.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

23 Kasım 2015 Pazartesi

MEHDİ HAKKINDAKİ MÜTEŞABİHATIN TE’VİLİ

Şu veya bu zat Mehdi demedim. Ahir zamanı fütuhatının zaman ve alanını gösterdim. Mesela Süleyman Tunahan Hazretleri’nden bahsetmedim. Çünkü onun mesleği farklı. Ama çok azim bir hizmet yaptı. Bediüzzaman “O Kur’an’ı öğretir, ben hakikatini anlatırım” demiş. Şimdi herkesin hatası şuradan doğuyor, anlatalım:

Bir çok insanın düştüğü hata nedir? Tartışılan veya üzerinde konuşulan müteşabih veya buna istinaden bildirilen gaybi bir haber için kesin söz edilmesidir. Halbuki konu vazıh yani muhkem değil, müteşabihtir.
Bunun üzerinde duralım. Ayet ve hadislerin bir kısmı muhkem yani manaya delaleti açık ve vazıh olandır. Bir kısmı ise müteşabih yani manaya delaleti kapalı olandır. Muhkem olanın tevili ve tefsiri kolaydır. Çünkü manası açıktır, anlaşılır haldedir. Sıradan bir insan dahi hemen manasını kavrar. Namaz kılınız gibi. Oruç tutunuz gibi.

Amma, müteşabih öyle değildir. Şüphe var, tereddüt var, mananın bir çok yönü var, ihtimal çoktur. Müteşabih esas değil fer’ yani ayrıntıdır. Cenab-ı Allah böyle murad etmiş:

“Sana kitabı indiren de odur. O kitaptan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar kitabın anasıdır; diğer bir kısmı da müteşabihattır. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak için müteşabih olanın peşine takılır da onu kendince yorumlamaya uğraşır. Oysa onların kesin yorumunu Allah'tan başkası bilemez. İlimde derinlik sahibi olanlar ise, 'Biz ona inandık; hepsi Rabbimizin katındandır' derler. Fakat bunu ancak selim akıl sahipleri düşünüp anlar.” 3/7

Aslında müteşabih ayetler aklı işlettirmek, taklitten kurtarmak, muhatapların esaslı bir anlayışa ulaşmalarını sağlamak için dini ilimlerde uzmanlaşmayı teşvik içindir. Ufuk açar. Yani ufuk-u ala’da yol alırsınız. İnsan bu dünyaya tekamül ve terakki etmek için gelmiştir. Ebedi hayattaki yerini tayin içindir. Onun için dünya imtihan yeridir.

Müteşabih anlatımda temsil ve mecaz kullanılır. Mesela “Allah’ın eli açıktır” denir. Halbuki Allah hiçbir yaratığa benzemez, benzemediği için de eli olmaz. Burada anlatılmak istenen Allah’ın cömert olduğudur. Peki nasıl cömert, ne ile cömert, niçin cömert, kime cömert? Bu tarz üzere gidildiğinde Allah’ı bilirsiniz, tanırsınız. Zaten Allah’ı bilmek onun varlığını bilmenin gayrıdır. Bunun için çok turuk var. Herkes ona ulaşmak istiyor. Bu müteşabihat sayesinde teşvik ve rağbet görüyor.

Şimdi müteşabih bir meselede ona giden manalar bulunur ve bir, iki, üç, dört derken bir çok emare bulunur ve böylece netice delil haline alır. Benin de öyle yaptım. Cifir ve ebced üzerinden gidip işi kesinleştirdim. Beğenmeyebilirsiniz. Ama bir başka arkadaşımızın işine yarar. 
Mehdi meselesi zamanımızda bir istismar konusudur. Müslümanların magazin konusu olmuştur. Namaz yok; amel yok, İslam’ın meseleleriyle uğraşmak yok, ilim tahsili yok, okumak da yok. Ama hayal hanesinde bir Mehdi prototipi oluşturup, “Dediğim dedik öttürdüğüm düdük” hesabı ona aykırı söz söyleyen, eleştiriliyor. “Niçin bizim indi görüşümüze göre anlatımda bulunmuyorsun. Biz ehl-i hakkız” havasındalar. Halbuki mesele ilmi ve ledüni bir meseledir. Biraz üzerinde kafa yormak lazım. Bu da son 200 yıllık tarihi ve 1000 yakın hadisi bilmek bir kadar da rivayeti anlayarak taramak lazım. Ki meseleye az çok tevazzuh etsin.

Şimdi böyle dünyevi bataklığına saplanan insanları çıkıyor, “Şöyle bir adam gelecek, riyaseti, siyaseti, saltanatı imanı kurtaracak. Çünkü o Mehdi.” Halbuki Mehdi bir tane değil belki 12 belki de 30 tane. Her biriyle ilgili rivayetler bir kişinin üzerine bilinmez bir Mehdi’nin üzerine giydiriliyor. Al sana değil peygamber, melek üstü bir yaratık. Halbuki din imtihandır ve hikmete ve sebebe dayanır. Açık değil müphem içinde doğruyu bulmaktır.

Müteşabih olan zatı bin kişi anlatmış hepsi aynı hakikati müşahede etmiş ama detayda ihtilaf etmiş. O ihtilaftan da şimdi hatalı netice çıkarılıyor.

Bediüzzaman’ın bir vazifesi var. O vazife de dünyevi veya dini makamat peşinde koşmak değildir. Mehdi, müceddit, evliya olmak onun çalışma alanı değildir. Şahsi kemalat peşinde koşmaz. Vazifessini yapar. Muvaffakiyet de. Ona verilecek ödül de Allah'a ait. İsterse verir isterse vermez. Yani böyle makamlar peşinde koşmuyor. Bediüzzaman her şeyi gayet açık ve net belirtmiş. Ama nasıl. Kur’an tarzında. Risale-i Nur Kur’andan tereşşüh etmiş, Kur’an'ın manevi bir mucizesi. Kur’an bir konuyu veya kıssayı 10 yerde anlatıyor? Bediüzzaman da Kur’an’dan sızıp gelen ve ilhami olduğu kanaati yaygın olan Risale-i Nur’da bu meseleyi Kur’an tarzında izah etmiş. Mehdi için 75 yerde birbirine bağlı ve tamamlayıcı açıklamalar yapıp konuyu ehl-i ilmin idrakine havale etmiş. Açık açkı belirtmiş. Zaman şahıs zamanı değil. Şahs-ı manevi zamanı. Bir mesele bir kişinin üzerine yüklenemez. O zat bir meselede davasında veya bir konuda mağlup olursa davası düşer.

Hz. Peygamber de öyle idi. 10 yılda ona inananların sayısı topu topu 40 kişi idi. Yani o bir çekirdekti. Sonra sahabeleri iltihak etti, davası filizlendi. Sonra Sayıları iyice arttı o ondan 200-300 yıl sonra o zamanın dünyasının büyük kısmına hakim oldu. Her dine manevi maddi galebe çaldı. İlk 300-400 yıl çok parlak idi. Sonra 500 sene daha orta halli devam etti. Sonra tevakkuf etti. 300 yıl sonra da decaller huruç edince tahribat başladı. O zaman hizmet Mehdi’ye verilir. Sonra ona destek için Mesih nüzul eder.

Fetih Suresi’nin son ayeti için müfessirlerin çoğunluğu din ağacının Mesih ile en koca haline geleceğini yani cihan hakimiyetine ulaşacağını belirtmişler. Bu bir kişinin yapacağı iş mi? O bir çekirdek. Filiz olacak büyüyecek koca ağaç olacak.
7. Şua’da 5. Hakikatte Allah’ı tanımak isteyen seyyah, İmam-ı Rabbani’nin zamanına götürülür. Orada ahir zamanın hizmetinin bir şahsa değil Risale-i Nur'a ve şahs-ı manevisine ait olduğu, İmam-ı Rabbani üzerinden anlatılır. Evet Mehdi’nin zuhurundan tam yüzyıl sonra Mehdiyet hakim olur. Bediüzzaman mezarında Mehdiyet’in hakimane üstünlüğünün şahıs ile değil şahs-ı manevi ile olacağını belirtmek için o sözü söylemiş. Zat demiş. O zat şahs-ı manevi olacak, demiş. “Risale-i Nur’u programı yapacak” demiş. Yani onun eserleri programı oluyor ve fütuhata vesile oluyor. Mehdi var, cemaati var, Al-i Beyt seyyidleri var, ulema var, ehl-i tarik var. Bunlar ittihad edecek. Mehdi’nin parmağını tıklaması ile okus pokus olmayacak bunlar. Cihad-ı manevi ile olacak her şey. Risale-i Nur’un ne önemi olduğunu Bedriüzzman’ın bin yıllık tahribatı tamir edeceğini 7. Şua’nın sonunda açık açık belirtiyor.

Mehdi’nin zuhurundan itibaren hizmet süresi 160 yıl. Bir kişi bu kadar yaşayamayacağına göre hizmeti yani şahs-ı manevisi hükmeder. Bu mesele tasavvufun evliyasının meselesi değil ki, onlara soralım. Ancak yüzde 10’a hatta yüzde biri onu tanıyabilecek. 12. müceddit Halid-i Bağdadi 1250 tarihinde önce adam çıkartıyor, sonra kendisi Mehdi aramaya çıkıyor. Ama bulamıyor. Niçin? Mesele açık değil. Müphem. Yani belirsiz. Ve zamanın kutbu bunu bilemiyor

Evliyanın tamamı aynı hakikati müşahade ederler. Ama rivayette ihtilaf ederler. Yani usul-u imaniyede ittifak etmelerine rağmen meşhudatlarında, keşiflerinde çokça ihtilafa düşerler. Makam ve derece farkından dolayı. Evliyaullah her şeyi bilmek durumunda değiller. Kendi hizmet alanları ile ilgili bazı İlahi iltifatlara nail olurlar, o hususidir. Geneli kaplamaz. Ferdi bir teveccühe hususi bir mükafaat.

Şimdi alem-i misalde ehl-i keşif bir hakikati görüyor. Görülen nedir. Mehdiyet’in hükmettiğini, devrinin başladığını. Onlar bunu bir şahsa hamlediyorlar. Yaşıyor diyorlar. Daha önce gelenler Mehdiyet’in her bir devresi için ayrı bir sıfat ve isimlendirme yapıyor. Bir bakıyorsunuz bir değil birkaç Mehdi oluyor. Halbuki bu bir sıfat. İlimlerinin derecesinde bir devreye veya birkaç devreye şahit oluyor. Tabi Mehdi hayatta. Şahs-ı manevi olarak. Mehdi iman ve İslam tahribatının başladığı bir dönemde zuhur eder. Bir tek kişi. Çalışır çalışır ve muvaffak olur. Yani bir hizmet programı hazırlar ilham-ı İlahi ile. Ondan sonrası ise ekini yapan Allah’ın işi. Mehdi’nin değil.

Evliyaullahın meslek ve meşrebi ile Mehdi’nin meslek ve meşrebi aynı değil. Makamları farklı. Ancak müstesna bazı kimseler onun tanıyacak. Ve öyle çok olmuş. Tasavvuf yani tarikat evliyası velayet-i suğra sahibidir. Halbuki Mehdi velayet-i kübra sahibi ve mesleği hizmeti bunun üzerinedir. Ahir zaman fitnesi evliyaullahın üstesinden geleceği bir fitne değil. Daha geniş bir cemaatler ittifakına ihtiyaç duyulur. Mehdi bunu sağlar. Al-i Muhammed (asa) ve İbrahim (asa) cemaatleri ile.

Siz benim getirdiğim deliller bana ait değil. Mazinin keşfiyatları ve ihbarlarıdır.. Bunlar anahtar. Konunun anlaşılması içindir. İster kabul et ister etme. 
Bundan sonra Mehdi falan beklemeyin. Fütuhatının büyümesine şahit olabilirsiniz. Tabi ilminiz varsa. Türkiye’deki kavga yakında bitecek. O zaman sıra İslam aleminde ittihadına gelecek. Bu konuda alt yapı hazır. Hatta Mesih’in cemaati bile hazırlık içinde.

Büyük decaller hükmettiği topraklarda şimdi Allah’a inan veya inanmaya başlayan insanlar hükmediyor. Süfyan’ın ülkesinde ise final oynanıyor. Peki bu Mehdi ne yapmaya gelecek. O Küfür ortalığı kasıp kavururken tatile mi gitmişti. Arapça’da bir adet var. Her şey zıttı ile söz edilir.. Birinden bahsedince zıttı da söz konusu olur. Deccaller yıkıldı ise geriye ne kalır? Fütuhat. Alem-i İslam’ın istiklallerini kazanmaya başlama tarihi 1946’da başlar. 50 yıl da vesayet altında kalır. Sonra dizgini eline almak için hürriyet mücadelesi yapar. O devrin sonunda ise 3. Fasıl başlar.

Mehdi’nin Türkiye’de zuhuru başka bir tarih. Suriye’ye ulaşması başka bir tarih, Mısır’a ulaşması başka bir tarih, Arabistan’a uğraması başka bir tarih. Güneş doğunca her yer bir anda aydınlanmaz..

Bu işler hikmet işi. Anlayana. Bakın kes yapıştır gibi olacak ama Risale-i Nur’un hizmetinin ne olduğunu 7. Şua’da bir okuyalım.

"Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen (biriken) müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen ( yaralanan) kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin de istinadgâhları (dayanakları) olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’ân’ın i’câzıyla (mucizesiyle) ve geniş yaralarını Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın i’câz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır"  Said Nursî


NOT? Niçin bin sene diyor. Ondan önceki 300 seneyi kast etmiyor. Çünkü o 300 yılı Hz. Peygamber övmüş. Bir nevi ibra etmiş. 300. yüz yıldan sonrasının tamiratı ise 1000 sene içine dahil oluyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder