.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

17 Nisan 2015 Cuma

İSTANBUL DEPREMİ HAKKINDA BİR ROMAN

“İstanbul 8,2 Şiddetindeki Depremle Yıkıldı”


Lütfi Şehsuvaroğlu / Vahdet Gazetesi
lutfisehsuvaroglu@gazetevahdet.com


MARMARA DENİZİ YERİN ALTINDAN GELEN HOMURTUYLA KABARDI.




BEKLENEN SONUNDA GELDİ...

Korkunç bir rüya gerçekleşiyor ve İstanbul 8,2 şiddetindeki depremle yerle bir oluyor…

İstanbul’da 23 Eylül günü hiçbir kamu hizmeti verilemez oldu. Ne şehir hatları vapuru çalıştı, ne telefonlar, ne bankalar, ne devlet daireleri…

Kıyamet günü gibiydi. Hiç kimsenin bir başkasına hiçbir faydası dokunamazdı. Zaten canlı kalabilmek mucizeydi.

Gazeteler de çıkmadı, televizyonlar da çalışmadı.

Sağdan soldan tek tük eski teksir makinelerinden ve kurtarılabilmiş matbaalardan amatörce yayınlar dağıtılabildiği kadar dağıtılıyordu ama kimsenin de kimse umurunda değildi. Herkes kendi başının çaresine bakıyordu. Tabii ki sağ kalabilenler…

Uluslar arası yayın kuruluşları haberi şöyle geçti ilk:

8,2 ŞİDDETİYLE SARSILDI MARMARA BÖLGESİ..”

“İstanbul tamamen yıkıldı. Türkiye’ye yardım için uluslar arası camia hazırlanıyor…”

DEPREM ÜSSÜ Marmara Denizi’nin kuzey batı sahilleriydi. İstanbul’un ve Tekirdağ’ın güneyinde denizin içinde büyük bir homurtuyla haber verdi geldiğini…

Bağcılar’ın neredeyse tamamına yakını yıkılmıştı.

İstanbul yerle bir oldu.

Kaç insan öldü acaba?

Devlet çöktü.

Çalışamaz oldu.

Haberleşme kesildi.

Kimsenin kimseden haberi yok.

İstanbul’da akrabaları olanlar haber alamıyorlar.

Ölü sayısının yüz binleri bulduğu söyleniyor.

Zararın ise milyarlarca dolar olduğu…

23 Eylül Sabahı: Yer Altından Gelen Müthiş Bir Homurtuyla....

Mezarlar yarıldı, kaçıştı cinler. Ölü kefenini yırtıyor şimdi. Dev dalgalar surları aştı. Evler birer kağıt gibi büzüldü. Surlar, gökdelenler, apartmanlar kartondan ve kibritten oyuncak yapılar gibi buruş buruş oldu. Yollar birdenbire kesildi. Arabalar aniden yarılan asfalttan yer altından hüpletilen bir nefesle içeri çekildi.

***

Deprem Araştırma Merkezi sekiz saat sonra depremin 8.2 şiddetinde olduğunu duyurdu. Üç dakikada her şey yerle bir olmuş, yüz bini aşan insan hayâtını kaybetmiş, seksen bin civarında binâ tamâmen çökmüştü. On beş gün kadar sonra yapılan çalışmalar yüz elli bine yakın sayıda binânın tam hasarlı, bir o kadar binâ yarım hasarlı olduğunu rapor etmişti. Bir milyondan fazla insan çeşitli yerlerinden yaralanmış ve sokakta kalmıştı. Bir o kadar insan ertesi gün şehri terk etmiş, köyüne dönmüş ya da başka şehirlerdeki akrabalarının yanına göç etmişti. Her yerde feryât figân vardı. Şehirde kendinden emin yürüyen tek insan topluluğunu, dünyânın çeşitli ülkelerinden gelen yardım heyetleri oluşturuyordu. Meydana gelen zararın faturası 150 milyar doları aşıyordu.

Târih boyunca sayısız depremlere şâhit olmuş İstanbul, bu son depremle sanki ömrünü tamamlıyor gibiydi. 1509’daki Kıyâmet-i Sugrâ’dan(Küçük Kıyamet) bu yana en büyük depremdi bu. Beş yüz yıl sonra İstanbul bir 23 Eylül sabahı yer altından gelen müthiş bir horultuyla güne başladı. İnsanların bir kısmını yolda yakaladı deprem, bir kısmını işyerine yeni vardığında, bir kısmını ise henüz evinden çıkamamışken...

17 Ağustos depreminden sonra oluşturulan deprem çalışma grupları her türlü uyarıyı yapmış olmasına rağmen, ne yazık ki insanlar deprem korkusuyla yaşamayı kanıksamış ve fakat beklenen işte sonunda gelmişti. Bu kadar acı vereceği hiç tahmîn edilmemişti. Çeşitli rakamlar kâğıtlarda yer alıyordu, şu kadar binâ yıkılabilir, şu kadar insan hayâtını kaybedebilir, şu kadar maddî zarar ortaya çıkabilir diye... Ama hepsi nihâyet birer rakamdı ve acı, o rakamlardan daha büyüktü işte...

Yıkılmaz zannedilen câmiler de işte yıkılmıştı. Târihte de birçok câmi depremle yıkılmış ve aynı adla yerinde yenisi inşâ olunmuştu. Fatih Camii 3 Eylül 1754 günü ve ardından gelen ve iki ay süren artçıları sonunda yıkılmış ve Sultan Üçüncü Mustafa zamanında yenisi yapılmıştı. 7.2 şiddetindeki deprem Fâtih Câmii’nin duvarlarını çatlatmış, minârelerinden birinde kayma meydana getirmiş ama yıkmamıştı. Fakat Yeni Camii’nin zâten denize doğru akan kısmı iyice açılmış ve câmi ikiye bölünmüştü. Haliç taşmış ve câminin bütün halılarını yüzdürmüştü. Son yüzyıl içinde inşâ edilen câmilerin yüzde ellisinden fazlası bu şiddete dayanamamış ve yıkılmıştı. Yine ne varsa eski câmilerde vardı, onlar biraz daha dirençli çıkmışlardı.

