.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

22 Eylül 2015 Salı

SÜNNİ İRAN NASIL Şİİ OLDU ?

Yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaştığımız İran’ı bütün gerçekleriyle tanımaya hazır olun.



Perslerden Sasanilere, Safevilerden İranİslam Devrimi’ne İran’a dair her şey bu ay Derin Tarih'te.
Mustafa Armağan, Şükrü Hanioğlu, Tufan Gündüz, Serhan Afacan, Mohamad Ballan, Mehmet Çelik, Osman Özgüdenli, Mikail Bayram ve Mahmud Erol Kılıç’ın makaleleri İran’ın bilinmeyen yüzüyle tanıştırıyor bizi.

MOHAMAD BALLAN: İRAN’DA ŞİİLİK ŞİDDETLE YERLEŞTİ

Chicago Üniversitesi Ortaçağ ve İslam Tarihi Bölümünden Mohamad Ballan Sünni İran’ın Şiileşme politikasını Derin Tarih okurları için anlattı.
15. yüzyılın sonunda Şeyh Haydar’ın egemenliği döneminde Safevilik tam bağımsız bir siyasî ve askerî güce dönüşmüş, Uzun Hasan'ın bu durumdan rahatsızlık duyan oğlu Sultan Yakub, Şeyh Haydar ve takipçilerinin etkisini azaltmaya çalışmıştır. Kısa bir süre sonra Irak ve Anadolu'daki Türkmen aşiretlerinin de katılımıyla kalabalıklaşan Kızılbaşlar, Şirvanşahlar ve Akkoyunlu devletleriyle karşı karşıya gelmiş, Şeyh Haydar da 1488 yılında bu iki devletin ortak ordularına karşı verilen bir savaşta ölmüştür. Bu yenilgi Kızılbaşların yükselişini kısa bir süreliğine durdursa da, nihayetinde Türkmen aşiretleri ve Safevilerin yarattığı tehdidin önüne geçememiştir.
1501 ile 1510 yılları arasında Haydar'ın oğlu İsmail, Doğu Anadolu ile Horasan arasındaki bütün bölgelerin fethedilmesi için bu ruhanî gücünü kullanarak Kızılbaş takipçilerini harekete geçirmiştir. Akkoyunluların son kalıntılarını başarılı bir şekilde mağlup ettikten sonra Şirvanşahlar Devleti'nin başkenti Bakü'yü (1500), Tebriz'i (1501), İsfahan'ı (1503), ardından eski Abbasi başkenti Bağdat'ı (1508) ele geçirmiş ve İran, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Irak üzerinde egemenlik kurarak yüzyıllar sonra ilk kez İran topraklarını yeniden birleştirmiştir. 1510 yılında Özbek hükümdarı Şeybek Han'ı [Muhammed Şeybani] (ö. 1510) mağlup edip öldürmüş ve egemenliğini Horasan'a değin genişletmiş, sonrasında hem Meşhed'i hem de Herat'ı kontrolü altına almıştır.
Bu fetihlerin ardından İsnâaşeriyyeyi fethedilen bütün topraklarda resmî mezhep olarak ilan etmiş ve İran, Irak ve Azerbaycan'da yaşayan Sünni halka bu inancı şiddetle dayatmış, “Şii Ezanı”nı mecbur kılmış ve ilk üç Halifeyi, Hz. Peygamber’in (sav) eşi Hz. Ayşe'yi ve bir dizi sahabiyi lanetleyen ve yeren seb (sövme) uygulamasını kurumsallaştırmıştır. Bu uygulama özellikle nüfusunun çoğunluğun Sünnilerin oluşturduğu bölgelerde uygulanmış, bu kimseler yeni inancı kabul etmek ile idam edilmek arasında tercihte bulunmaya mahkûm edilmiştir. Sonraki dönemde yazılmış bir Safevi Şii kaynağında da belirtildiği üzere mutasavvıflar özellikle şiddete maruz kalmıştır: “İsmail bütün Silsile-i Aliyye'yi (tarikatları) yok etmiş, atalarının mezarlarını parçalamış, çocukları da İsmail'in hışmından kaçamamıştır... Seyyid ve Şeyh silsilelerinin kökünü kazımıştır.” Buna ek olarak İsmail'in fetihleri sırasında da Sünni topluluklara çeşitli zulümler edilmiş, malları yağmalanmış, Bağdat'taki İmam Azam ve Abdülkadir Geylanî’ninkiler başta olmak üzere türbeleri yıktırmıştır.
Bunlara ek olarak birçok katliam da yapılmıştır: 1503 yılında Hemedan yakınlarında 10 bin; Fars'ta Kazerunî Tekkesi’ne mensup 4 bin kişi öldürülmüştür. Rakip tarikatlara ait tüm kabirler kirletilmiş; Asta'ya sığınan 10 bin göçmen ve muhalif kılıçtan geçirilmiş; Safevi yıllıklarına göre Yezd, Tebes ve Aberkuh şehirlerinde yaşayan 10 binlerce insan katledilmiş; Horasan'daki Molla Camî’nin türbesi yıkılmış; Karşi şehrinin 15 bin kişilik bütün nüfusu kılıçtan geçirilmiştir.
Safevilerin kontrolü altındaki topraklarda Şiiliğin şiddet uygulanarak kurumsallaştırılması ve Sünni Müslümanların vahşice ortadan kaldırılması (Sünni Müslümanlıkla özdeşleştirilen) bâtılın mağlup edilerek (yegâne hak mezhep olan Şiilik anlamında) hakkın zaferiyle kurulan yeni bir düzenin geldiğinin habercisiydi. Yüzyıllardır bu ülkede yaşayan Sünniler 16. yüzyılın başından 17. yüzyılın sonuna kadar kesintisiz devam eden katliamlar, zorla din değiştirmeler, sürgünler, dinî kurumların (tarikatlar, camiler, âlimler) parçalanması ve ülkeyi İsnâaşeriyye'nin kalesi haline getirmeye dönük dinî propaganda vasıtasıyla tamamıyla ortadan kaldırılmıştır. 17. yüzyılın sonuna gelindiğinde İran'da kalan tek tük Sünni topluluklar sınır boylarında yaşıyor ve bu topluluklara ancak oralarda hoşgörü gösteriliyordu.

KIZILBAŞLIKTAN ŞİİLİĞE NEDEN VE NASIL GEÇİLDİ?

Safevilerin Oniki İmam Şiasını Sünni İran coğrafyasına zorla soktuğunun altını çizen Mustafa Armağan, başlangıçta Kızılbaşlar eliyle sağlanan dönüşümün akabinde Kızılbaşlar da Oniki İmam Şiiliğini kabul etmeye zorlanmışlardır, diyor.
Şah İsmail’in devleti dönüştürme hamleleri hep zorla gerçekleşmiştir. Şah İsmail İranlı Sünnileri Şii yapabilmek için onlara yalnız Şiiliği dayatmakla kalmadı, din işlerinin başına getirdiği Sadr’a dinî kurumlar ve vakıfları Oniki İmam Şiiliği esasına göre denetleme yetkisi ve Şiiliği yayma görevini de verdi. Sünni camilerini yıktırdı, ilk üç halifeyi lanetleme törenini zorunla hale getirdi, Sünni tarikatları kapattı, mallarına el koydu, Şii türbe, kurum ve sanatını himaye etti, ülkedeki Sünni âlimlerin yerine Arap âleminden Şii âlim ithal etme sürecini başlattı.
Şah Tahmasb ama esasen Şah Abbas dönemlerinde Arapça Şii akaidi ve Caferi fıkhına dair başlıca eserleri Farsçaya tercüme ettiler, dinî tartışmaları medresenin duvarları arasından çıkarıp toplumun farklı kesimlerine yaydılar. Şah Abbas dedesi Şah İsmail’in başladığı işi neticelendirecekti. Onun uzun iktidar döneminde İran’daki Sünnilerin çoğu Şiiliği kabul etti. Şiilik kurumlaştı. Ancak sarayındaki Şii Arap ulema aynı zamanda Kızılbaşlığı Oniki İmam Şiiliğine dönüştürme yolunda bitirici adımlar atmasını da istedi.
17. yüzyılda bir Şii âlim, Muhammed Bâkır Meclisî sarayı da halkı da etkileyecek merkezi bir ulema kişiliği olarak tarihe geçecek işleri başardı ve İran’ın Kızılbaşlık esaslı Oniki İmam Şiiliğini bugünkü rayına oturtmayı başardı. Muhammed Bakır Meclisî, Sultan Hüseyin adlı Şahın lalasıydı, tahta geçince onu öyle bir yönlendirdi ki, sarayının mahzenlerindeki 6 bin şişe
içki halkın gözün önünde imha edildi. Bunun, ulema geleneğinin artık İran’a yerleştiğinin ilanı gibi pratik bir mesajı vardı halka.
Meclisî Safevi Devletine taze bir nefes aşıladı. Şii geleneklere bağlılığı tesis etti, Hz. Ali’nin doğumu (mevlid) gibi toplu törenleri bilinçli olarak teşvik etti, fısk u fücura hücum etti, son olarak özellikle Yahudiler ve Hıristiyanları zorla Şiileştirmeyi sürecini yeniden başlattı. Sarayın Mollabışısı oldu ki Şeyhülislamın İran’daki muadiliydi bir bakıma.
Meclisî’nin faaliyetleri sayesinde İran’da ulemanın gücü canlandı ve Şii ‘misyonerliği’ resmen ilan edildi. Telkinleriyle Sadr-ı Hass ve Sadr-ı Amme gibi dini kurum ve vakıflardan, türbelerden vs. sorumlu bir kurum kuruldu, onların bünyesinde görev yaptı. Sonuçta Meclisî’nin kişiliği sayesinde ulemanın gücü ve otoritesi homojen bir ideoloji ve daha büyük bir ekonomik kontrol sağladı.
Böylece yola Şah’a adanmış Kızılbaş aşiretleriyle yola çıkan Safeviler 2 asır sonra yıkılırken görevini tamamlamış, Sünni İran’ı Oniki İmam Şiiliğinin dünyadaki merkezi haline getirmiş ve kendisinden sonra kurulacak Kaçarlar, Pehleviler ve İran İslam Cumhuriyeti’ne üzerinde rahatça çalışacakları bir Erdebil halısı bırakmışlardı.

İRAN OSMANLI’YI NEDEN BİR GÖLGE GİBİ TAKİP ETMİŞTİ?

Derin Tarih Eylül sayısında Tufan Gündüz tarih boyunca İran-Osmanlı ilişkilerini ve neden bir türlü ittifak kuramadıklarını açıkladı:
Çaldıran zaferinin ardından Tebriz’de halkın coşkusuyla karşılaşan Yavuz Sultan Selim bölgenin 10 yıllık Şiilik geçmişini göz ardı edip sadece usta sanatkârlarını yanına almakla yetinmişti. Sünnilik ile Şiilik arasında kalan Tebriz halkı bir kurtarıcı aradılar yıllarca. Yavuz da yetmedi, buna Kanuni’nin Irakeyn seferleri de. Safeviler bir bastırdı, pir bastırdı. İş, başa gelen hükümdara boyun eğmeye geldi ve Şah İsmail’in yoluna ölümü göze alan bir tebaa oluştu. Zaman zaman Osmanlı’nın gölgesi gibi yaşadı İran. Osmanlı’nın getirdiği her yenilikten peyderpey haberdar oldu. Osmanlı’nın her alanda ilerlemesini kıskanan İran siyaseti, Batı ile işbirliğine bile cüret etmişti. İran, Osmanlı Devleti’ni takip etmeyi hiçbir zaman bırakmadı. Osmanlı yenilikçi aydınları Paris, Londra ve Berlin’e giderken, İranlı aydınlar İstanbul’da toplanmayı tercih ettiler. Hatta İstanbul’da bir İranlı kolonisi bile oluştu.
1918 yılında 1. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında can çekişen Osmanlı Devleti ile ayakları üzerinde durmaya çalışan İran’ın güçlü bir ittifak oluşturması fikri gündeme geldi. İranlı devlet adamları İran Şahı ile Osmanlı hanım sultanlarından birinin evlendirilmesinin bu fikre hizmet edeceğini düşünüyorlardı. Avrupa seyahatine çıkan Kaçar hükümdarı Ahmed Şah İstanbul’a uğradığında konu açıldı. Ne var ki, gelin namzedi Rukiye Sabiha Sultan’ın Ahmed Şah’tan diğer eşlerini boşamasını istemesi, onun da buna yanaşmaması gibi sebeplerle bu iş kendiliğinden kapandı. İki devlet büyük bir ittifak kurmayı bir kez daha ıskalamıştı. Aslında Osmanlılar İran siyasetiyle aşık atılamayacağını, onların sıtmaya razı edinceye kadar ölümü göstermeyi adet edindiklerini çoktan öğrenmişlerdi. İttifak fikrini de bu yüzden hiç ciddiye almadılar.
İRAN KÖKENLİ TARİHÇİ MİKAİL BAYRAM AÇIKLADI:

İRAN MİLLİ DEVLET KURAMAYINCA MİLLİ DİN İCAT ETTİ

Mikail Bayram İran tarihi ve İran’ın Şiileşmesi ile ilgili Derin Tarih’in sorularını yanıtladı. İran’da Şiilik’in millî bir din olarak nasıl zuhur ettiğini şöyle açıkladı:
Emeviler döneminde İranlı bürokratlar birçok isyan çıkardılar ve sonunda Abbasi Devleti’ni kurdular. Ebu Müslim Horasanî ve İranlı bürokratlar Abbasileri iktidara getirdiler. Türkler de Emevilere oranla Abbasilerle daha fazla etkileşim içindeydi. Emevileri kimse pek sevmezdi. Onlar kendi içlerine çekilmiş şekilde yaşarlardı. Abbasilerle siyasî münasebetlerimiz fazlaydı. Abbasiler Hz. Peygamber’in (sav) amcası Abbas’ın torunlarıydı. Onlar devletin başına geçirildiler fakat İranlılar bundan tatmin olmadılar ve Hz. Ali’nin soyundan olanları iktidara geçirmek istediler. Harun Reşid’in oğlu Memûn zamanında iktidarı devirme operasyonuna girdiler. 7. İmamları Kazım’ı iktidara getirmeyi düşünüyorlardı. Fakat Abbasiler İranlıların kendilerini ortadan kaldıracaklarını anlayarak tehlikeyi kavradılar. Bunun üzerine Memûn Horasan’a seyahate çıktı. Yanında 7. İmamı da götürdü, ona orada zehirli üzüm yedirerek ortadan kaldırdı. Çünkü kendisinde tehlike görüyordu. Bu kez İranlılar Memûn’a ve Harun Reşid’in oğullarına da cephe aldılar. Çünkü İmamlarını öldürmüşlerdi. Bu pozisyonda Abbasi yöneticileri zor durumda kaldılar. İranlıların tehdidi altına girmiş oldular. İranlılar er geç Abbasi Devleti’ni ortadan kaldıracaklardı. Yani devletin Hz. Ali’nin soyundan olanlara geçmesini sağlamaya kararlıydılar. Bu durum karşısında Abbasiler yeni bir formül buldular ve Maveraünnehir etrafındaki Türklerle ilişki kurdular. Onları muhafız alaylarına aldılar. Hatta bir şehir kurarak Türk askerleri o şehre yerleştirdiler. Bunlar Abbasi Devleti’nin muhafızlarıydı.
İranlılar millî bir devlet kurmaya çalışıp becerememişlerdi ama millî bir İslam anlayışı meydana getirme yolunda önemli mesafeler aldılar. Bunun içindeki birtakım inançları İranlılar geliştirdiler. Bunlar İslamî değil, İranî inançlardır. 12 İmam inancı da bunlardan biridir. Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Zeynelabidin ve oğulları diye devam eder silsile. Dikkat edilirse bunlar Şehribanu’nun soyundan gelirler. İran Şahının kızı orada belirleyici faktör. Sonrasında gelen imamlarla İranlıların inanış biçimi oluşmuştur. Onlarda 12 imama iman etmek ve masum olduklarını kabul etmek iman esaslarındandır. İnanışlarının temelinde tutarlılık yoktur.
Bir de İran’ın kendine mahsus bir başka inancı vardı: Mehdi! Gelecekte kurtarıcı olan esrarengiz bir şahsiyet. Bu eski bir İran inanışıdır ve Avesta’da da vardır. Mehdi’ye atfedilen birtakım vasıflar var. Bunlara baktığımızda hepsinin İranî özellikler taşıdığını görürüz. Mehdi kıyamete yakın bir zamanda son kurtarıcı Zerdüşt’ün soyundan olacak, İsfahan’da bir minareye inerek gelecek, birine baktı mı hemen onu Müslümanlaştıracak (onun yüreğini ele geçirecek ve bu yöntemle Müslüman edecek), savaşlarda bir bakışlarıyla düşmanlarını kahredecek… Bu özelliklerin hepsi İranî inanıştan vasıflar taşır.

MODERN İRAN’IN 100 YILLIK MODERNLEŞME SANCISI

Derin Tarih’in Eylül sayısında Serhan Afacan İran’ın modernleşmeyle bitmeyen imtihanını yazdı. İşte modern İran’ın sancılı modernleşme sergüzeşti:
19. yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’ndakine benzer şekilde İran’da da mevcut yapıyı reforme (ıslah) etme çabalarıyla, baştan aşağıya yeni kurum ve zihniyetleri benimseme arasında gelgitler yaşandı. 20. yüzyılın başından itibaren de ıslah etmek yerine modernize etmeyi öne çıkaran politikalar benimsenmeye başlandı. Bu yapılırken birkaç nesildir siyasî, edebi ve entelektüel dilin önemli bir unsuru olan hürriyet ve eşitlik kavramlarıyla muktedir güçlerin, elde edilmek istenen sonuçların ancak birçok demokratik süreci askıya alarak kaydedilebileceğine dair kanaati bir gerilim konusu olarak sürekli varlığını korudu. 1. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında ortaya çıkan yıkım, anlaşıldığı kadarıyla, bu gerilimi ikinci tutum lehine rafa kaldıracaktı.
Kıta Avrupa’sındaki bazı ülkelerin yanı sıra Türkiye’dekine benzer şekilde iki dünya savaşı arasındaki dönem İran’da da otoriter politikaların öne çıktığı bir tarihî safha olmuştu. Uzun yıllar içerideki istibdat ile yabancı güçlerin emperyalist politikaları arasında sıkışmış olan İran, 1920’lerin ortalarından itibaren dış müdahalelerden peyderpey sıyrılmışsa da içerideki baskının boyutu giderek artmıştı. Özellikle iktisadi alanda kaydedilen yapısal ilerlemeye rağmen modernleşme gayrimemnun sınıflar ortaya çıkarmış, bu da İran’da modernitenin yalnızca kurumsal tezahürlerinin değil, bizatihi kendisinin tartışma konusu olmasını intaç etmişti.
1941’den itibaren İkinci Pehlevi dönemi boyunca Batı tarzı yapısal ilerlemeyle nevi şahsına münhasır bir diktatorya arasındaki tezat devletle toplumun geniş kesimleri arasındaki makası daha da açmıştır. Gerek 1941 yılında kurulan Tudeh Partisi’nin, gerekse sonraki örgütlenmelerin geliştirdiği sol söylem toplumda yeterince makes bulamamıştı. İlaveten, özellikle Muhammed Musaddık önderliğindeki milliyetçi hareket 1950’lerin hemen başında Amerika marifetiyle Şah lehine bastırılmıştı. Takip eden süreçte yoğun olarak anti-emperyalist ve Üçüncü Dünyacı dille bezenmiş bir İslamcı siyaset Pehlevi baskısına karşı yürütülen mücadelenin odağına yerleşti.
Tütün İsyanı’ndan anayasal devrime ve sonrasında Rıza Şah diktatoryasına karşı verilen mücadelelerin kâh başını çeken, kâh da önemli bir parçası olan din adamları sürgündeki İmam Humeyni’nin liderliğinde, özellikle 1970’ler boyunca Pehlevi aleyhtarı hareketin odağında yer aldılar. 1979 İran Devrimi temel olarak devletin, toplumun değerlerine karşı giriştiği mücadeleyi tasfiye etmek ve toplumuyla insicamlı bir devlet inşa etmek hedefinin bir sonucu olmuştu. Modern kurum ve toplumsal yapıyla İslamî kavram ve öğretilerin nasıl telfik edileceği, İslamın hangi kanallar ve ne dereceye kadar müdahil bir unsur olarak devlet idaresinde yer alacağı konuları ise devrim sonrası tartışmaların merkezine yerleşecekti.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder