahim Bekiroğluİngiliz medyasında Suudi Arabistan’ın atom bombasına sahip olmak için Pakistan’la başından beri hareket ettiğine dair haberler çıkıyor. İddialara göre Pakistan, kendi atom bombasını üretmek için yeterli finansman bulamayınca Suudilerden destek istedi. Suud Krallığı da bombaların bir kısmının kendisine ait olması şartıyla gerekli parayı verdi. Nükleer programın finansmanının yüzde 60’ının Suudi Arabistan tarafından temin edildiği tahmin ediliyor. Eğer bu iddia doğruysa- ki büyük bir ihtimalle doğrudur- Pakistan’ın envanterindeki atom bombalarının bir kısmı Suudi Arabistan’a ait demektir. Suudiler, İran-ABD yakınlaşmasından sonra Amerikalılara çok kızgınlar. Bu yakınlaşmanın İran’ı durdurmayacağını düşünüyorlar ve İran’ın atom bombası elde etmesi halinde kendilerinin de boş durmayacaklarını açık açık söylüyorlar. 
İngilizlerin Suudi-Pakistan nükleer işbirliğini ifşa etmeleri Suudilere aba altından sopa göstermek olarak okunmalı. İngilizler İran’dan şikayet eden Suudilere ima yoluyla kendi sicillerinin de temiz olmadığını hatırlatmaya çalışıyorlar. Eğer Suudi sarayı nükleerde ısrarcı olursa nükleer ve İslami terörizm kelimelerinin yanyana olduğu bolca haberler yapılacaktır. Suudi Arabistan malumunuz Usame bin Ladin’in anavatanı. IŞİD’in de Selefi bir grup olması bu ülkeyle İslami (!) terörizmin özdeşleştirilmesini kolay kılıyor. Dolayısıyla atom bombalarının El Kaide’nin veya IŞİD’in eline geçeceğine dair karalama haberler yapılarak Suudi Arabistan köşeye sıkıştırılmak istenecektir. 
Suudilerin sitem ettiği Amerika ise muhtemelen körfez ülkelerine nükleer başlıklı füze yerleştirerek Arapların gazını alabilir. Fakat lazım olduğunda bu silahları Araplar için kullanır mı, işte orası biraz şüpheli. Hele de yeni bir Arap-İsrail savaşında füzelerin kime doğru fırlatılacağı herkesin malumu. 
Dünyada 9 ülkenin atom bombasına sahip olduğu biliniyor.  Rakamsal olarak Rusya’nın 8500, ABD’nin 7700, Fransa’nın 300, Çin’in 250, İngiltere’nin 225, Pakistan’ın 120, Hindistan’ın 110, İsrail’in 80 ve Kuzey Kore’nin 8 adet atom bombasının olduğu tahmin ediliyor.  Bir de nükleer silah üretebilme kapasitesine sahip olup da anlaşmalar gereği üretemeyen ülkeler var. Japonya istese 1 saatte, Almanya ise 7 saatte 1 adet atom bombası üretebilme kapasitesine sahip.  Amerika ilk atom bombasını ürettikten sonra kendi müttefiklerine de nükleer teknolojiyi verdi.  İçlerinden bir tek İsrail söz konusu teknolojiyi çalarak elde etti.  Hala da ABD’deki nükleer reaktörlerden malzeme çaldığına dair iddialar var. Güney Afrika da bir dönem gizlice atom bombası üretmişti. Fakat kendi isteğiyle imha etti. 
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması gereğince ne Suudi Arabistan’ın, ne de henüz nükleer silah sahibi olmayan diğer ülkelerin atom bombası üretmeleri yasak. Kuzey Kore, Pakistan, Hindistan, İsrail ve Güney Sudan bu anlaşmaya taraf değiller. Bu 5 ülke içinden en çok Pakistan’a baskı uygulanıyor. Öyle ki Batı, Çin’in Pakistan’a enerji amaçlı nükleer malzeme satmasına bile karşı. Ancak Amerika’nın Hindistan’la işbirliği yapmasına kimse ses çıkarmıyor. Batı’nın ikiyüzlülüğü Hintlilerin atom bombasına “Budda’nın Gülüşü”, Pakistan’ınkine ise “İslami bomba” demesinden de anlaşılabilir. Bahsettiğimiz anlaşma nükleer silah sahiplerinin ellerindeki silahları imha etmesini de gerektiriyor ama herkeste hala Güneş sistemini yok edecek kadar nükleer bomba var.  Anlaşmada bu silahların nükleer silah sahibi olmayan ülkelere karşı kullanılmayacağına dair bir madde bulunmuyor. Hal böyleyken nükleersiz ülkeler neden anlaşmaya taraf oluyorlar, anlaşılır gibi değil.
Son olarak Türkiye’ye gelelim. Türkiye’de, NATO üyesi olması hasebiyle Amerika’ya ait atom bombaları vardı. Hala da varlar diye biliyoruz.  Türkiye’nin kendi atom bombasını üretecek bir altyapısı yok. Ancak Pakistan ordusuyla sıkı fıkı olan ordumuzun nükleer teknolojiyi en azından teorik olarak elde etme imkanı olmuş olabilir.  
http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ibrahim-bekiroglu/suudilerin-atom-bombalari-10694.html

AKPARTİ DÖNEMİDE GELİR DAĞILIMININ BOZULMASI

UMUR TALU / HABERTÜRK/ 24.05.2015 

http://www.haberturk.com/yazarlar/umur-talu/1082177-yuzde-52-54-ile-cennet

Umur Talu yazısında gelir dağılımdaki bozulmayı incelemiş...



"Vaziyet ve kıssadan hisse şöyle:
1. İktidarın 12 yılı boyunca, en varlıklı yüzde 1’in toplam servetten aldığı pay yüzde 39,4’ten yüzde 54,3’e çıkmış…
2. Toplumun, milletin, AKP’ye veya başkasına oy veren halkın yüzde 99’unun payı yüzde 60,6’dan yüzde 45,7’ye düşmüş!
3. O yüzde 99’un en üstteki 9’unun payı yüzde 28’den yüzde 24’e inerken; kalan yüzde 90’ın, yani 70 milyon vatandaşın alabildiği, bulabildiği ve zaten en alttakilerin kırıntısını dahi göremediği pay ise yüzde 32’den yüzde 22’ye çakılmış!
4. Varlıklılar aşırı (aşırma mı bilemem) varlıklı hale gelirken, “hepimiz aynı gemideyiz” ya, Titanik’te alt kamaralara inildikçe, varlık küçülmüş küçülmüş, yokluk büyümüş büyümüş, sular yükselmiş yükselmiş!"

demiş.....

****

AKPARTİ DÖNEMİNDE GELİR DAĞILIMI


Umur Talu Türkiyedeki gelir dağılımının Akparti döneminde daha da bozulduğunu öne sürmüş.... Veriler doğru olmak kaydıyla elbette bu durumun iktidar tarafından dikkate alınmasını bekleriz. Aksi takdirde memnuniyetsizlik dalgası onları da yıkabilir. 


Öncelikle başta Batı ülkeleri olmak üzere bu şekilde gelişmiş ve gelişmeye çalışan her ülkede bir sermaye santralizasyonu olur. Sermaye az sayıda elitin elinde toplanır. Bu durum başta ABD olmak üzere batının temel sorunudur. Sadece bize mahsus bir adaletsizlik değildir.

Yazar yazısında belirttiği gibi elinde sermayeyi toplamış olan elit sadece Akparti'nin besleyip büyüttüğü kendi itici motoru olan kendine bağlı sermayeden ibaret değil. Bu sermayenin büyük kısmı halen Erdoğanı devirmeye çalışan, dışarıya gönülden bağlı laik sermayedir ki, özellikle Akparti döneminde bunlar sermayelerini 10'a katladılar. Hem Akparti döneminden yararlan, hem onu devirmeye çalış...

Gelir dağılım adaletsizliğini islam kabul etmez. İslam başta zekat olmak üzere bir çok araçla zenginden alıp fakire verir. Zaten iktidar da bunun bilincinde olarak fırsat eşitsizliği nedeniyle rekabet ve yarışta geride kalan halk kesimlerine sosyal yardımlara ağırlık veriyor.

Herşeyi devletten beklemek olmak. İnsanları üretici hale getirmek lazım. Yada sınıf atlamak ve sosyal katman yükselmesi sağlamanın yollarını açık tutmak lazım.

Toplumda üretici vasfı olmayan hazır yiyici lümpen tabakalar da olur. Bunlara karşı yapılacak şey yoktur. 

İktidar sosyal desteğe muhtaç tabakaları dışlamış değildir. Nerede görse el atıyor, tutup kaldırıyor. yeter ki bir şekilde sesini duyurabilsin.


Batıda din kitlelerin afyonu olarak kullanılmış olabilir. Bu müslümanlar için geçerli değildir. İslam bizzat meşru ve maruf olana itaatin yanında meşru ve maruf olmayana itiraz ve hakkını aramayı esas almıştır. İtaat kayıtsız şartsız değildir. Meşru olana itaat, gayrı meşru olanı da gerekirse kılıçla düzeltmektir. Hz. Hüzeyin bunun için şehit oldu. 

Türkiyeyi batıya teslim eden, onun uydusu yapan eski sermayedarların yanında mutlaka milli bir sermaye oluşturulması şarttır. Akparti bunu yapıyor. bunu da başarmak zorundadır. Gelişmeyi bu motor güç sağlar. Zaten kavga eski ayakbağı sermaye ile Türkiyeyi uçurmak isteyen yeni muhafazakar sermaye arasındadır. 28 Şubat süreci aslında bu sermaye ve onun dayandığı muhafazakar grupları tasfiye için yapıldı. Şimdi halkı sarsan kavga aslında bu iki sermaye arasında cereyan ediyor. İstenen şey batı güdümündeki sermayenin etkisizleşmesi yada devletin milli ideallerine itaat etmesidir. Türkiyede milli sermayeye hakim olmalıdır.

En önemli husus müslüman zengin olacak ama zengin yaşamayacaktır. Peygamberin ve ashabın ahlakı budur. Maraza birazcık paraya kavuşanların hemen sefih elitin hayatını yaşamaya başlamasından çıkıyor. Garip müslüman tipler tepki çekiyor.

Sonsöz: Bu kadar fakir içinde doyuncaya kadar yiyip içmeye, lükse kaçmaya dinimiz izin vermez.

Aksi takdirde herkes sonuçlarına katlanır. Gelebilecek musibet en başta fakirleri yakar. Zengin işini yine yürütür. Dünya imtihanı böyle bir şey...

22 Mayıs 2015 Cuma

NUR CEMAATİNİN AKPARTİ’YE OLAN DESTEĞİ NEDEN?

Nur cemaatinin (Yeni Asyacılar hariç) Erdoğan’a verdikleri destek bir manada fazla görülmemelidir. Zira Menderes kendi dönemi içinde şahsi hayatında islami gerekler konusunda oldukça zayıf olmasına rağmen sadece ezan-ı Muhammediyi serbest bıraktığı için öyle bir şeref kazandı ki, lahikalarda Menderes’e islam kahramanı denildi.

Menderes her ne kadar Başbakandı. Ancak gerçek iktidarı elinde tutan masonların etkisiyle onun döneminde dahi dindarlara zaman zaman takibatlar sürmüştür. Masonlar baskı uyguluyor, bunu hükümete mal etmek istiyorlardı.

Şimdi ise elhamdülillah iktidar gerçekten bu milletin evlatlarına geçmiştir. Laik iç ve dış sermayenin ve masonların etkisi oldukça geriletilmiştir. Ancak iktidar ile onların muhalifleri arasındaki çekişme bütün hızıyla sürmektedir.

Erdoğan döneminde Müslümanlar açısından pek çok kazanımlar olmuştur. İyi şeylerin yanında serbestlik ortamında yozlaşma anlamında birçok olumsuz durum da açığa çıkmıştır. Bunları hükümete mal etmiyoruz. Zira islamdan uzak bir hayat sürmek isteyenler de kendilerince uç bir hayatı yaşamaktadırlar. Müslümanları en çok endişelendiren husus; Müslüman tipolojisindeki tuhaf görünümlerin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasıdır.

Bizler selef-i salihinin takvadar, amel-i salih, güzel ahlaka, hizmet ve gayrete, zengin olmaya ancak zengin yaşamamaya ve kanaate dayalı hayatını istiyoruz. Müslüman zengin olmalı, ancak Osman bin Affan gibi hayra sarfetmelidir. Fakir ve muhtaç Müslümanlığı teşvik etmiyoruz. Müslüman herkesten daha çok bilgili, eğitimli olacak, teknolojide icatlarda yarışacak; ancak peygamber ahlakını, ibadet ve takva hayatını yaşayacaktır.

Hangi cemaatten olursa olsun, kendi cemaatini sevecek, ona bağlı olacak, ancak başka cemaatlere saygı ile yaklaşacaktır. Hakkın tek olmadığına hakkın bir bölümünün kendilerinde, başka bölümlerinin de başka cemaatlerce temsil edildiğini bilecektir. Hiçbir cemaate karşı rekabet ve soğukluk hissetmeyecektir.

Siyaset her ne kadar halka dayanarak güç kuvvet kazanır, ancak ben şahsen siyasetin aslında daima üst sınıfların iktidar aracı olduğunu düşünürüm. Cumhuriyetin başında zengin sınıf yoktu. Birileri bazı aileleri seçti ve yüceltti, zenginleştirdi.

Bu aileler dışarıdaki güçler tarafından özel olarak seçilmiştir. Bu aileler bu millete değil, dışarıdaki ailelerin Türkiye’deki temsilcileridir. Mesela bir aile 400 yıldır Londra’dan Hong Kong’a kadar olan bölgeyi denetim altında tutmaktadırlar. İşte büyük şehirler sermayesi dediğimiz bu elit grup Türkiye’nin ve onun ruhu olan islamın denetim altında tutulmasıyla görevlidirler.

Dış destekli bu elit sermaye grubuna karşı zaman içinde Anadolu’da yerli, kendi değerlerine bağlı, muhafazakar yenilikçi bir girişim ortaya çıktı. Bu hareketin halihazırdaki görünümü Akparti olarak tecelli etmektedir. Dış destekli sermaye baştan beri çeşitli kösteklerle bu yerli sermaye ve onun siyasi görünümlerini darbe vesairelerle akamete uğratmaya çok çalıştı. Ancak başaramadılar. Milletin desteği ile bugünlere kadar geldiler.

Bu millete fırsat verilseydi, istikrar kesintisiz sürseydi, Türkiye kısa zamanda Japonya benzeri bir kalkınmayı çoktan gerçekleştirirdi. Halbuki Menderes döneminde sadece 10 yıl, Demirel’in birkaç yılı, Özal’ın birkaç yılı dışında Erdoğan’ın 13 yılı bu milletin hızla kalkındığı zamanlar olmuştur.

Batı Türkiye’yi sürekli baltalamak istiyor. Maalesef sorunumuz sadece dışarısı ile uğraşmak olsaydı, iş kolaydı. Ama baltalayıcılar içeridedir. Bunlar o kadar çoktur ki sayılmaz. Kabaca Sabataycılar ve gizli Ermeniler olarak adlandırılabilir. Bana göre eski anarşi dönemlerinin arka planında bunlar olduğu gibi, biz Kürt isyanı ile uğraştığımızı sanırken aslında kendini kamufle etmiş Ermenilerle uğraştık durduk. 

Bu arada Türkiye’de Osmanlıdan bu yana Müslüman olmuş insanlar bu tanımlamanın dışındadır. İslam geçmişi siler. Kişi samimi Müslüman olduktan sonra etnik orijini ne olursa olsun saygındır. Meselemiz münafıklardır. Türkiye’nin düşmanı bunlardır.

İktidar ve siyaset sermayeye dayanır dedik. Gülenin kurduğu ve başlarda Nur cemaatine atfedilen hareket kısa bir süre sonra farklı bir yol izlemiş ve hareketin Nur cemaatinden farklı hareket edeceği Gülen tarafından varis ağabeylere bildirilmişti. İşte bu kardeşler kendi bildikleri hizmet tarzıyla yakın zamanlara kadar geldiler. Kimse onları bu noktada eleştirmedi. Cemaat giderek sadece cemaat olmaktan çıktı, muazzam bir sermaye de topladı. Dini holdinglere ve her şeye sahip oldu.

Cemaat bu iktidarın imkanlarından sonuna kadar yararlandı. Her yere nüfuz etti. Üniversiteler, emniyet, yargı ve devlet kademelerinde birçok yeri ele geçirdi. Bu güç zamanla cemaatin elit kısmını zehirlemeye başladı. Hizmetin uluslarası boyuta yayılmasını biz önce kardeşlerin ihlasına ve gayretine yorarken, aslında Amerika’nın isteği olmadan bu kadar yayılmalarına izin verilemeyeceğini akıl edemedik. Hep hayra yorduk.

Meğer iş taa başından beri bir proje imiş. Adamı taa işin başında devşirmişler. Kurgulamışlar. Finanse etmişler. Dindar görünümlü bir dünya projesi olarak bize sunmuşlar.

Cemaat giderek meşru yolları bırakmış, hedeflerine erişmek için önlerindeki engelleri devire devire hak olmayan yöntemleri kullanmışlar. Bütün soruları çalmışlar. Devlet kademelerindeki hiyerarşileri alt üst etmişler. Rakip gördükleri herkese birer dava musallat etmişler.

Cemaat muhtemelen bir –mukadder güne- hazırlanıyordu. Ancak bir şey oldu. Onların açgözlüce istekleri Erdoğan’ı uyandırdı. Erdoğan derin ve gizli gidişatı gördü. Mesela Ankara’nın derin kulislerinden haber alan birisinden dinledim. Cemaat 2011 seçimlerinde güya hükümetle pazarlık yapmak istemiş. 50 milletvekili, MİT’in kontrolünün kendilerine devrini vesair istekleri sıralamışlar. İşte bu gibi istekler Erdoğan’da bunların niyetleri konusunda dikkat oluşturmuş. İstekleri reddedilmiş. İpler kopmuş.

İşte ondan sonra cemaatin MİT ve Hakan Fidan üzerinden İçişleri Bakanına ve Erdoğan’a ulaşmak girişimi oldu. Bu durum ters tepti. Gezi olaylarında kurgulayıcılar yine dış destekli cemaatti. 17-24 Aralık darbesi de böyle… Cemaat dışarıdan kendilerine verilen ihale gereği bu desteğe güvenerek kendilerine gelen aşırı öz güvenle akılsızca bir erken harekete sürüklendi. Girişimleri akamete uğradı.

Girişimlerin hedefinde dış sermaye elitinin akamete uğratmak istediği ve Akparti’nin girişimci motoru olan işadamlarının tasfiyesi idi. Bu çok önemli bir noktadır. Şimdi de hala Akparti karşıtı bütün güçleri güya organize etmeye ve seçimleri etkilemeye uğraşıyorlar.

Bundan iki yıl kadar evvel bir başka cemaat ehli ağabeyimiz geldi. Ona bir büyüğü demiş ki: Yakında cemaat darmadağınık olacak. Bu bilgi neydi? Bir keşif mi, yoksa bir istihbari bilgi mi, bilemiyorum. Neticede bu haber aynen zuhur etti.

Cemaat aslında dış bir proje olarak islamın savunma reflekslerini yani dişlerini sökmek, yumuşak başlı, batı sömürüsünün devamına elverişli bir islamın temsilcisi olarak yeşertilmiş ve sonuçta Türkiye’nin muazzam bir tertip neticesi tereyağından kıl çeker gibi tekrar batı güdümüne uysal koyun olarak sokulması ve ardından F.Gülenin Amerika’dan debdebe ile Türkiye’ye getirilip, milletin maddi ve manevi zaptedilip bastırılmasıydı.

Ancak Allah’ın muradı başka idi ki, bu planlar tutmadı. Erdoğan inşallah islamın parlak hakikatinin zuhuru için önemli bir aşamadır. Bu yüzden çok değerli bir görevi ifa etmiş ve etmektedir.

Şimdi Türkiye’nin artık mason zincirlerinden kurtulduğunun alameti olacak hadise Bediüzzaman’a göre Ayasofya’nın cami olarak açılmasıdır. Bu vazifenin zamanı gelmişse buna kimse engel olamayacaktır. Bu vazifeyi de kim ifa ederse çok büyük bir makama sahip olacaktır. Hadiste İstanbul’un tekbirlerle fethi ile Ayasofya’nın camiye çevrilmesi aynı şey mi bilemiyorum. İşin doğrusunu Allah bilir.

Her şey zamanı gelince Allah’ın dilediği gibi olacaktır. Buna rağmen halen evliyaullahın haber verdiği üç aylık tertip dönemi tam olarak nedir? Gelip geçti mi, yoksa bizi bekleyen bir tehlike olarak önümüzde mi, onu da zaman içinde göreceğiz. Her şeyin bir hikmeti ve gereği var. Halen Erdoğan’ı % 52 ile seçilen Mursinin idam kararı ile tehdit edenler var oldukça temkin şarttır. Endişemiz bu yönden gayet makuldür.

Nur cemaatinin geçmişte ağzı çok yanmıştır. O nedenle böyle bir dönemde Erdoğan’a verilen tam destek makul karşılanmalıdır. Burada önemli olan Nur cemaatinin hizmet bağımsızlığı korunmalı, iktidardan dünyalık isteme hastalığına kapılmamalı, desteği oy ile ve dua desteği sınırlı tutmalı, hizmet gereklerini etkilememeli, cemaatin Akparti'nin arka bahçesi olarak algılanmasına meydan verilmemelidir.

Nur hizmetinin amacı imanı kurtarmaktır. Bu vazife kıyamete kadar sürecektir. Olası fırtınalarda Nurun zarar görmesine fırsat verilmemesidir. Nurun geniş dairesi olan siyasetin cennet-asa bir baharının içinde dahi olsak bu herhalde esas hizmete kuvvet vermek olacaktır.

Son söz olarak Nurun varis talebeleri halen hayatta olduğundan onların reyleri isabetli olsa gerektir. Onların rey'inin hatada birleşmeyeceğine inanıyoruz.


NUR TALEBELERİ ARTIK AKPARTİ' YE NASIL BAKIYOR?

Epeydir kafamı meşgul eden bir konuyu Haber 7 yazarı Mehmet Ali Bulut "Nur Talebeleri artık Akparti'ye nasıl bakıyor?" başlıklı yazıda ele almış. Ben de yazarın yazısından bu kısmı alıp değerlendirmeye alıyorum. 
Nur cemaati herhangi bir siyasetin arka bahçesi olamaz. Bağımsızlığını korumalı. Ancak CHP zihniyetinin geri gelmemesi için ona muhalif merkez sağ ve muhafazakar akımın -seçimlerde- desteklenmesi zaruridir. Bunun dışında doğrudan taraftar olmak doğru değildir. Oy atarız, destekleriz, ama siyasilerin işine karışmayız. Onlar kendi işlerini yaparlar. Biz kendi imani ve Kurani hizmetimize bakarız. (Mustafa)
*****
Mehmet Ali Bulut'un yazısından...
Ehven-i Şer
Nur talebeleri siyasete “ehven-i şer” penceresinden bakarlardı hep. Yani genelde partiler kötüdür ama içlerinden en az kötüsü desteklenebilir diye siyaset yaparlardı.
Fakat şimdi bakıyorum - özellikle de Gülen hareketinin CHP ile ittifaka yanaşması üzerine - daha bir AK Parti etrafında kenetlendiklerini görüyorum.
Bana öyle geliyor ki merkez nurculuk, AK Parti'yi artık ‘ehven-i şer’ ekseninden çıkarmış, hayrın ve hakikatin taraftarı parti gibi bakıyor. Üstelik bu hali Bediuzzaman'ın ‘vekillerim’ dedikleri talebeleri de tasvip ediyor. Bu, çok çok önemli bir siyasi kırılma. Eğer gerçekten nur talebeleri AK Parti’yi ehven-i şer şablonundan çıkarıp hak ve hakikat namına taraf oldukları bir parti görüyorlarsa demek ki Ak Parti çok ciddi bir doku değişikliği yaşamış. Değilse diyeceğimiz ki nur talebeleri siyasallaşıyor… Gerçi nur hareketi siyasallaşmaz. Üstadın talebeleri de şer üzere ittifak etmez. Çıkar ve dünya hevesi onlara Risale-i Nur’u sattırmaz.
Böyle olunca diyebiliriz ki, yakında Ayasofya açılabilir. İttihad-ı İslam yolunda ciddi gelişmeler yaşanabilir ve Kuran mekteplilerin hayatına daha da ağırlık koyabilir.
Çünkü nurların ve talebelerinin nihayet maksadı iman ve ahirettir. Dünya ve siyaset ikinci üçüncü derecededir. İnşallah şu yakınlaşma nurların hakikatine zarar vermez…

21 Mayıs 2015 Perşembe

MYANMAR VE ASYA İSLAMI

Kemal Öztürk / Yeni Şafak

Kemal ÖztürkDoğuda, Erzurum ve Ağrı'da seçim gözlemleri yaparken, Myanmarlı mültecilerin konusu, günlerdir kafamın içinde bir o yana, bir bu yana çarpan çekiç gibi hırpalıyor beni. İslam dünyasının son yıllarda yaşadığı en utanç verici olayının iki önemli aktörü var: Malezya ve Endonezya.

Asya İslam'ı

Geçen yıl Aralık ayında Malezya, Endonezya ve Çin'i kapsayan bir tura çıktım. İslam ülkelerinin neredeyse tamamını gördüm ama Asya'daki iki İslam ülkesini görmemiştim. “Asya İslam'ı” diye tanımlanan ve bir zamanlar Türkiye iç siyasetine malzeme olan Malezya, Endonezya tecrübesini doğrusu merak ediyordum. Merak ettiğim bir soru daha vardı, İslam dünyasının şu anda yaşadığı bunalıma Asya İslam'ının bir çözüm önerisi var mıydı?
Ünlü Malezya İslam Üniversitesi'nde, Medeniyetler Arası İşbirliği Uzmanı, Bangladeşli Prof. Abdullah Ahsan ile uzun sohbette sorduğum sorumun cevabı şu oldu: “İslam dünyası asıl çözümü sizden, İstanbul'dan bekliyor. Siz eski payitahtsınız”.
Malezya akut sorunların yaşanmadığı, ekonomisinin hayli iyi, şehirleşme ve yaşam koşullarının muntazam olduğu bir ülke olarak çok şey beklediğim bir ülkeydi. Ülkeyi tanıdıkça ve gerçekleri öğrendikçe hayal kırıklığı yaşadım.

Malezya'daki baskı yönetimi 

Bizim Hac esnasında gördüğümüz nazik, muhlis, sempatik Malezyalıların ülkesinde üstü örtülü bir baskı rejimi var. Fikir özgürlüğü, basın hürriyeti ve muhalefet yok denecek kadar az. İslam, kültürel olarak yaşanıyor ama ümmetin bir parçası olma, ümmetin dertleriyle ilgilenmek gibi dertlerini pek göremedim. Asya bölgesinde güçlenmek ve en garibi de, bu bölgedeki kan bağı olan Endonezya ile mücadele etmek en önemli hedefleri.
Yıllarca İngiliz sömürgesinde kalmış olan ülkenin, ezilen ve yok edilen kişiliği, daha sonra iş başına gelen yöneticiler tarafından daha da törpülenmiş. Ülke sultanların yönettiği federal eyaletlerden oluşuyor ve genellikle de siyasete bu kişiler hakim. Ne kendilerini sömüren İngilizler kadar demokrat, ne de Müslümanlara özgü adil bir sultan benim gördüklerim.

Endonezya, bir dev uyuyor

230 Milyonluk nüfusu ile İslam dünyasının en kalabalık ülkesi. Fakirlik var ama çok ciddi bir yer altı zenginliği ve ekonomik potansiyeli de var. Ancak ticarette Çin hakimiyeti çok yoğun. Endonezyalılar da Çinliler kadar çalışkan ve gözü açık değil.
Endonezya'da en şaşırdığım şeylerden biri, cemaatlerin Anayasal kurumlar olması. Bizdeki TOBB statüsü gibi, orada da cemaatler bu anayasal statüye sahip. Tabi nüfus 230 milyon olunca herşeyin hacmi farklılaşıyor. Örneğin Muhammediye Cemaati'nin 40 Milyon civarında üyesi olduğu söyleniyor. Bunun meydana getirdiği ekonomik, siyasi ve kültürel etkiyi varın siz düşünün.

Endonezya, Malezya'dan daha fazla sırtını İslam dünyasına dönmüş. Zaten çekingen olan insan yapısı, kafaların kesildiği Ortadoğu'yu görünce daha çok uzaklaşmışlar. Şimdi Amerika ile siyasi ve ekonomik, Çin ile ticari ilişkilerini geliştirerek, bölgenin en önemli ülkelerinden biri olma yolunda. ABD'den hafta bir önemli bir devlet yetkilisi Endonezya'ya üst düzey ziyaret yapıyor.
Her iki ülke, Malay ırkından gelmesine rağmen, dünyada en çok birbirlerini sevmiyorlar. Bölgenin en önemli iki İslam ülkesi birbirini sevmeyince, olabilecekleri tahmin edebilirsiniz.

Myanmar utancı

Doğu Türkistan ve Myanmar Müslümanlarının durumu her iki ülke için de bir kabus. Çin'in korkusundan dolayı, bu ülkeden kaçan göçmenlerle ilgilenmek istemiyorlar.
Ancak gemilerde açlıktan ölen son mülteci krizi, sanırım iki ülkenin de en büyük ayıbı olarak tarihine geçti. Ne olursa olsun, bir insan denizin ortasında ölüme terk edilemez, bu hele bir Müslümana asla yakışmaz.
İki ülkenin de ekonomik durumu değil 8 bin mülteciyi, 8 yüz bin mülteciyi besleyecek güçte. Mesele ekonomik değil zaten, mesele, irade ve vicdan meselesi. İngiliz ve Çin'in etkisinde kalmış bu iki ülkenin insani ve Müslüman değerleri yıpranmış.
Şunu da kabul edelim, sömürdüğü ülkelerdeki uygulamalarına bakıp, yıllarca Batı'nın vicdansız ve zalim olduğunu söyledik eleştirdik. Şimdi Mısır'daki idamlara, Myanmarlı garibanları açlıktan ölüme terk eden Müslüman yöneticilerin de en az onlar kadar vicdansız ve zalim olduğunu söyleyebiliyorum.

TÜRKİYE'NİN İLK UYDU MERKEZİ AÇILDI

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Akıncılar'daki TUSAŞ Uzay Sistemleri Entegrasyon ve Test Merkezi'nin açılışını yaptı.




TESTLER YAPILACAK 
Yatırım maliyeti Savunma Sanayii Müsteşarlığı ile Türksat A.Ş. tarafından karşılanan USET Merkezi, GÖKTÜRK-1 projesi kapsamında TUSAŞ-Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. yerleşkesinde kuruldu. İşletme hakkı TUSAŞ’A verilen USET Merkezi’nin temeli, 29 Ekim 2011 tarihinde atıldı. 9 bin 800 metrekare kapalı alana ve 3 bin 300 metrekare- yüz bin sınıfı temiz odaya sahip olan merkezde, uyduların fırlatma esnasında ve uzayda görevi boyunca maruz kalacağı mekanik, ısıl, akustik ve elektromanyetik etkileşim ortamları oluşturabilecek ve uluslararası standartlarda kalifikasyon testleri gerçekleştirebilecek. Merkezde, GÖKTÜRK-1 uydusu ile Türkiye’nin ilk yerli uydusu Türksat-6A’nın montaj yapımı, ileri entegrasyon ve çevresel testleri gerçekleştirilecek.

Erdoğan konuşmasında şunları söyledi: 

UZAY TESİSİ...
Bugün açtığımız merkez stratejik bir alt yapıdır. Bu tür tesisler uzay çalışmaları yapan söz sahibi az ülkelerde bulunur. Türkiye'nin uzay çalışmaları konusunda iddia sahibi ülkeler arasına girdiğini söyleyebiliriz. 100 milyon avroluk destekle hayata geçen bu merkezde testler yapılacak. Göktürk 1 uydumuz da Fransa'dan buraya getirildi. Göktürk 3 ve diğer uydularla ilgili çalışmalar başlayacak. Bu tesis uzaya ilk adım niteliğini taşıyor. Türkiye ilklerinden birini de uzay çalışmaları alanında gerçekleştirmiş oluyor.
Savunma sanayi konusunda çok büyük bir muktesabatı olan bir milletiz. Savunma sanayisi konusunda 2003'ten sonra atağa geçtik. "Artık biz bize yetmek zorundayız" dedim. Dünyanın bir ucundaki de insan biz de insanız. O yapabiliyorsa biz de yapabiliriz. Birileri bariyeri koyuyor, "Atlayın" diyor. Biz bariyerleri de atlayacağız. Eskiden beyin göçünden korkuyorduk. Artık bu göç kendine dönmeye başladı. Yüzde 45 dışa bağımlıyız. 2023'te dışa bağımsızlığı yüzde 100 yapacağız. Pek çok uçağın yedek parçasını üretip gönderebiliyoruz. Türkiye tüm savunma sanayi ürünlerini üretebilir konuma 2023'te ulaşacaktır. Cumhurbaşkanlığı görevim sürecinde de bu alandaki gelişmeleri takip edeceğim. Türkiye'nin savunma sanayisindeki gelişmeler bizimle birlikte tüm dost ve kardeş ülkeleri de ilgilendiriyor. Paranız da olsa istediğiniz silahları alma imkanına sahip değilsiniz. Bunları üreten ülkeler "Sen bana bağımlı olacaksın" diyor. Yeri gelir yedek parçasını vermez sizin de ürettiğiniz boşa gider.