.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

18 Eylül 2015 Cuma

KAYIP ÜMMETİN PEŞİNDE

Ali Nur Kutlu / Yeni Şafak

Ümmet kavramı, öyle sanıldığı gibi tüm İslam tarihi boyunca kullanılan bir kavram değildir. İber Yarımadası'ndaki (İspanya) Endülüs devleti bile kendi içinde onlarca parçaya bölünürken, bu kavram kimsenin aklına gelmedi. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Fatımiler aralarında savaşırken, ümmet bilincinden kimse bahsetmezdi. O kadar dağınık, o kadar parçalanmış bir coğrafya, bir İslam dünyası vardı 13. Yüzyılda.

Moğolların musibeti ve rahmeti

Sonunda Moğollar geldi, tüm şehirlerimizi, tüm devletlerimizi, imparatorlukları yakıp yıktı, perişan etti. Fırat'ta, Dicle'de, Kızılırmak'ta büyük bir medeniyetin kitapları, kayıtları, aydınları, din adamları, yöneticileri akıp gitti. Moğollar, birbirini yiyen, bir biriyle savaşan ve bir ümmet olduğunu unutan Müslümanları tarih sahnesinden neredeyse siliyordu. Sanki Allah, Müslümanlara bir ders verdi, 100 yıl boyunca Moğolları bir kırbaç gibi tepelerinden eksik etmedi.

Sonunda nadasa bırakılmış bu topraklardan Osmanlı doğdu, Moğollar da Müslümanlığı seçti ve tarihin nehri yeniden akmaya başladı. Osmanlı, yere düşen İslam bayrağını kaldırdı, eline aldı ve kendinden öncekilerin düştüğü hataya düşmedi. Yüzünü Doğu'ya değil, Batıya döndü. Müslümanlarla değil, İslam düşmanlarıyla savaştı. Allah belki de bu yüzden, Osmanlıya kimseye nasip olmayan zaferler, şerefler nasip etti. Peygamberimizin müjdelediği şerefli komutan ve şerefli askerleri Osmanlı'dan çıktı, yüzyıllardır beklenen İstanbul'un fethi müjdesi Osmanlıya nasip oldu.

Osmanlının yüzünü Batı'dan Doğu'ya çevirenler

Osmanlıyı güçlü yapan ve her daim Allah'ın rahmetiyle müşerref kılan şey, belki de uzun yıllar Müslümanlarla değil, Batı ile savaşmayı tercih etmesidir. Ne zaman ki, Şah İsmail Doğu'da, Kavalalı Mehmet Ali Paşa Kuzey Afrika'da, Hicazaşiretleri Güneyde Osmanlıyla uğraşmaya başladı, Osmanlı yüzünü yeniden Doğuya çevirmek zorunda kaldı. Kabul etmeseler de, Osmanlı'nın Batıya olan yürüyüşünü yavaşlatanlar, hatta durduranlar, ilk önce İran, sonra Mısır ve Hicaz'dır.

Yeniden İslam dünyası içinde yaşanan savaşlardan her ne kadar Osmanlı galip çıksa da, aslında gücü zayıfladı, Batıya olan istekli yürüyüşü durakladı, hep arkasına bakmak zorunda kaldı. Sonunda o büyük rahmet ve bereket kendi içinde çekişen Müslümanların üzerinden gitmeye başladı.

Batı toparlanıp saldırıya geçerken

Avrupa, bir dev gibi üzerine gelen Osmanlı'nın Doğu ile uğraşmasını fırsat bildi. Toparlandı, reformları, Rönesansları başlattı. Müslümanlar karşısında direnmeyi, sonra da üstün gelmeyi aklına koydu. Aydınlanmayı, sanayileşmeyi ve bilimi keşfetti.
Osmanlı, Batının uyanışını ve güçlenmesini fark etti ancak kendi içindeki çekişmeler, dar görüşlüler, kifayetsiz muhterisler, menfaatçiler yüzünden bu uyanışı durdurmayı başaramadı. Oysa ki Fatih, Kanuni, Yavuz dünyada bir buluş olduğunda, bir yenilik olduğunda, onu hemen Osmanlı'ya adapte ederdi, içselleştirirdi.
Osmanlı 17. Yüzyıldan sonra, III. Selimle, II. Mahmut'la, Abdülhamit'le Batı karşısında direnmeye çalıştı ve 200 yıl boyunca ayakta kalmayı başardı. Ancak sadece ayakta kaldı, ne ilerleyebildi, ne de yeni fetihler gerçekleştirebildi.

Ümmet kavramını Osmanlı yeniden keşfetti

Enteresandır, Osmanlı direniş yıllarında, Tanzimat döneminde, Ümmet kavramını yeniden kullanan ve hatırlatan devlet olmuştur. İslam dünyasını bir arada tutmak, Batı'nın büyük saldırısını önlemenin (Birinci Dünya Savaşı), tek yolunun bu olduğuna inandı. O gün bugündür, Ümmet kavramını en çok İstanbul dillendirmiş, ümmet birliğini en çok İstanbul savunmuştur.

Bugün Batı'nın büyük saldırısı hala devam ediyor. Biz hala Ümmet kavramını savunuyoruz ancak hala içimizdeki cahiller, hainler, kifayetsiz muhterisler yüzünden istediğimiz maya bir türlü tutmuyor.

Kayıp ümmetin peşindeyiz. Yüzünü Doğuya değil, Batıya dönecek kuşakları bekliyoruz sanki.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder