.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

25 Haziran 2015 Perşembe

HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE BİR YÖNETİM BİÇİM VAR MIYDI?

Hz. Peygamber’in Döneminde Bir Yönetim Biçimi Var mıydı?

Hz. Peygamber’in Döneminde Bir Yönetim Biçimi Var mıydı?

BEYAZ TARİH / MAKALE

Vahyin yeryüzüne nüzulünün ve bunu insanlığa tebliğinin son halkası olan Hz. Muhammed (s.a.s) : “Benden sonra peygamber yoktur” buyurmuş ve Cenab-ı Allah’ın insanlığı eğitmek ve yönlendirmek üzere peygamberleri aracılığıyla bir emirler manzumesi halinde indirdiği vahyin kesildiğini bildirmiştir.

İslam, sıradan bir sistem, sıradan bir toplum biçimi veya sıradan bir yönetim biçimi değil, İlahi bir sistem ilahi bir yönetim biçimi ve Allah katında geçerli olan tek dindir. İslam, kuru bir akılcılığa dayanan düşünce sistemi de değildir, bir filozofun zihninden ya da herhangi bir zeki kişinin zihin terlemelerinden meydana gelen bir düşünce ürünü de değildir. Bu bir din olduğuna göre onu getirenin de kendinden bir şey katması mümkün olamaz. Cenab-ı Allah, kendi gönderdiği Peygamber’i için insanlara bilgi olsun diye şöyle buyurur: “O kendi heva ve hevesinden bir şey söylemez…kendinden bir şey konuşmaz, O’nun söylediği her şey vahiydir.” (en-Necm, 53/3-4).   

Cenab-ı Allah, Peygamber’in (s.a.s) getirdiği, uyguladığı, yaptığı her şeyin, ibadetiyle, davranışlarıyla, muamelatıyla, insanlarla oturup kalkmasıyla, yönetmesiyle, kumanda etmesiyle, her yönüyle, ağzından çıkan her söz ve zatının her türlü davranışının ilahi olduğunu Kur’an ayetleriyle bildirmektedir. Çünkü Allah O’nu vahiyle yönlendiriyordu. Onun için Resulullah kendinden bir şey söylemezdi. İşte bu çerçevede Rasulullah son peygamber olarak bize bir yönetim biçimi, bunun yanında inanç ve ibadetler manzumesi, insanlar arası ilişkiler, ahlâkî yapı, bir yönetim şekli, bir toplum yapılandırması bıraktı. Bunun için İslam’ın bütün yönleriyle ele alınması halinde Rasulullah (s.a.v)’in muazzam bir sistem getirdiği görülecektir.  

Fakat İslam’ın bütün yönlerini incelemekten çok burada ele alınması gereken konu ise, İslam dininin getirdiği bir yönetim biçiminin olup olmadığıdır. Hz. Peygamberin kişiliğinde böyle bir yönetim var mıydı yok muydu? Yönetim dediğimiz zaman neyi anlıyoruz, önce bunun üzerinde duralım ve Hz. Peygamberin (a.s)’ın kişiliğinde bu yönetim ortaya çıkmış mı çıkmamış mı?  Kur’an-ı Kerim bu konuda ne buyuruyor? Sünnet neyi izah ediyor? Bu konuları ele almak gerekir. Hz. Peygamberin büyüdüğü ortama bakıldığında kabileciliğin çok etkin olduğu, ırkçılığın zirveye tırmandığı, kabile üstünlüğünün var olduğu görülecektir. Hz. Peygamber, cahiliyenin hakim olduğu, her şeyin cehalet ve ilkellik üzerine bina edildiği bir ortamda insanların alışkın olmadıkları bir mesajla gelmişti. Cenabı Allah’ın hikmeti, Allah’ın kitabı cehaletin kol gezdiği, her şeyin cehalet üzerine bina edildiği bir ortamda “Oku, rabbinin adıyla oku, insanı bir kan pıhtısından (bir embriyodan) yaratan rabbinin adıyla oku,  insana bilmediğini öğreten Rabbinin adıyla oku” mesajını getirmişti.

Bu ilahi mesajda okuma var, insanı bir damla sudan yarattığına dair ilmi ve tıbbî bir bilgi var, okumadan sonra insana bilmediğini öğretme var. Bütün bu bilgilere ve genel olarak vahye dayalı diğer her türlü bilgiye baktığımız zaman, bugüne kadar yeryüzünde kurulan bütün medeniyetlerin temelinde buna benzer bilgilerin varlığını ve vahye mazhar olan peygamberlerin öğretilerinin yattığını görüyoruz. Yeryüzünde kurulmuş olan bütün Medeniyetlerin temelinde vahiy ve peygamber öğretileri vardır. İşte bundan dolayı da İslam Medeniyetinin temelinde peygamber öğretisi vardır, vahye dayalı bir medeniyettir. Buna dayanarak tarihte yaşamış bütün medeniyetler devlet başkanlarının ve toplum öncülerinin zihninden veya Filozofların kaleminden çıkmış değildir, dememizde ne kadar haklı olduğumuz gayet açıktır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in “oku” mesajıyla geldiğini ve insanları imana çağırdığını, bu davetle etrafında insanların biriktiğini ve küçük bir Müslüman kitlenin oluştuğunu biliyoruz. Bu Müslüman kitle Mekke’de Erkam İbn Ebi’l-Erkam’ın evinde bir araya geliyordu. Bir araya gelen bu mü’minlerin bir başı bir reisi, bir emiri, bir yöneticisi olmalı değil miydi? İşte o gün bu mü’minlerin, sözünü dinledikleri ve onları yöneten bir liderleri vardı.  Hep birlikte yalnız O’nun ağzına bakıyorlar ve O’na en ufak bir itirazda bulunmadan itaat ediyorlardı. Cenab-ı Allah:“Allah’a itaat ediniz, Resule itaat ediniz ve sizden olan yöneticilere de (itaat ediniz)” ayetleriyle bütün mü’minlere emrederek Peygamberine uymalarını ve emrinden çıkmamalarını istemektedir.

İşte bu kitlenin başında o gün bir lider vardı. Her vahiy geldiğinde yeni bir bilgi ile geliyor ve Müslümanları eğitiyordu. Vahyi getiren Hz. Peygamber (s.a.v)  ashabın hem öğretmenleri, hem amirleri, hem yöneticileri, hem de peygamberleri idi. O ashabına bir Peygamber olarak Rabbinden aldığı bilgileri öğretiyordu ama toplum içinde lider olma gibi bir programı veya isteği ve hevesi söz konusu değildi.  Zaten O, bir topluma önder olmak için gelmiş değildi. Hatta O, Müslüman kitlenin başına geçmiş değildi. Ancak Allah O’na bir misyon yükleyerek O’na bir emir verdi: “Kalk ve uyar/kum fe enzir…” kısaca; “Yakın akrabalarından başlayarak herkesi uyarmaya başla” emri Peygamberin yüklendiği misyondu. Bu misyonla hareket eden Rasulullah (s.a.s) etrafında biriken kitleyi ister istemez yönetecekti. İşte yönetim tabii haliyle böyle başladı. Önce “küçük bir kardeş grup” oluştu. Ardından bir cemaat ortaya çıktı. Sonra bu cemaatin ortaya çıkmasıyla ister istemez Mekke şehri Müslümanlar ve müşrikler diye ikiye bölündü. Müşrikleri yöneten bir “Daru’n-nedve” ve Müslümanları yöneten bir peygamber olarak Rasulullah (s.a.s) vardı. Her iki taraf karşılıklı olarak kararlar alıyorlardı. Örneğin Daru’n-nedve, Peygamberi öldürmeye, arkadaşlarına işkence yapmaya karar alırken diğer taraftan Rasulullah da arkadaşlarını toplayıp onlara din öğretiyordu. Ahlâkın güzelliklerini, kızların artık diri diri gömülmemesi gerektiğini, hırsızlık yapmanın haram olduğunu, başkasının aleyhinde bulunmanın yasak, başkasının malını haksızca almanın haram olduğunu, faizin, zinanın, hırsızlığın neden haram olduğunu ve bu davranışların toplumda yaptığı tahribatı öğretiyordu. Medineye hicrette sonra ise durum tamamen değişti. Orada farklı bir toplum ortaya çıktı. Medine toplumu değişik unsurlardan oluşmasına rağmen Medine sözleşmesiyle bütün o farklı gruplar Hz. Peygamber’in yönetimi altında bir araya gelmişti. Artık Medine’de yöneten ve yönetilen kesimler vardı. Hukuk vardı, toprak vardı, siyasi yönetim vardı, ekonomi vardı, alışverişler, anlaşmazlıklar, anlaşmalar, barış, savaş, elçi gönderme, elçi kabul etme ve sair vardı.

Dolayısıyla bütün bunlara baktığımız zaman İslam’ın sınırları belirlenmiş bir toprağı, sürekli inmeye devam eden bir hukuku vardır.  Ayrıca mahkemelerin var olması bu hukukun uygulandığını çok açık bir şekilde bize gösteriyor. Bütün bunlara baktığımızda Medine Vesikasında: “Aranızda bir ihtilaf söz konusu olduğu zaman onu Allah’a ve Rasulüne götürün” deniyor mu? Orada bir hakim var mı? Yargıç var mı? Bunların yürüttüğü bir hukuk var mı? Uygulanan hukuka göre hırsızlık yapana, zina edene, başkalarının malını gasp edene, başkasının malını çalana,  başkasına zulmedene, hanımına haksızlık edene, çocuğunu dövene, çocuğunu emzirmeyen anneye, çoluk çocuğuna bakmayan babaya, hatta devesine ağır yük yükleyene ceza veriliyor muydu? Bunlardan tutun adam öldürmekten, uluslararası hukuka varıncaya kadar her alanda hukuku olan bir yapı var mıydı? evet vardı. Demek ki bütün bu soruların cevabı “evet” şekinde olacaktır.

Ayrıca Rasulullah (s.a.v) o günün dünya hükümdarlarına ve başta en büyük devletin hükümdarı olan Bizans imparatoru Herakleios’a mektup yazarak elçiler gönderdi, diplomatik ilişkiler kurdu. Uluslar arası ilişkilerle büyük bir yönetime sahip olduğunu kanıtladı. Dünya hükümdarlarının çoğundan cevaplar aldı. Bizans İmparatoru, Mısır Mukavkısı, İran Kisrasını   muhatap alıp elçiler gönderince onlar da Medine’ye ve yöneticisine karşı olumlu -olumsuz belirli bir tepki göstermişlerdi. Kimisi hediyeler gönderdi, kimisi elçiler gönderdi. Mısır hükümdarı, Sava emiri, Habeşistan hükümdarı gibi hükümdarlar olumlu cevaplar verdiler. Bizans imparatoru çok güzel tepkiler verdi.  Aynı şekilde tevhit inancına çok yakın olan Habeşistan hükümdarı Ashama da güzel tepkiler vermişti. Mısır Mukavkıs’ı Rasulullah’a elçi ve hizmetçi gönderiyor, bir Mısır katırı hediye ediyordu. Devlet başkanları arasında hediyeleşme oluyor mektuplaşmalar gerçekleşiyordu. Demek ki Hz. Peygamber (s.a.s.) bir yönetici olarak elçiler gönderiyor, diplomatik ilişkilere giriyor, anlaşmalar imzalıyor, hukuk uyguluyordu. Bütün bunlara baktığımız zaman bunların hepsi Rasulallah’ın şahsında ortaya çıkmıştı.

Buna göre konuyu özetleyecek olursak Rasulullah’ın Medine’sinin ve yönetimin sınırları belli idi. Yani “toprak” vardı. zira Ubey İbn Ka’b Hz. Peygamber’in emriyle Air dağı ile Harra düzlüğü arasında kazıklar çakıp ülkenin sınırlarını belirlemişti. Bu yapının hukuku vardı, halkı vardı, Müslim, gayr-i Müslim vatandaşları vardı. O halde Medine’deki bu yapı vatandaşları, hukuku, toprağı, ordusu olan bir yapı idi. Dış dünya ile anlaşmalar imzalayan bir yönetim ve bu yönetimin başında Peygamber bir başkan ve komutan vardı. Bu başkan, valileri, hâkimleri, kumandanları, elçileri olan bir yönetici idi. Mülki idare olarak belli bir mülki idaresi, adliye teşkilatı, ordusu, bürokratları, kâtipleri, bugünkü belediyeyi, emniyeti kapsayacak şekilde, emniyet ve belediye yani polis teşkilatıyla belediye teşkilatını içine alan hizbe teşkilatı vardı. Ayrıca Bu yapının Beyt-ül-mal’i, yani devlet hazinesi, maliye teşkilatı, maliye görevlileri vardı.

Bu kadar kurumu olan bir yapıya “devlet” denemeyecek  mi? Bunun dışında bir kurum olduğunu söylemek mümkün müdür.  Bütün bu unsurları tekemmül eden bir yapıya bunun dışında bir şey diyebilir misiniz? İşte Hz. Peygamber’ (s.a.s)’in yönetimi yoktu, Hz. Peygamber geldi geçti, bize namazı duayı öğretti, oruç tutturdu, hac yaptırdı bunun dışında başka bir şey yapmadı, denebilir mi? Hayır olay bu kadar kolay değildir. Dünyada büyük bir medeniyet kurmuş bir Peygamber’in ümmeti devletsiz olamaz. Bu iddia cehaletin, haince bir bilgisizliğin söze dökülmüş halidir. “İslam’da devlet yapısı yoktur” diyenler Müslüman iseler, ya cahil ya da haindirler. Müslüman olmayanlara gelince de ya cehaletlerinden veya düşmanlıklarından bu iddiayı ileri sürerler.

Şimdi biz tekrar konumuza dönelim. Yönetim ve yaratma Kur’an-ı Kerim’de nasıl ele alınmıştır bunları görmeye çalışalım: Yaratma ve emir verme. Yönetme Allah’a aittir. Şanı yücedir O alemlerin Rabbidir, her şeyin Rabbi kısaca Aleminin Rabbi olan, gördüğümüz görmediğimiz insanın aklının aldığı almadığı, bilgisi dahilinde olan ve olmayanların tümünün Rabbi olan Allah,  (el-A’râf, 7/54). Diğer taraftan hüküm, en yüce ve en büyük olan Allah’a aittir. Hükmü o koyar, hükmünde kimseyi ortak kılmaz, (el-Kehf, 18/26), Allah’ın indikdikleriyle hükmetmeyenlerin küfür, zulüm ve fıskla tavsif edilmeleri (el-Maide, %/44, 45, 49) acaba neyi anlatmaktadır. Biz devletten bahsettiğimiz zaman ümmet devletinden söz ediyoruz. İslam dinine mensup olan herkesi içine alacak tek bir yönetin altında toplayacak devleti kasediyoruz. Ulus devleti veya Hegelin anlattığı devleti asla kast etmiyoruz. Monarşiyi, Oligarşiyi veya sınıf ayırımını bir türlü yenemeyen oligarşik-demokrasiyi anlatmıyoruz. Hz. Peygamberin dönemindeki kardeşlik hukukuna ve şûrâya dayalı devleti kastediyoruz.

İşte bu devletin bazı özellikleri vardır. Genel anlamıyla bunlara baktığımız zaman bazı ilkeleri görüyoruz. Mesela Hükmü insanlar değil de insanları yaratan koyduğu zaman insanlar rahatlar, çünkü eşitlikler ortaya çıkar, belli bir kitleyi kayıran hükümler değil, sınıflı bir toplum değil,   İnsanlar arasında eşitlik ve adaleti sağlayacak, herkesin hak ve hukukunu koruyacak hükümler ortaya çıkar. Hükümler ve kanunlar ancak insanların tümünü yaratmış ve onlara adalet ve rahmetle bakan Allah tarafından belirlenirse mükemmel olur.  “Hiç kimse onun hükmünde ortak olamaz” bunu bazıları anlayamaz, yani hükmün Allah tarafından konulmasıyla insanlar tarafından konulması arasındaki büyük farkı görebilmek için gerçekten iman etmek lazımdır. Beşerin ortaya koyduğu kanunlar kendi lehlerine olur. Genellikle oligarşilerde ve demokrasilerde belli bir kitleyi kayırmak için kanunlar oluşturuluyor. Ama hükmü Allah koyduğu zaman durum çok farklıdır. Zira Cenabı Allah insanlar arasında ayırım yapmadan hepsini kendi kulları görerek kimseyi kayırmadan bir hukuk belirlemiş ve hükmü kendisinin koyduğunu anlatmıştır: “Hüküm yalnız ve yalnız Allah’ındır” buyuruyor.

Bütün bunların yanında şunu da iyi bilmek gerekiyor ki, İslamî bir yönetim teokratik yönetim değildir. İslami yönetim teokrasi değildir, teokrasi Hıristiyanlıkta vardır, Yahudilikte vardır. Teokrasi bir din adamı sınıfının yönetimi yaptığı bir sisitemdir. Veya bugün ki İsrail’de olduğu gibi dinin hükümlerine göre din adamlarının gözetimi altında sürdürülen bir sistemdir. Vatikan da teokratik bir devlettir. Çünkü papanın yönetimi altında bir devlettir. Ama İslami yönetim asla din adamları sınıfının yönettiği bir yapı değildir. Aynı şekilde İslami yönetim jakoben bir yönetim de değildir, monarji değildir, İslami yönetimde istibdad yoktur, oligarşik bir yapı asla olamaz, İslam saltanat veya krallık değildir, şahlık değildir ve din ile devleti birbirinden ayırmaz.  

Bütün bunların yanında İslam yalnızca bir din ve sadece şekli ibadetlerden ibaret değildir. Bu ibadetlerle birlikte siyasal bir düzendir. Çağdaşlık ve ilerilik adına ortaya çıkan ve ahkâm kesen birilerinin İslâm’ın bu iki yönünü ayrı göstermeye ve iki temel unsuru birbirinden ayırma çabaları olduğu bilinmektedir. Hatta dünyevi çıkar ve ikbal peşinde olan bazı yazar ve çizerlerin de İslam’ın yönetim yanının olmadığını iddia etmeleri onları gülünç duruma düşürmektedir. Kendilerini kurtarmaya çalışırken ve İslam’da bir devlet yönetiminin olduğunu ifade etmekten korktukları için Müslümanları “hegelcilik”le itham ederler ve insanların zihnini bulandırmaya çalışıp ayıp ve kusurlarını bu hegelcilik ithamıyla örtmeye çalışırlar. İşte bütün bunlara baktığımızda İslam ve onun çerçevesinde oluşan bütün düşünce ve hukukun tamamıyla bir bütün olduğunu görüyoruz. İslamî yapı bu birbirinden ayrılmasına çalışılan yanlarının ayrılmazlığı üzerine kurulmuştur.

İslam mücerred bir akaid manzumesi olmadığı gibi salt ahlâkî bir öğreti de değildir, bir kabile dini ise hiç değildir. Kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim ortadadır. Her okuyanın kolaylıkla görebileceği üzere, Kur’an itikada, ibâdâta dair hükümler ihtiva ettiği gibi iktisada, hukuka, muamelâta, uluslar arası ilişkilere dair hükümler de ihtiva etmektedir. Çünkü Kur’an’ın insanların kendisine davet ettiği Allah, sadece semavâtın değil, arzın da Hakimi, Müdebbiri, Meliki ve Rabbidir. İslam’ın düşmanları zalim ve münkirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.
 

16 yorum:

  1. Öncelikle blog okurlarıma Beyaz tarih adlı siteyi tavsiye ediyorum. Yazılarının hepsi dikkatle okunmaya ve hazmedilmeye değer...
    İkinci olarak epeydir zihnimde bu makalede sorulan aynı soru vardı. Bazı yazarlar kafa karıştırıyorlar. Onlara göre Kur'an ayetlerinden çok azının dünyevi konuları düzenlemekte olup, islam belirgin bir devlet düzeni öngörmemiştir. Buradan hareketle işi neredeyse laik düzenin ve demokrasinin kutsanmasına kadar vardırıyorlar.
    İslamcı yazarların bir kısmı da islamın kişisel yorumlara izin vermeyen bir hayat tarzını öngördüğünü delilleriyle öne sürüyorlar.
    İslam hem dünya hem de ahireti düzenleyen bir nizam ve din... Biz islam ne ise ve neyi öngörmüş ise aynen kabul etmeyi esas alıyoruz.
    Zamanımızda özellikle islam devleti ve hilafeti iddiasında olan örgüt, cemaat ve hareketler revaçta... bu konuda müstakim ve şeiata uygun bilgiye ulaşmayı hedefliyoruz. Bu makaleyi de bu konular için bir başlangıç olarak burada yayınlıyorum.

    YanıtlaSil
  2. ahmet bey mursinin devrilmesini hoş görmüştü kendisinden soğudum

    https://www.youtube.com/watch?v=iT_SubbEIiU

    YanıtlaSil
  3. PROF.DR. AHMET AĞIRAKÇA
    Prof.Dr. Ahmet Ağırakça hakkında Mısır’daki darbenin ilk sıcaklığı içindeki görüşlerini içeren videoyu izledim. Tabi ki şaşırdım. Ancak burada ilk söylemem gereken video’da Ağırakça hoca’nın burada Sisi’yi övmesiyle ilgili hiçbir şey söylememiştir. Ordunun birbirine muhalif iki grubun arasını ayırarak olumlu bir şey yaptığını söylemiştir. Halbuki videoyu youtube’a yükleyen kardeşimize bakarsak Ahmet Ağrakça Hoca Sisi’yi öve çve bitiremedi diyor. Maksadını aşan bir söz olmuş. Eğer gerçekten Sis’yi ve Mısır’daki darbeyi öven başka beyanları varsa bizim nezdimizde Ahmet Ağırakça’nın bir değeri kalmaz.
    Ben Ahmet Ağırakça hocayı elimdeki bir meal sebebiyle tanıyorum. Bu videodan sonra başka videoları da izleyip bir fikir edinmeye çalıştım. Acele hüküm vermemeye gayret ettim. Aşağıdaki linkte Filistin davasına destek veren bir hoca profili gördüm. Sonra kendisi Mavi Marmara olayında sözcü olduğunu öğrendim.
    https://www.youtube.com/watch?v=I0tj2A8vDgY
    Sonra akademik kişilik olarak Ahmet Ağırakça’yı merak ettim. Bu bilgileri buldum.
    Mardin Artuklu Üniversitesindeki rektörlük görevinin yanı sıra Akademi Lisan ve İlmi Araştırmalar Derneği Genel Başkanı, Mardin Artuklu İlahiyat Bilimleri Fakültesi Öğrencilerine Yardım Derneği Başkanı, İHH Yüksek İstişare Kurulu üyesi ve 25 yıldan beri faaliyetleri devam eden Filistin Dayanışma Platformunun tabii üyesidir. Uluslararası Müslüman Alimler Birliği üyesi ve bu birliğin bir dönem İstanbul temsilcisi olan Ağırakça, Uluslararası Kudüs Müessesesi Mütevelli heyeti üyesi, Küresel Kudüs ve Filistin İçin Dayanışma Birliği’nin kurucusu ve yönetim kurulu 1.başkan yardımcısıdır.
    Bütün bunlardan sonra Ahmet Ağırakça hoca’nın tahminimce Sisi’yi ve darbeyi övmediğine, bu sözleri henüz darbenin ilk sıcaklığında kardeş kavgasını önlediği tarzında bir düşünceye kapıldığını, bunun da ciddi bir öngörüsüzlük olduğunu, seçimle gelmiş bir devlet başkanını deviren bir askeri darbenin aslında büyük güçlerin bir piyonu olarak Mısır’ı doğal mecrasında çıkarıp batı ve İsrail çıkarları çizgisine oturttuğunu görmesi gerekirdi.
    Bu arada videodaki mülakatın öncesi ve sonrasını da izlemek gerekir. Ona göre bir değerlendirme yapmak sağlıklı olur. Videonun bu hali bile savunulur değildir. Ancak Hoca halen Sisi destekçisi mi onu da merak ediyoruz.
    Son olarak islam devleti konusunda özlü olarak doğru paylaşımların yapılması için bu yazıyı başlangıç yazısı olarak seçtim. Belki daha başka yazılar da paylaşılabilirdi. Bu konuda özet olarak bize derli toplu bir fikir vermesi amacıyla paylaşımları bekliyorum.
    Bugün ortada Daeş adıyla islam devleti kuran, buna islam hilafeti diyen, islamın ruhunu yaşama ve yaşatma derdinde olmayan bir oluşum var. Bu şimdilik bizim sınırlarımız dışında, bize ne diyebiliriz. Ama bu hareket hızla bizi etkileyemeye aday görünüyor. Çok yakında şiddetle Daeş terörünü yaşamaya başlayabiliriz. Buna kaşı panzehir daima doğrulardır. İslam devleti nedir ne değildir, bu konudaki doğru bilgilerdir.

    YanıtlaSil
  4. işid in başlangıçta haklı bir noktası vardı ebu garib de katledilen can mahvedilen ırz kardeşlerimiz imdat deyince
    dünyanın her yerinden hamiyet sahibi müslüman lar yardımına koştu
    ayrıca ıraktada ciğerparelerini her şeyini kabedenler kim abd ye ingiliz e bayrak kaldırdı ise nitelikve niceliğine bakmadan altına koştı
    eğer işid öldürme olaylarında fantazi ye kaçmasa idi şimdiki nin brkaç misli olurdu vedaha istikrarlı olurdu
    yine de tüm bunlara rağmen yinede ben kendileri için terör örgütü demiyorum ...
    tüm aşırılıklarına karşı orada sünnilerin sığınağı ve şii ve marksistypg terörüne karşı duruyorlar
    işid mi nusra mı ahrar mı öso mu denirse nusra ahrar öso
    fakat her halde ypg şii ler peşmerge ve abd den ingilizden iyiler

    YanıtlaSil
  5. Mustafa kardeş, yazıları okuyup yayınlama blogu çok yavaşlattı, yazanlar azaldı, burda gördüğümüz biçok kişi yazmıyor artık, eski haline dönülse mi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben zaten milleti sınırlamak derdinde değilim. Sadece zaman zaman dini ve hukuki sınırları zorlayan arkadaşlar nedeniyle böyle oldu. Eğer mazarrat çıkmazsa ön kontrolu kaldıralım. Ancak farkederseniz her an elektriklenme olabiliyor.

      Sil
  6. Bir videosunu izledim. Ama sisiyi destekledigine dair bir izlenim olusmadi bende. Iyimser olusu sisinin darbe yapmasindan ziyade mursi taraftarlari ve mursi karsitlarinin ulkeyi bir ic savasa goturmemis olmalari diye algiladim ben. Hocayi tanimadigim icon baska bir yorumda bulunamayacagim.

    YanıtlaSil
  7. 1*Öncelikle bir ilim adamı olan Prof. Ahmed Ağırakça’ya nizamat vermek veya ahkam kesmek gibi bir maksadımız söz konusu değildir. Denize bir taş attı. Şimdi dalgalarını iç içe yayılmasına katkıda bulunmak üzere bir iki kelam etmek isteriz.

    Bediüzzaman Kur’an’ın dört esası olduğunu ve bunları da, Tevhid, Nübüvvet, Adalet ve Haşir olarak belirtir.

    Adalet kapsamı geniş bir kavramdır. Sadece hak ve hukuk korunmasını ifade etmez. Öyle ki yaratılışın her kademesinde cilvelerini görürüz. Kainatın idaresinde tezahürleri vardır. İsm-i Adl’in kainattaki bütün dengeleri idare etmesi adalet mefhumun kapsamındadır. Adalet bu fani hayattan ebedi hayata geçişin de ölçüsü ve belirleyicisidir de. Allah’ın bizi yargılarken, mutlak adil olmak haysiyetiyle hak ve hukukumuzu koruyarak verecek hükmüyle ebedi saadet biletini hak edip etmediğimizi mahşer mizanıyla tayin edecek.

    Peki bu dünyada sosyal hayatta bu Kur’ani esas olan adalet kendini nasıl izhar edecek, tecelli ve cilvelerini gösterecek? Adalet varsa bunu bir otorite-makamın Allah’ın halifesi sıfatıyla vaz edecek bir kurum veya teşkilatı gerektirir. Bunun adı da devlettir. Kulların birleşmesiyle oluşan sosyal toplumun ilk ihtiyacı olarak ortaya çıkan kurum devlettir.

    Kur’an devleti bir nimet olarak nazara verir. Bir çok ayetle buna dair hüküm ve işaretleri varken, bir de en son inen surelerden biri Maide Suresi'nin mana-yı işaretiyle bir İslam devletinin esaslarını vaz eder. Bu surenin 3. Ayetinde “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim” denilirken bu hakikate de işaret eder. Bu da vahiyle kurulan İslam cemiyetinin kemalinin üst dünyevi mertebesi devlet olarak karşımıza çıkar.

    Bediüzzaman devleti bir şahs-ı manevi olarak görür. Yani hükmi bir şahsiyettir. Devletin tesisi ve gelişmesi zamana mütevakkıftır. Devletin organları da öyle. Bir çok İslam bilgini gibi Bedüzzaman da bu süreci biyolojik teori ile değerlendirir. Ama Bediüzzaman bir başka görüşü de ortaya atar ve devletin aile mefhumundan mülhem olduğunu “Vatan büyük ve milli bir ailenin hanesidir” diyerek ifade eder. Bu devleti olan ihtiyacın bir ifadesidir de.

    İnsanlar vahşi hayattan medeni hayata geçerek organize ve sosyal cemiyet hayatını devlet mukavelesine bağlamışlardır. Ve siyasi irade göstererek bu hayatı sürdürmek ve korumak için devlet olarak teşkilatlanmayı keşfetmişlerdir. Yani siyasi iradeleriyle devlet olarak organize olmuşlardır. Bunda dinlerin etkisi her hayır gibi Allah'tandır. şüphesiz. “İnsanın fıtratı medenidir. Ebyan-ı cinsini mülahazaya (göz önüne alması) mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayatı şahsiye devam edebilir” (Hutbe-i şamiye)

    Devlet aynı zaman da mülk demektir. “Mülkün sahibi Allah’tır. O alemlerde dilediği tasarrufu yapar. Mülkü de veren O alan da O. Aziz de eder, zelil de kılar. Çünkü o her şeye Kadir’dir.”(3/26)

    Vahyin talimi ile beşerin devlet nimetine kavuşması göz ardı edilemez. Hz. Davut, Hz. Süleyman, Zülkarneyn, Hz. Musa (as acmain) hepsi hem Resul, hem şeriat sahibi hem de devlet başkanı idiler. İki dünya saadetini murad ettiler.

    YanıtlaSil
  8. 2* Hz. Peygamber ,Mekke’de şirkin, küfrün ve inkarın tecavüzleri karşısında iman esaslarını havi vahye muhatap olmuştur. Yani önce akıl ve kalpler imanla mutamin edildi ve mü’min sümbüller yetiştirildi. Sonra küfri baskı ve işkenceler başlayınca İslam toplumunun yaşaması tehlikeye düşünce emr-i ilahi ile Medine’ye bir anlamda evc-i medeniyetin temellerinin atılacağı mekana hicret ettiriliyor. Yani imana İslam ilave etmeye. Medine ilahi hükümlerin hayata geçtiği İslam’ın ihtişamının parıldadığı bir mekan ve zamandır. Artık vahiy Müslümanlara teşkilatlanmayı, medeni olmayı, sosyal bir toplum haline gelmeyi öngördüğünden Medeni sureler ilahi emir ve hükümlerin çoğunlukla vahiyle hayata geçtiği bir dönemdir. (Ahir zamanın hizmeti de aynen böyle olacaktır) Bu dönemin sonuna doğru gelen surelerden biri de Maide suresidir. Bu sure İslami devlete mana-yı işari ile bakar.

    Maide ziyafet anlamına gelir. Hz. İsa’ya (as) gökten gelen sofranın adıdır. Ama bu sofradan dolayı değil İslam'ın son sofrasının bir rüknü olarak yerini alır. Allah’a iman ile, marifetlerini bilip tanıyarak ve sevmenin mükafaatı olarak son nimet olarak devlet nimeti gelir. Devlet bir nimet-i ilahidir. O sure mana-yı işarisi ile onu talim ve terbiye eder. Kıssaları nazara vererek bunları açıklar. İlginç olan da hüküm yeri mahşerin küçük provası olan Hac mevsiminin yasak ve helalini bildirerek esaslarını sıralamaya başlar. Ve ziyafet sofrasının en güzel taamlarından biri etle ilgili hükümleri bildirerek başlar.

    Mülkün sahibi Allah olduğuna göre bütün kainat mülkünün yani evrensel devletin Sultan’ı da odur. Biz yeryüzünde onun halifesi olarak onun hükmüne uyar ve uygularız. Yani iman ve tasdik ederiz. Ve ihtiyarımız el verdiği ölçüde icra ederiz. Maide Suresi’nin ünlü 44. Ayeti buna işaret eder. Hüküm Allah’ındır. Buna iman ve tasdik ederiz. İnkar eden kafir olur. Bugün dünyanın her hangi bir yerinde bir mü’min şartların el verdiği nisbette ilahi hükümle hükmeder, şartlar elvermeyince iman ve tasdiki sebebiyle günahkar olmaz. Çünkü o iman ve tasdik etmiştir. İhtiyarı elinden olmadığı için küfre girmez.

    Bu ayet layıkıyla anlaşılamadığı ve bilinemediği için yüzeysel bir hükümle hareket eden siyasal İslam’ın en önemli hatalı argüman ve söylemidir. Mekke olmadan Medine’den devlet inşasına başlanamayacağı, yani temel atmadan binanın yükseltilemeyeceği idrak edilememektedir. Peki nedir bu vahiy devlet nimetinin esasları. Zirve noktaları, nitelikleri.

    1.Devlet başlı başına bir nimettir. O nimeti veren de Canb-ı Allah’tır. Firavun zulmünden kurtardığı Beni İsrail’i mukaddes topraklara götürüp onlara devlet nimeti veren odur. “Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim nimetlerimi ve son peygambere iman edeceğinize dair Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size mükafatınızı vereyim. Sadece benden korkunuz.”

    Evet o nimetlerden biri de devlet nimetidir ve ihsan eden Cenab-ı Allah onun hükümleriyle yönetilmesini ister. Tabi 4 esastan biri olan adaletle.

    2. İslam’da devlet bir ailenin, partinin, oligark grbunu, ihtilalcilerin iktidarı değildir. O devlet vahye ve dine dayanır. Bu teokrasi değildir. Çünkü dünyevi ihtiyaç ve ayrıntılar için içtihad ve çok sesliliğe yer vardır. Tek görüş hakim değildir. 4 mezhep, 12 imam, 12 mektep, ehl-i tarik ve mücedditlerle çok seslidir. Bir hükmün taaddüt etmesi hakikatine binaen ihtiyaç ve zamana göre değişiklik gösterebilir. Bunun içinde meşveret ve şura organları devreye sokulur.

    YanıtlaSil
  9. Üç* 3. Devlet adil olacağından baskıcı olamaz. Fikir dayatamaz. Devletin reisi de bir nevi şefkat abidesi gibidir. Halkın efendisi değil, hizmetkarıdır. Her işinde Kur’an’ın emri olan istişareye başvurur. Hürriyet, Rahman olan Allah’ın bir hediyesi olduğundan (Kanun-u adalet ve te’dipten başka hiç kimse kimseye tahakküm edemez.) Halkın mukaddes ve dini duygularıyla, cemaat kültürüyle kendine idare etmek hakkına saygı gösterir. Diktatoryal ve ideolojik dayatmalar söz konusu olamaz. Öyle ki ehl-i kitap olan diğer dinlerin mensuplarına baskı ve karışma olamaz. Hz. Peygamber buyurur: “Kim bir zımmiye eziyet edrese, ben onnu hasmıyım. Ve kimin hasmı olursam, kıyamette onunla hesaplaşırım” Adalet böyle tecelli eder.

    4. Bir önemli husus da devletin uygulayacağı ekonomik politikalarla halkın refahını gözetmesidir. Ve maddi manevi hayatın bozulmasına izin vermemesi, dini duyguları koruması. Maddi çevrenin denetlenerek hijyenik şartların korunması ve sağlanması gözetilmesidir. Biyolojik teoriye göre doğan büyüyen ve ihtiyarlayan devletin bekası için tecdit ve ıslahatların ihtiyaç halinde yapılmasıdır. Milli birlik ve hedefler sürekli korunmalıdır. Eğitim ve kültürün belirli bir seviyede tutulması şarttır. Emeğin saygı görmesi ve iş alanların açılmasına zemin hazırlaması, sosyal güvenliğin tesisi sosyal bir devletin vazifeleri arasındadır.

    5. Devlet bir ceza müessesesi değildir. Adildir. Adalete uygular. Fertlerinh hak ve hukukunu korur. Ancak insanda hakim olan 3 kuvvet (akıl, şehvet ve öfke) sınırlı ve tahditli olmadığından kişi cüz’i ihtiyariyle zulüm ve tecavüzlere kalkışabilir. İşte o zaman bunları önlemek devletin vazifesidir. Bunu da kanunla sağlar. Kanun dışı cezaya kimse yeltenemez.

    Özetlersek devlet düalist olmalıdır. Vatandaşlarının dünyevi ve uhrevi ihtiyaçlarını karışlamak ve saygı göstermek durumundadır. Hükümetlerde vicdan hürriyetinin bir esas olduğu bu zamanda, devlet bu bahane ile dine sırt çeviremez. Demokratik düzen ve sistem de buna manidir. Yani vergi veren, kamu hizmetlerini yerine getiren ve oy kullanan halkın hizmetlerinin görülmesi için devletin icraatını beklemek hakkına sahiptir. Ve bu onun emridir. İdeolojik saplantılar, diktatoryal temayüller demokratik sistemlerde yeri yoktur.

    Bazı siyasal İslamcı düşünceler demokrasi İslam’da yoktur veya dine aykırıdır diye bir saplantıları vardır. “Hüküm halkın değil Allah’ındır” düşüncesi ile amiyane ve muhakemesiz hatta demagojik bir düşünceyle karşı çıkarlar. Halbuki hüküm Allah’ın amenna. Ama o hükmü uygulayacak olan yeryüzündeki halifesi olan Ademdir. Ademi yeryüzünde Allah’ın halifesidir, O hükmünü icra edince hangi güç onun karşısında durabilir. Demokrasi bu sebeple İslam’ın kapsamı içindedir. 4 halife seçimle, halkın reyi ile başa geçmiştir. Hem cumhuri hem de demokratik bir seçimle. Halkının yüzde 90’a yakını yani üçte ikilik bir çoğunluğun mü’min olması bu tartışmalara son verir.

    Türkiye’de din ve vicdan hürriyeti cumhuri maskeli tek parti sultası tarafından çiğnenmiştir. Ama demokratik hayat buna son vermiştir. O tek parti sultasının gülünç uygulamaları demokrasi ve hürriyet fırtınasıyla hak ile yeksan dünyadan noksan edilmiştir. Kaldı ki, laiklik uygulamaları da tartışmalı ve batı medeniyetinin tasvibine mazhar değildi. Yani hem dünyadan hem de ahiretten ettiler.

    YanıtlaSil
  10. 4*Konumuza dönersek yalnız Hz. Peygamber’in değil bütün enbiya ve mürselinin bir yönetim şekli vardı. Uhrevi faydaları ve maslahatları gözeten, şefkatle milletin dünyevi ihtiyaçlarını helal dairesiyle karşılayarak, ilahi nimet ve rahmetle çifte saadet veren bir idare şeklidir. Devlet ve devlet etme ahlakı ilahi bir nimettir. Kulların iki cihan saadetini gözetendir. Ayrıca Melikler, krallar, sultanlar dünyevi hacatı karşılarken, ta Hz. Ademden bu yana havariler, rabbaniler, evliyalar, mücedditler, şeyhler dünyevi siyasete bulaşmadan cemiyetin uhrevi saadeti ve selameti için sadece takva ve rıza-yı ilahiyi gözeterek hizmet ederken, insanlık tarihine muhteşem bir medeniyeti armağan etmiştir.

    Firavundan kurtulduktan sonra vaad edilen topraklara gitmek için cihadı red eden Beni İsrail, Hz. Musa’ya (as) “Sen ve kardeşin gidin çalışın ve fethedin” küfran-ı nimetini göstermesinin cezasını 40 yıl çölde sürünerek ödedi. Bu her devlet nimeti için cihadını esirgeyen milletlere bir derstir. Ve mü’minlere bir işarettir. 40 yılda Allah yeni bir nesil getirir ve babaları sürünürken onlar nurani bir istikbale layık görülür. 1910-1950 böyle görülmeli. Fecr-i sadıkın doğması ise, darbeler yani anti demokratik ve diktatoryal hareketlerle engellendi, ama 1960’tan 40 yıl sonra 2002 demokratik bir şafak, yepyeni ufukların açılmasına vesile olmuştur.

    Şükür nimetin ziyadeleştirir. Şükür ve hamd Kur’an’ın Fatihasıdır. Herşeyin başı Hamd ile başlar. Bu maya Nur-u iman ve Kur’anla tuttu. Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabatı içinde en gür sada İslam’ın olacaktır. Fecir boylam boylamdır. Erzurum İzmir’den bir saat önce güneşi görür.

    YanıtlaSil
  11. İslâmî devlet
    Hayreddin Karaman / yeni Şafak


    Laik-seküler demokrasi yerine İslâmî demokrasiyi savunduğum yazılarım vardır. Bu yazılara katılan ve katılmayanların görüş beyan etmeleri, tartışma açmaları da tabii haklarıdır. Bu kabilden bir yazı (Taha Akyol, Hangi Rejim, 19-6-15) üzerine bazı şeyler yazmam gerekiyordu, araya bir seyahat girdi, gecikmeli de olsa bu niyetimi gerçekleştiriyorum.
    Bir Müslümanın bütün hayatında dinin izin ve yasakları hakim olmak durumundadır. Ben bir Müslüman olarak inancımın gereğini yazıyor ve savunuyorum. Benim inancıma uygun olan rejimin geçmişte eksik ve amacına ters uygulanması ve günümüzde bizim ülkemizde halen uygulanmasının mümkün görülmemesi ayrı bir konudur, inancın değişmesi ayrı bir konudur; inancımız değişmez, onu daima hatırlatır ve savunuruz.
    Laik-seküler demokrasiyi savunan Müslümanlar ya itikadlarını değiştirmişlerdir veya bu rejimin İslam'a uygun olduğuna dair bir yoruma sahiptirler; ikincisi varid olduğunda yine laik demokrasiden ayrılmış, “dinin izin verdiği, dine uygun bir rejimi” benimsemiş olurlar.
    Herhangi bir rejimin İslam'a uygun olmasının olmazsa olmaz şartı temel kaynağının ictihadlarla açıklanan Kur'an ve Sünnet olmasıdır.
    Benim savunduğum İslâmî demokrasi (rejim) tarihte veya günümüzde eksik uygulanan veya adı var kendi yok olan uygulamalar değildir; ben teorik olarak kamil manada İslâmî olanı açıklamaya çalışıyorum.
    Üç ciltlik “Mukayeseli İslam Hukuku” ve bunun özeti olan “Anahatlarıyla İslam Hukuku” isimli kitaplarıma bakılırsa bu teorinin detayları görülecektir. Kitabımdan aktaracağım aşağıdaki metin -bazı maddeleri tartışmaya ve ikmale açık- bu konuda iyi bir özettir:
    “Modern fakat İslâmî bir devletin anayasası, bütün Müslüman mezhep sâliklerinin ittifak edebilecekleri ne gibi prensiplere istinad etmelidir” mevzûunu görüşmek ve bu prensipleri tesbit etmek için 21- 24 Ocak 1951 tarihinde Karaçi'de Seyyid Süleyman Nedvî başkanlığında toplanan ve içlerinde Mevdûdî'nin de bulunduğu 31 kişiden müteşekkil bir komisyon aşağıda özetleyeceğimiz maddeler üzerinde ittifak etmişlerdir.

    Yazının devamı:
    http://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/islam%C3%AE-devlet-2014790

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hayrettin karaman ı okuyorduk ancak polemik değil diyalog kitabından sonra okumuyorum çünkü fark etmediğim yerde beni kandırıyor...mesela
      --
      Ali Bulaç, Ali Erbaş, Arif Gökçe, Cemal Uşşak, Faruk Tuncer, İlyas Üzüm, Niyazi Öktem ile bir Hıristiyan olan Vatikan temsilcisi George Marovitch ve Dozideos Anagnasdopavlos ile bir Yahudi olan Yusuf Altıntaş…

      Karaman’ın sözlerini, “Polemik Değil Diyalog” isimli kitaptan sahife numaraları vererek aktaracağım. Lütfen şoka girmemeye çalışarak okumaya çalışın. İşte bir cümlesi:

      “Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, sahife: 41)
      http://www.ihvanlar.net/2012/05/01/polemik-degil-diyalog-kitabina-reddiye/

      Sil
    2. "Bütün insanların Müslüman olmaları' dinin, Kur'ân'ın hedefi değildir." (Polemik Değil Diyalog, s. 41);

      "Müslümanların çoğu 'Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm'a çağırdığına' inanırlar" (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

      ... "Peygamberimiz 'Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!' demiyor, 'Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

      "Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı" (Polemik Değil Diyalog, s. 36);

      "Kur'ân-ı Kerîm'de Ehl-i Kitab'la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah'a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur'ân birçok âyette bunu söylüyor; yani 'Peygambere iman edin' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 37);

      Hayreddin Karaman 26 Ekim 2008 tarihinde Yeni Şafak YAZISI

      M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimlere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşamadan Allah'ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber'i de ?bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler."Polemik Değil Diyalog" isimli kitapta (Ufuk Kitap, 2006)

      Sil
    3. http://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/islam%C3%AE-devlet-2-2014812

      Hayrettin Karaman
      İslâmî Devlet (2)

      Sil
  12. bizim sıkıntı duydugumuz tek konu inanç esaslarımızdan taviz yerilmeye çalışılması. inanç esanslarımızı biz kurmadık ki taviz verelim. yani diyalog adına başka dinlere mensub olanları peygamberimize iman etmesse bile cennete gireceğini söylersek o zaman tebliğin ne anlamı kalır. neye tebliğ edeceğiz onları islamiyete mi onlara zaten cenneti vaat etmemişmiydik. yani anlayacağın diyalogu yanlış anlarsan zaten tebliğe ihtiyaç yok.
    dersen ki taviz ile alakası yok bizde buna karşıyız. öyleyse biz zaten aynı taraftayız ve taviz verenlere kızıyoruz.
    -kisra'ya: mektup

    ?Bismillahirrahmanirrahîm. Allah'ın Resulü Muhammed?den Farsların büyüğü Kisra?ya! Doğru yolda gidenlere, Allah a ve peygamberine iman edenlere, bir olan Allah?tan başka ilah olmadığına, Onun hiçbir ortağı bulunmadığına ve Muhammed?in Onun kulu ve Resulü olduğuna şahadet edenlere selam olsun!

    Ben seni İslam?a davet ediyorum. Çünkü ben bütün insanlara öldükten sonra gelecek olan azabı haber vermek ve iman edenleri ebedi saadet müjdesini vermek için gönderilmiş bir peygamberim. Müslüman ol ki selamet bulasın. Şayet bu davetimden yüz çevirirsen Mecusi kavminin günahı senin boynuna olsun!?

    YanıtlaSil