İstanbul’un güneyinde bulunan semtlerin birçoğu ortadan kalkmıştı. Buralara yerleşenler, 17 Ağustos depreminden sonra hâlâ aynı binâlarda niçin yaşadıklarını ahlarla, oflarla, keşkilerle kendilerine soruyorlar, artık her şeyin çok geç olduğunu anladıklarında soru sormayı da bırakıp şaşkın şaşkın etraflarına bakıyorlardı. Sadece hayâtta kalanlar yaşadıklarına şükrediyor, bundan sonraki gününü geçirmek için insandan ziyâde her hangi bir canlı gibi bütün bütün soru sormayı, düşünmeyi unutmuş olarak, tabiî hayâtını idâme ettirme refleksinden başka bir melekeye sâhip olmadan ayakta kalma mücâdelesi veriyorlardı.

17 Ağustostan sonra yapılan tavsiyeler üzerine başka şehirlere göç edenler şüphesiz hâllerinden, hâlâ hayatta olmaktan memnûndurlar. “Ya orada kalsaydık” sorusunu akıllarına hiç mi getirmediler? Onlar da ister istemez depremin ruhlarda meydana getirdiği sarsıntıyı bütün İstanbullular gibi yaşıyorlardı.

Deprem Çalışma Grubu’nun 17 Ağustostan sonra İstanbul dışında yeni kurulacak şehirlere İstanbulluların bir kısmını taşıma projesi ne yazık ki bir türlü hayâta geçirilememiş ve sonunda olan olmuştu. Bu projeyi engelleyenler, suçluluk duyuyorlar mıydı? Avcılar’da, Her iki Çekmece’de, Gürpınar’da, Esentepe’de, Bağcılar’da ve daha İstanbul’un birçok semtinde yapılan binâların çoğunda deniz kumu kullanıldığından binalar içten içe çürümüş, içindeki demirlerle birlikte duvarlar birer cinâyet âleti hâline dönüşmüşlerdi. Denizden çıkarılan yıkanmamış, çamurlu kum, riskli zeminler, imar aflarıyla yıldan yıla yükseltilen binâlara bir de mühendislik ve yapı hatâları da eklenince sınır tanımaz para kazanma hırsı ve çarpık kentleşme, sonunda asırlar boyu kapanmayacak yaralar açmıştı.


New Ma­na­ge­ment Plan For Is­tan­bul: İs­tan­bul için Ye­ni Yö­ne­tim Pla­nı

Dün bu kö­şe­de İs­tan­bu­l’­da mey­da­na ge­len (ge­le­cek olan) dep­re­mi, 8,2 şid­de­tin­de­ki dep­re­mi yaz­mış­tık. Yüz bin ölü ve 150 mil­yar do­lar za­ra­r…

Bu­gün de­vam edi­yo­ruz.

Ev­le­ri yı­kıl­ma­yan­lar da hu­zûr için­de de­ğil­di­ler. Ko­ca şe­hir bat­mış­tı ve on­lar et­raf­la­rın­da mey­da­na ge­len olay­la­ra göz­le­ri­ni ka­pa­sa­lar da can­hı­raş fer­yât­la­rı duy­maz­lık­tan ge­le­mez­ler­di. Hem gel­se­ler de ba­şı­na bin­bir fe­lâ­ket ge­len in­san­la­rın bir kıs­mı on­la­rı ra­hat bı­rak­mı­yor­du za­ten. İs­yân­lar, ta­lan­lar, sa­bo­taj­lar, soy­gun­lar, hak­ka te­câ­vüz­ler al­mış ba­şı­nı git­miş­ti. Lüks vil­la­lar­da ya­şa­yan­lar da kor­ku­dan ev­le­ri­ni de­mir par­mak­lık­lar­la ko­ru­ma­ya al­dık­tan son­ra şeh­ri terk et­miş­ler­di. Bir kıs­mı Av­ru­pa­’ya kaç­mış, bir kıs­mı baş­ka şe­hir­le­re ge­çi­ci ola­rak git­miş­ler­di.

Dep­rem­den son­ra, NMPI, Av­ru­pa Bir­li­ği ta­ra­fın­dan bü­tün yar­dım ku­ru­luş­la­rı­nın ko­or­di­nas­yo­nu için gö­rev­len­di­ril­miş­ti. Ar­tık yar­dım ku­ru­luş­la­rı NMPI ta­ra­fın­dan ko­or­di­ne edi­le­cek ve tek el­den da­ha ya­rar­lı dü­zen­le­me­le­re gi­di­le­cek­ti. İlk ba­kış­ta bu, he­men her­ke­sin hem­fi­kir ol­du­ğu bir yak­la­şım­dı. NMPI, gi­de­rek yar­dım­lar­la yük­sek bir ka­bul gör­müş, sem­pa­ti ka­zan­mış ve ne­re­dey­se bü­tün İs­tan­bul­lu­la­rın gön­lün­de ken­di hü­kü­met­le­rin­den zi­yâ­de yer al­mış­tı; hat­tâ in­san­lar ken­di top­lu­mu­nu lâ­net­li­yor, he­le he­le hü­kü­me­tin adı­nı da­hi duy­mak is­te­mi­yor­lar­dı ama NMPI lo­go­su­nu gö­ren­ler tan­rı­sal bir gü­cün, bir iyi­lik pe­ri­si­nin ken­di­le­ri­ne ku­cak aç­tı­ğı­nı dü­şü­nü­yor­lar­dı. Böy­le­ce NMPI İs­tan­bu­l’­un bü­tün yö­ne­ti­mi­ni eli­ne al­dı. Üs­te­lik bu te­re­ya­ğın­dan kıl çe­kil­me­sin­den da­ha ko­lay ol­du. Zâ­ten in­san­lar da­ha dün­den bu yet­ki­yi bu ku­ru­lu­şa ver­mek için can atı­yor­lar­dı. Bir kı­sım İs­tan­bul­lu­lar yıl­lar ge­çip de dep­rem şöy­le ya da böy­le unu­tu­lup, ar­tık ye­ni­den İs­tan­bul tra­fi­ği­ne, iş­le­ri­ne güç­le­ri­ne dö­nün­ce ger­çek­ten çok şe­yin de­ğiş­miş ol­du­ğu­nu an­la­ya­cak­lar­dı. Ar­tık bü­tün ki­lit ma­kam­lar­da ya­ban­cı­lar otu­ru­yor­lar­dı. So­kak­lar Türk­le­rin, ma­kam­lar ya­ban­cı­la­rın ol­muş­tu. İs­tan­bu­l’­la il­gi­li her ka­rar­da İs­tan­bul Ser­best Böl­ge Hü­kü­me­ti­nin adı ge­çi­yor­du. NMPI iler­de gö­re­vi bı­ra­ka­cak­tı ve ar­tık 1453’ten bu ya­na –İn­gi­liz­le­rin çok kı­sa bir dö­nem, 1920 ön­ce­si iş­ga­li bir ke­na­ra bı­ra­kı­la­cak olur­sa- Türk­le­rin yö­ne­ti­min­de olan İs­tan­bul, ar­tık Ulus­lar ara­sı bir kon­sor­si­yum ta­ra­fın­dan idâ­re olu­na­cak­tı. İs­tan­bu­l’­da ya­şa­yan nü­fû­sun üç­te bi­ri bu­nun an­la­mı­nı bil­mi­yor­du, pek de umur­la­rın­da de­ğil­di ha­ni... Nü­fû­sun an­cak on­da bi­ri bu­na kar­şı duy­gu­lar bes­li­yor­du ama di­le ge­ti­re­cek za­man ve ze­mîn bul­duk­la­rı da söy­le­ne­mez­di; sâ­de­ce kah­ve kö­şe­le­rin­de söy­le­ni­yor­lar­dı.

Ba­zı yar­dım ku­ru­luş­la­rı da­ha baş­tan NMPI­’ya bağ­lan­ma­ya di­ren­di­ler. Bun­lar ken­di ken­di­le­ri­ne İs­tan­bul­lu­la­ra yar­dım edi­yor­lar­dı ama za­man za­man ya­pı­lan şi­kâ­yet­ler üze­ri­ne NMPI mu­hâ­fız­la­rı ta­ra­fın­dan tar­tak­la­nı­yor­lar, bâ­zen ki­bar bâ­zen de sert ted­bir­ler­le uzak­laş­tı­rı­lı­yor­lar­dı. NMPI bu yar­dım ku­ru­luş­la­rı­na iş­bir­li­ği öne­ri­yor, ik­nâ et­me­de ba­şa­rı­lı ola­maz­lar­sa bu yar­dım ku­ru­luş­la­rın­da ça­lı­şan­lar ara­sın­dan ken­di­le­ri­ne ka­za­na­bi­le­cek­le­ri in­san­la­rı ayar­tı­yor­lar­dı. Zâ­ten zor şart­lar al­tın­da yar­dım ku­ru­lu­şu ola­rak ayak­ta kal­ma­ya ça­lı­şan ve Ana­do­lu­’da ör­güt­le­nen bu ku­ru­luş­lar bi­le ken­di in­sa­nı­nı el­de tut­mak­ta zor­la­nı­yor­lar­dı.

1509 dep­re­mi 14 Ey­lül­de, 1689 dep­re­mi 25 Ha­zi­ran­da, bir yıl son­ra­ki dep­rem 11 Tem­muz­da, 1719 dep­re­mi 14 Ma­yıs­ta, 1754 yı­lın­da­ki dep­rem de 3 Ey­lül­de, 1766 dep­re­mi 23 Ma­yıs­ta, 1894 bü­yük dep­re­mi (Bü­yük Ha­re­ket-i Arz) ise 10 Tem­muz­da mey­da­na gel­miş­ti. 7 Ma­yıs 2006 dep­re­min­den son­ra bu yı­lın 23 Ey­lü­lü ha­sar­lı bi­na­la­rı ta­ma­men yer et­miş; İs­tan­bul­lu, yüz­yıl­la­rın bi­ri­ki­mi­ni ta­şı­yan kor­ku­yu ye­ni­den his­set­miş­ti. Ye­rin al­tın­da­ki de­vin ho­mur­tu­su İs­tan­bul­lu­yu yi­ne kor­kut­muş­tu. “Ho­mur­tu­la­rı za­man za­man du­yu­lan bu dev, top­ra­ğın üs­tün­de faz­la­ca yıp­ra­tı­cı iş­ler ya­pan İs­tan­bu­l’­a aşı­rı aba­nan üst­te­ki­le­re bir ders ve­re­cek­ti­” de­di bâ­zı dep­rem uz­man­la­rı. 2000 yı­lın­dan îti­bâ­ren ki­mi dep­rem pro­fe­sör­le­ri kı­lık kı­yâ­fet­le­ri­ne çe­ki dü­zen ver­miş­ler ve te­le­viz­yon yıl­dı­zı ol­muş­lar­dı. Bun­lar­dan ki­mi saç­la­rıy­la, ki­mi te­nis oyun­la­rıy­la, ki­mi kü­pe­le­riy­le, ki­mi film ar­tis­ti kı­yâ­fet­le­riy­le, ki­mi de Hül­ya Av­şa­r’­la mü­nâ­ka­şa yap­ma­la­rıy­la ün­len­miş­ler­di. Dep­rem ede­bi­ya­tı­nın zen­gin­leş­me­siy­le ağ­zı laf ya­pan ve ede­bî sa­nat­la­rı iyi kul­la­nan ki­mi uz­man­lar da tü­re­miş­ti el­bet­te...

Eko­no­mik kriz baş gös­te­rin­ce te­le­vo­le eko­no­mist­le­ri TV ek­ran­la­rın­dan arz-ı en­dâm et­me­ğe baş­lı­yor­lar­dı; dep­rem söy­len­ti­le­ri çı­kın­ca ya da yer ha­fif ve­ya ağır sal­la­yın­ca te­le­vo­le dep­rem uz­man­la­rı... Can alı­cı dep­rem­le­rin ar­dın­dan bir­kaç ay ül­ke­nin gün­de­mi­ne otu­ran ko­nu ve ate­şin düş­tü­ğü yer­ler­den du­yu­lan fer­yâd-u fi­gâ­nın te­si­riy­le mey­da­na ge­len has­sâ­si­yet, il­gi­li ki­şi ve ku­ru­luş­la­rı sağ­lık­lı ted­bir­ler için kol­la­rı sı­va­ma­ya iti­yor­du. Fa­kat ko­nu gün­dem­den dü­şüp, acı­lar ha­fif­le­yin­ce her şey za­man­la unu­tu­lu­yor, dü­şü­nü­len ted­bir­ler de tek­rar raf­lar­da­ki ye­ri­ni alı­yor­du.

So­nun­da in­san­lar ken­di­le­rin­den olan in­san­la­rın ken­di­le­ri­ni yö­ne­te­me­ye­ce­ği­ni san­ki da­ha çok kav­ra­dı­lar ve İs­tan­bu­l’­un fe­tih­ten ön­ce­ki in­sa­nı­nın “Bi­zans ser­pu­şu gör­mek­ten­se Türk sa­rı­ğı gör­me­ği ter­ci­h” nok­ta­sın­da­ki alış­kan­lı­ğı, ter­si­ne bir tâ­ri­hî di­ya­lek­tik­le, “çan­ta­sı­nı ko­ru­ma­sı­na ta­şıt­ma­yan Ba­tı­lı pro­fes­yo­nel­le­re­” yö­nel­di. 2000’li yıl­lar­da bü­rok­ra­si­de, med­ya­da, is­tih­ba­rat uz­man­lı­ğın­da, iş dün­yâ­sı ve ka­mu yö­ne­ti­min­de 68 ku­şa­ğı­nın es­ki Sta­li­nist­le­ri­nin ye­ni sol prag­ma­tiz­miy­le Ke­ma­list fır­sat­çı­lı­ğa kal­bet­me­le­ri, seç­kin­ci sta­tü­nün bir müd­det da­ha ko­run­ma­sı­na yol aç­tıy­sa da son dep­rem ve eko­no­mik çö­kün­tü­nün ar­dın­dan ar­tık kim­se yer­li yö­ne­ti­ci gör­mek is­te­mi­yor­du; hem ye­rel yö­ne­tim­ler­de hem mer­ke­zî yö­ne­tim­de hem de med­ya­da ve iş dün­yâ­sın­da... 2000’li yıl­lar­da yap­tı­ğı kur­tar­ma ça­lış­ma­la­rıy­la hem yurt için­de hem de yurt dı­şın­da hay­li ta­nı­nan AKUT bi­le ge­çen on beş, yir­mi yıl için­de ulus­lar ara­sı bir ku­ru­luş hâ­li­ne gel­mek­le be­râ­ber yö­ne­ti­mi­nin ağır­lı­ğı­nı ya­ban­cı­lar­dan oluş­tur­ma­ğa baş­la­mış­tı.

İSTANBUL: AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ

Bu­gün üçün­cü gün.. Dep­re­min şo­ku­nu an­la­ta­ma­dık. De­vam edi­yo­ruz.

İs­tan­bul dep­re­mi­nin şo­ku her­ke­si uzun yıl­lar ken­di­ne ge­ti­re­me­di.

23 Ey­lül gü­nü tıp­kı 11 Ey­lül­de İkiz Ku­le­le­rin yı­kıl­ma­sı sı­ra­sın­da ol­du­ğu gi­bi ön­ce sâ­de­ce afe­tin vur­du­ğu mın­tı­ka­lar can kor­ku­su­nun son rad­de­ye var­dı­ğı bir trav­ma ge­çir­di­ler; son­ra kor­ku, te­lâş, me­rak ka­rı­şı­mı bir rû­hi­yat içe­ri­sin­de et­ra­fı­na, ya­kın­la­rı­na bak­ma­ya, teh­li­ke­nin, za­râ­rın bo­yut­la­rı­nı ölç­me­ye, ne olup bit­ti­ği­ni an­la­ma­ya bak­tı­lar. Böl­ge dı­şın­da­ki in­san­lar­sa te­le­viz­yon ek­ran­la­rın­dan bü­tün bu olan­lar sa­nal bir kur­guy­muş, her şey bir gö­rün­tü­den ibâ­ret­miş gi­bi sey­ret­ti­ler. Se­yir gi­de­rek se­yir­ci­de, mın­tı­ka­da mü­câ­de­le ve­ren­ler­de­kin­den bel­ki de çok da­ha de­rin kor­ku, te­lâş ve ki­mi ka­bul­le­re ku­cak aç­tı.

Ulus­lar ara­sı yar­dım he­yet­le­ri da­ha pro­fes­yo­nel bir ha­zır­lı­ğın için­de ol­duk­la­rın­dan âfet böl­ge­sin­de bü­tün ümit­le­rin, sı­ğı­na­cak dal­la­rın yok ol­du­ğu bir za­man­da âfet­ze­de­le­rin saç­la­rı­nı ok­şa­ya­cak, gö­nül­le­ri­ni ka­za­na­cak hâ­mî idi­ler. Kor­ku ve te­lâş için­de­ki in­san­lar sı­ğın­dık­la­rı bu li­man­la­rı in­sa­nüs­tü­lük­le ta­nım­la­ya­rak hiç­bi­ri­si­ne toz kon­dur­mu­yor, âde­ta kur­ta­rı­cı me­lek­le­ri ola­rak ilâ­hî mis­yon­la­rı­na hür­met bes­li­yor­lar­dı. El­bet­te ki on­la­rın da bü­tün di­lek­le­ri ve söy­le­dik­le­ri ilâ­hî bir me­saj­dı ve har­fi­yen uyul­ma­yı icâp et­ti­ri­yor­du.

Tür­ki­ye de­rin bir sar­sın­tı­day­dı. Ar­tık İs­tan­bul, sırf Türk­le­re bı­ra­kı­la­ma­ya­cak ka­dar yö­ne­tim­de dik­kat ge­rek­ti­ren bir şe­hir­di. Ulus­lar ara­sı kon­sor­si­yum yar­dı­ma ha­zır­dı.



Bu yüz­den AB’­nin İs­tan­bul ve Tür­ki­ye üze­ri­ne ye­ni pla­nı­nın yü­rür­lü­ğe gir­me­si çok zor ol­ma­mış­tı.

Her­kes şok­tay­dı. Bü­tün mil­let kan ağ­lı­yor­du. İlk şo­ku at­lat­tık­tan son­ra âfet böl­ge­si­ne yar­dım için Ana­do­lu­’dan da yüz­ler­ce ekip yo­la çık­mış­tı. Her tür­lü çö­zül­me­ye rağ­men Türk­ler sos­yal yar­dım ko­nu­sun­da do­ğa­sın­dan, tâ­ri­hî bi­ri­ki­min­den, âi­le ge­le­nek­le­rin­den ge­len iş­ti­yâk­la kı­sa za­man­da ör­güt­len­me­yi ba­şa­ra­bil­di­ler. Fa­kat ay­nı za­man­da İs­tan­bu­l’­u bu can­hı­raş te­lâ­şın­da soy­ma­ya kal­kı­şan şe­hir va­roş­la­rın­dan ve uzak şe­hir­ler­den ge­len ölü soy­gun­cu­la­rı, leş kar­ga­la­rı da yok de­ğil­di. Sâ­de­ce on­lar mı? Or­ta­do­ğu­’dan, Bal­kan­la­r’­dan, Af­ri­ka­’dan da bin­ler­ce leş kar­ga­sı ge­li­yor­du.

NMPI­’dan Bir­leş­miş Mil­let­le­r’­e, AB ko­mis­yon­la­rın­dan ABD or­du­su­na ka­dar ya­kın il­gi­li­ler bu üşüş­me­ye he­men ted­bir al­mak­ta ge­cik­me­di­ler. Bu te­rör­den kur­tul­mak, yar­dım kis­ve­si al­tın­da­ki soy­gun or­ga­ni­zas­yo­nu­na dur de­mek ge­re­ki­yor­du.

İs­tan­bu­l’­a gi­riş çı­kış­lar kon­trol al­tı­na alın­mış, öte­den be­ri bek­le­nen, ar­zu­la­nan ka­rar ha­yâ­ta ko­nul­muş­tu. Ar­tık İs­tan­bu­l’­a gi­riş­te vi­ze uy­gu­la­ma­sı baş­la­tıl­mış­tı.

Gi­de­rek Ana­do­lu­’dan bü­tün gi­riş­ler kon­trol al­tı­na alı­na­rak şeh­re es­ki dö­nem­de­ki gi­bi sı­nır­sız göç dur­du­rul­muş­tu. Dep­rem­den son­ra­ki ya­pı­lan­ma­da bu uy­gu­la­ma çok önem­liy­di ve ar­tık ne­re­dey­se hiç­bir Tür­k’­ün ge­çi­şi­ne izin ve­ril­mez ol­muş­tu.

İha­le be­zir­gân­la­rı

Ba­yın­dır­lık Ba­kan­lı­ğı­nın ko­ri­dor­la­rın­da New Ma­na­ge­ment Plan for Is­tan­bul tar­tı­şı­lır­ken, Ana­do­lu Türk­men Dev­le­ti­nin bü­rok­rat­la­rı Plan­cı­la­ra da­nış­man ola­bil­mek için bir­bir­le­riy­le ya­rı­şı­yor­lar­dı.

Ba­zı yaş­lı bü­rok­rat­lar, öy­le ki bu gö­ze gir­me ya­rı­şın­da genç mes­lek­taş­la­rı­nı ge­ri­de bı­ra­kı­yor­lar, za­ma­nın­da na­sıl ye­rin­den yö­ne­tim il­ke­si için sa­va­şım ver­dik­le­ri­ni an­la­tı­yor­lar­dı, ço­ğu Ame­ri­ka­lı plan­cı­la­ra... Dep­rem ko­nut­la­rı­nın An­ka­ra­’da­ki ba­kan­lık­ta plan­lan­ma­sı­na na­sıl da kar­şı çık­mış­lar­dı. Dep­rem il­le­ri­ne akan pa­ra­lar, ye­rin­de çok da­ha sağ­lık­lı bi­çim­de ye­ni­den ya­pı­lan­ma­yı sağ­la­ya­bi­le­cek­ken, An­ka­ra­’da ko­ta­rı­lan ihâ­le­ler ve pro­je­ler­le bü­tün dep­rem böl­ge­le­ri­ne ya­pı­lan ya­tı­rım­lar hem pa­ha­lı­ya mal ol­muş, hem de ge­cik­me­ye se­bep ol­muş­tu. Şim­di ar­tık son dep­rem­den son­ra bu­na izin ve­ril­me­ye­ce­ği âşi­kâr­dı.

El­bet­te üç gün­dür yaz­dı­ğım kur­gu.

Kö­tüm­ser du­rum ana­li­zi­…

As­lın­da bu­nu 2024 ro­ma­nım­da ay­rın­tı­la­rıy­la an­lat­tım.

Da­ha ne­ler ol­du ne­le­r….

İs­tan­bul Tür­ki­ye­’den ay­rıl­dı, AB üye­si ol­du.

Bir ser­best böl­ge­…

Za­ten biz de­mi­yor muy­duk: İs­tan­bul Av­ru­pa­’nın KÜL­TÜR BAŞ­KEN­Tİ­…

E ar­tık ne de­mek­se­…

Ken­di­miz is­te­dik.

De­mi­yor muy­du Na­mık Ke­mal: “Biz is­te­me­sek, zil­le­te hiç dü­şer miy­di­k” di­ye?…

Bu ka­dar çar­pık kent­leş­me ve bu ka­dar bi­na ve zi­na­…

Ola­ca­ğı ne siz­ce?

Yok­sa fin­can­cı ka­tır­la­rı­nı­zı mı ür­küt­tüm bey­ler?



AMAN AL­LA­HIM!

Ne kö­tü bir rü­ya di­ye is­yan et­ti­ği­ni­zi du­yu­yo­rum.

Fa­kat dep­rem uz­man­la­rı hay­kır­mı­yor­lar mı? Enin­de so­nun­da fay­lar­da ener­ji bi­rik­ti­ği­ni ve bir dep­re­min ka­çı­nıl­maz ol­du­ğu­nu­…

Ni­çin o za­man so­rum­suz­ca hâ­lâ de­va­sa bi­na­lar dik­me­ye, kent­sel dö­nü­şüm ya­lan­la­rı­nın ar­dı­na sak­la­na­rak ran­ti­ye mey­da­na ge­tir­me­ye ve had­di aş­ma­ya de­vam edi­yo­ruz?

Al­lah had­di aşan­la­rı sev­me­z…

Bu­nu bil­mi­yor mu­su­nuz?

22 yorum:

  1. Ege ve Akdeniz'de son üç saatte büyüklüğü 2,5 ila 5,9 arasında değişen 8 deprem meydana geldi.
    Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) Deprem Dairesi verilerine göre, saat 21.07'de Girit açıklarında 5,9 büyüklüğünde deprem oldu.

    Bunun ardından Oniki Adalar açıklarında 21.23'de 3,5, 21.52'de 4,9, 22.02'de yine 4,9, 23.01'de 4,2 ve 23.23'te 3,3 büyüklüğünde 5 ayrı sarsıntı kaydedildi. Saat 22.54'de de İzmir Körfezi'nde 2,5 büyüklüğündedeprem meydana geldi.

    Akdeniz'de ise 23.15'te merkez üssü Akdeniz Doğu Baseni olan 4,3 büyüklüğünde deprem kaydedildi.

    Muğla'nın Datça ilçesine bağlı Yazıköy'e 172 kilometre uzaklığındaki sarsıntı, 12,24 kilometre derinlikte gerçekleşti.

    YanıtlaSil
  2. Büyük deprem büyük savaşın habercisidir derler... Avrupa önce Türkiyeyi aralarından atacak, sonra Türkiye Nato'dan çıkacaktır. Bu olaylar büyük savaştan önce olacaktır Büyük deprem dahi büyük savaştan önce olacaksa bu durumda deprem batının Türkiyeyi saf dışı etme girişimi olacaktır. Fay hatları teknik imkanlarla tetiklenecektir. Belki yardım bahanesi ile üzerimize çullanacaklar. İşin doğrusunu Allah bilir. Evliyaullahın sözlerini önemsiyoruz. Onları zihnimizin bir köşesine koyuyoruz. Onların boş sözler olmadığına inanıyoruz. Bu zatlar elden geldiği kadar dua ile tedbir ile hareket etmemizi ister. Bütün veliler Allah dostudur. Hepsi bizim için kıymetlidir.

    YanıtlaSil
  3. avrupa türkiyeye sadece yunanistanla saldıracak
    avrupayı ve abd yi ruslar bombalayacak ve avrupanın içlerine kadar girecekler
    ruslar 3 orduyla dünyaya saldıracak 1.ordu abd ye 2. ordu avrupaya 3. orduda türkiyeye ve amiğe inecek
    ve 1,5 ay içinde türkiyeye seyyid muhammed kıbrisinin dediği gibi kuzey ıraga girebilir
    hadis:rumlar şama gelince türklerde adaya inecek bu türklerin yunanistana saldırması olayı olabilir

    YanıtlaSil
  4. depremden sonra yüksek binalar yıkılacak tek katlı varoşlardaki evlerinden derhal çıkıp kurtulanlar ellerinde makaslar mücevher için kol parmak kesmek için bir yağma ordusu olarak şehire yöneliyor............biz bu dindar hükümete yardım ettikce rabbimiz de bizi bu felaketten uzak tutacaktır
    gavur ve taraftarlarını tercih edersek bizden de intikam alınır

    YanıtlaSil
  5. Fidan gerçekten paralel imiş. 2 gün önceki E. ALA tapesini Fidan'ın ekibi piyasaya sürmüş.

    Pazartesi Recep'in ilk günü. Bu ay işler çok karışacak. Herkes sığınaklara çekilsin. Büyükşehirleri terk edip, gıda stoklama zamanı geldi...

    YanıtlaSil
  6. Gazetelere bakıyorum. Artık savaş çok açık yürütülüyor. Dış güçler içerdeki beşinci kolunu tümüyle cepheye sürdü. Artık her iki taraf için varoluş-yokoluş mücadelesi sürüyor. Dış cepheyi Takvim gazetesi açıkça ifşa ediyor. Sermaye Türkiyedeki payını kaybettikçe ülkemizi geri almak için bütün adamlarını savaşa sürüyor. Yandık bittik edebiyatını yürütenler bunlar. Sağdan soldan, dini eğilimden, milliyetçi, sosyal demokrat, devrimci, Kürtçü ne kadar adamı varsa şimdi meydanda... Buna karşı mevcut idarenin yıkılmamasını diliyoruz. Eğer bir terslik olursa intikamcıların öfkesi çok büyük tahribat yapacak... Rehavete kapılmayınız. Bu iktidardan bıktık diyenler (Koç'lar gibi sermayesini üçe beşe ona katlayanlar dahil) o zaman görecek...

    YanıtlaSil
  7. Artık Türkiyede kazanılan her 100 dolar'ın sadece 35 dolar'ı baronların... Bu onlar için çok önemli ve kabul edilemez. Kavga bu... Bizim için nasıl din ü diyanet önemli ise onların dini de para olduğundan çok önemli....

    YanıtlaSil
  8. 1915 Ermeni olayları hakkında Kürt zannettiğimiz kişiler tuhaf sözler söylüyor. Böylelikle gizledikleri mahiyetlerini deşifre ediyorlar... Medyada bir Demirtaş parlatması yürümekte... Türk olmadığı halde Türk görünenler... Kürt olmadığı halde Kürt görünenler... Müslüman olmadıkları halde müslüman görünenler... Eğer bu milletin destekçisi rical olmasaydı vay halimize...

    YanıtlaSil
  9. İbrahim Tenekeci / Yeni Şafak
    Olan ve bitmeyen....
    http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/ibrahim_tenekeci/olan-ve-bitmeyen-2010228

    "1915 Olayları'nın yüzüncü yılındayız. Bugün, milletimize, 'niçin hayatta kaldınız, ölmediniz' diye hesap sorulmak isteniyor.
    Yazmıştık, yine yazalım: Anadolu, Batı dünyasının kaybedip de geri alamadığı tek toprak parçasıdır. Buraya 'İncil Ülkesi' diyorlar. (Bible Land)"

    YanıtlaSil
  10. 1* Zelzele yani deprem büyük bir dersin adıdır. Hem kefereler hem mü’minlere.
    Bediüzzaman dünyanın hareket ve zelzelesinde, vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında deprenip titrediğini ifade eder. Yani zelzele ilahi izinle meydana geliyor.
    Sebep olarak bir çok madde sıralar. Bir soru üzerine birkaç kişinin zalimin hatasından dolayı genel bir musibetin neden oluştuğuna ilginç bir gerekçe gösterir. Umumi musibetlerin çoğunluğun hatasından meydana gelmesi cihetiyle çoğunluğun o bir kaç zalime fiilen veya taraftar olmasını gerekçe gösterir.
    Zelzele bazen ilahi ikazdır. Gafilleri uyandırmak vazifesini görür. Bir ilginç gerekçe ise, kuvvetli ve hakikatli iman muhafızları ve İslam hamileri az veya tam mağlup olmalarıyla kafirlerin bir güç merkezi oluşturmasıdır. Bunun sonucunda en evvel onları vurması ihtimali doğar. Bunun en sona örneği 28 Şubat ertesi meydana gelen Gölcük depremi. İlahi işareti Zelzele Suresi ile sabit olan bu felaket yerini bulan ilahi bir tokat oldu. Çünkü orada hata ve isyan bir değil bindi.

    Bu felaketten ders alanlar aldı ama, onunla birlikte güçlü bir istismar hasıl oldu. O güne kadar zelzeleyi ağzına almayan bir yığın sözde ilim adamı türedi, felaketten nemalanmak için mal bulmuş mağribi gibi buna sarıldılar. TV’lerde ve yazıl medyada birbirine uymayan yüzlerce değil binlerce teori ile halkı korkutup bundan nemalanmak yoluna gittiler. Sanki mevsimsel yağmur gibi mevsimsel zelzele kehanetlerinde bulundular. 16 yıldır her gün bir yöremiz için felaket senaryosu yazıp durdular? En çok da Marmara ve İstanbul. Halbuki deprem gaybi bir hadisedir. Ayrıca ilmen bilinmesi neredeyse imkansız gibi. Bazı alametler var veya masum hayvanların birkaç dakika önceden sezip rahmet-i ilahi sonucu tedbir almaları gibi.
    Dikkatinizi çekti mi? Eskiden otobüsle işe gidip gelen birtakım bilim adamının bir süre sonra hayatı değişti. Beykoz’da villaları, özel şoförlü araçları olduğu yetmezmiş gibi, fırsat bu fırsat deyip hükümetlere de baskılar yaparak araştırma fonu için milyonlarca dolar istediler. Alamayınca da hükümete ver yansın ettiler.
    Hele bir tanesi çok meşhur biri. Sözde ilim adamı. Sabatiyst bir ailenin damadı. Deprem sorası bir soru üzerine kahkahalarla “Harika bir deprem oldu” oldu demesi, hiç bir araştırma yapmadan Marmara Denizi’ni boydan boya geçen bir fay olduğunu ve bunun yakında 7.5 büyüklüğünde deprem oluşturacağı kehanetinde bile bulunması unutulmadı. Bunu da birkaç günlüğüne ziyaretine gelen bir Fransız arkadaşı söylemiş. Nasıl mı? Yatmadan önce okumak için istediği Osmanlı’dadepremlerle ilgili kitabı okuduğu gecenin sabahında kahvaltıda “Marmara’da yakında 7.5 büyüklüğünde deprem olacak” demiş. Ve bizimki bunu esas alarak kehanet vari yıllarca bilimsel olarak ifada edip durdu. Sonra yapılan araştırmalar. Onu yalanladı, ama utnamadan iddiasını sürdürüp durdu.

    Hiç unutmam 17 Ağustos depreminden sonra bir gece İTÜ’den Prof. Ülber Erzen çıktı yeni deprem iddiaları için ilmi verilerle yalanlamaya başlayınca bunu haber alan ve telefonla bağlanan bir Prof. Tekirdağ’g gidiş yonurddan dönüp stüdyoya geldi ve vaziyete hakim olmaya çalıştı. Ki o ilim adamı depremin ilk günlerinde Milliyet Gazetesi’ne yazdığı yazıda İstanbul’un önünde jeolojik bir koruma engebesi olduğunu ve bunun depremin şiddetini kırdığını belirterek büyük bir tehlike olmadığını belirtmişti. Ama bir süre sonra koro halinde depremi korkusu yayılmaya başlandı.

    YanıtlaSil
  11. 2* Korku ve panik istismarı ile danışmanı oldukları veya yakınlarının inşaat şirketlerinin karına kar katmak için neler yapıldı? Güçlendirme adı altında çok büyük sayıda sitelerde ve binalarda beyhude güçlendirmeler yaparak nemalandırdılar. Bu benim iddiam değil, Prof. Üşümezsoy gibileri bunu açık açık bir değil on kez açıkladılar.
    Şimdi ilmi verilere bakalım. Yeni deprem iddialarının esas ne imiş? Sabah akşama İstanbul’u depremle yıkılacağını söyleyenler Van’dan Kütahya’ya kadar meydana gelen depremleri bilemezken sabah akşam Marmara-İstanbul ‘da deprem olacak hummasına tutuldular.
    Daha Gölcük depreminin korkusu bitmeden felaket korusu Adalarda deprem olacak, İstanbul ve Marmara yıkılacak falan filan derken, hakikatli birkaç ilim adamı itiraz etti ve Düzce’yi işaret etti. Nitekim 4 ay sonra Düzce sallandı. Ama utanma, özür, düzletme yok. İstismar devam etti.
    İlahi bir ikaz olarak meydana gelen 17 Ağustos depremi sonrası DSP-MHP-Anavatan hükümeti bir yığın vergi koydu. Bu yolla 3 katrilyon 496 trilyon gelir elde edildi. Bu paraların sadece 1.4 katrilyonu mağdurlar için kullanıldı. Gerisi ne yapıldı? Faiz borçlarının ödenmesinde kullanıldı. Yani deprem vergileri bunda rolü olan 28 Şubat destekçisi baronların cebine faiz olarak girdi. .

    2000 yılında Prof. Celal Şengör’ün Fransız arkadaşı La Pichon, bir Fransız gemisinin yaptığı araştırmaya dayanararak 2. Kez sonradan palavra olduğu anlaşılan şu açıklamayı yaptı, 11 Aralık 2000 günü: “Marmara Denizi altında Kuzey Anadolu Fayı tek bir fay kolunca temsil ediliyor” İTÜ’deki konferansta bu iddialara Prof Üşümezsoy ve Ülben Ülzen gibileri şiddetle karşı çıktı. “Bunlar denizin altındaki topoğrafyaya bakarak fay hattı çıkarıyorlar. Topoğrafyaya bakılarak fay çıkartılamaz” diye itiraz etti. Prof. Ahmet Ercan da buna katıldı. Ve o toplantıda sansasyonel iddiaların babası Prof. Şengör ile Prof Ülben Erzen arasında ser t tartışmalar yaşandı.
    Artık Türkiye’de deprem kavgası başladı. Yıllarca doğru dürüst bir araştırma yapmayan, depremin şiddetini bile eski tarz Richter’e göre ölçen ilim camiası ikiye bölündü. Bir yandan istismarcılar, bir yandan ilmi verileri savunanlar.. Ve o gün başlayan kavga bütün hızıyla devam etti. Hiç ara vermediler.
    Çünkü ilim unutuldu deprem simsarları türedi. Bu söz Prof. Şener Üşümezsoy’a ait. Depremden 3 yıl sonra oluşan istismara dayanamayıp patlamış ve bakın ne demiş özetle:
    *Deprem gündemde tutulmalı. Ki para kazanılsın 5 olanı 7-9 gösterip yeni yapılaşmalar villalar, arazi tahsisleri yapılıyor. Bir Fransız gemisi bir hafta turistik gezi yapıp var olan haritaları renklendirmekten başka bir şey yapmadı.
    *Le Pichon ve arkadaşları Marmara’yı baştan başa geçen bir fay var dediler. 8.1’lik deprem üretecek dediler. 2 yılda fayın durumu 4 kez değişti. Sonunda söylem değiştirip tek fay parçalı fay yerine 3 parçalı faya istemeden söylendi. ”

    YanıtlaSil
  12. 3* 2004 Eylül ayında Boğaziçi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Gülay Barbarosoğlu , ilginç bir iddia ortaya attı ve dedi ki” Beklenen deprem İstanbul’da değil Batı Marmara’da (Çanakkale’de) en erken 30 yıl sonra 7.2 şiddetinde gerçekleşecek”

    2006 yılına gelindiğinde Balıkesir ve Gemlik’te 5. 2 büyüklüğündeki iki depremden sonra taraflar yeni saflar belirledi. Kuzeyciler ve Güneyciler. Yani Fayı Kuzey’den geçiren Kuzeyciler Şengör, Oğuz Gündoğdu, Haluk Sucuoğlu ve kurum olarak TÜBİTAK. Güneyciler ise Prof. Üşümezsoy, Berkan Ecevitoğlu, Doğan Perniçek, Ali Pınar ve Ülben Erzen.

    Deprem’in Kuzey Marmara’da olacağının büyük savunucusu Naci Görür de ağız değişikliği başladı. Fayı güneye indirdi. “180 km’lik fay bir kerede kırılacak 8.1 şiddetinde deprem olacak” iddiasını önce fay uzunluğunu 110 daha sonra 50 km. yeindirdi. Şiddeti de 7 olarak belirledi. Buna karşılık Şengör Adalar-Tekirdağ arasındaki fay 50 yıl içinde kırılacak 7.6 deprem üretecek. Bu ihtimali yüzde 70 olarak belirledi. Yani felaket 2/3 oranında hafifledi.

    Bu kavga arasında bazı iddialar ortaya atıldı. Bazı depremci hocalar proje yapıp inşaat firmalarına satmışlar. Hatta emlak piyasaları ile ilişkileri varmış. Hatta “Gemi getirelim zemin araştırması yapalım” diyenler bile çıkmış. Bunlardan bir tanesinin hükümete yaptığı teklif red bile edilmiş.

    2 yılda 3 ayrı araştırma gemisinin araştırmalarından şu sonuçlar alınmış A- 1999’da, geçmiş depremlere bakılarak fay uzunluğu 180, muhtemel şiddet 8.1-7.7 B- Fransız gemisinin 2000’de yaptığı araştırmadan sonra fay uzunluğu 110 km, şiddet 7.5. C. Victor Denizaltısı’nın yaptığı araştırmadan sora fay uzunluğu 50 km. şiddet 7.
    2008’de Çınrarcık’da yaşanan 4.6 büyüklüğündeki deprem üzerine ilik adamları yine birbirine girdi. Bir yandan Naci Görür, Celal Şengör, Okan Tüysüz İstanbul için tehlike çanlarının çalınmaya devam ettiğini belirtirken, deprem aletsel okuma Profesörü Mete Işıkara ise ilginç bir iddiada bulundu : 2 yıl içinde 5-6 büyüklüğünde deprem olmazsa 2014 Marmara’da çok daha büyük bir deprem olacak” Ahmed Ercan buna karşı çıkarken Üşümezsoy ise “Deprem İstanbul’dan uzaklaşıyor” diyerek İTÜ’cülere katılmadı.

    Şimdi uzmanlar böyle çarpışınca bizler deprem korkusu içinde yaşar dururuz. Hocalar, jeolistler ahkam keser de edebiyatçılar ne yapar? İşte böyle roman konusu bile yapar. “Aheste yaz iddiaları halkımız korkusuz kalmasın” havasındalar. Kuralına uygun bina yaparsanız bataklıkta dahi olsa sapasağlam kalır. İstanbul’a yoğunlaşma yerine neredeyse Türkiye’nin yüzde 75’i deprem bölgesi olduğuna göre niçin oralar da değil de İstanbul dillerde pelesenk. Sonra tarihte kaç kez deprem olmuş da İstanbul yıkılmış. Ayasofya 1500 yaşında. Dimdik. Ve kubbesi kıyamette muhafaza edilerek cennete intikal edecek. Asıl deprem onun müze bırakmak yüzünden olacağı hiç işlenmez. İfrat ve tefrit arasında gidip geliyoruz. Her depremsiz gün kimin yüzüne şamar gibi iniyor. Allah hayır eylesin.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Abdürrahim kardeşimiz/Ağabeyimiz blogumuzun çok mühim bir şahsiyetidir. Ben de bir müddet yazı yazmamasından kaygıya kapılmıştım. Camiamız içindeyken bir yerlerde karşılaştık mı bilemiyorum. Kendisinin muazzam bilgi derinliğine ve yorum gücüne hayranım. Cemaatimizin görüşlerini yansıtmasından dolayı memnunum. Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun.

      Sil
    2. Mustafa Kardeş biraz işlerim çıktı, başka bir hususa yoğunlaşmam gerekti. Bir arkadaş için. Ama yine yazacağım. Şu Yemen işini yazacaktım. Notlarımı bir bölümü çok eski bulmadım. Bu işler Yinon Planı ve Büyük Ortadoğu Projesi ve 3. Melheme ile doğrudan doğruya bağlantılı. Yinon Planı 33, BOP ise tam 30 yaşında. Körfez Harekatı, Afganistan’ın işgali, 11 Eylül ve Irak ile Arap Baharı’nın söndürülmesi ve Gezi ile 17 Aralık-25 Aralık fitnesi hepsi bu fitne planının içinde. BOP’un inişli çıkış taşkınlıklarını neticesi. Onun tam anlatılması lazım. Bu çıkışların da Türkiye’ye hedefli yansımaları oluyor. Parça parça yazmaktansa külli olarak yazayım dedim. O notlarımın bir kısmını aradım.
      Yemen bilirsiniz Hz. Nuh’un salih oğlu Sam’ın ülkesi yani Arap kavminin doğum yeridir. Saf bir Arap bölgesidir. Sonra Yasef'in çocukları Osmanlı’nın oraya özel bir alakası vardı. Ne de olsa amca çocukları. Sonra Sebe Melikesi Belkıs’ın memleketi. Hani “Beldetün Tayyibetün”e işaret eden Sebe Suresi’ (34) ve Neml Suresi’nde adı geçen adı geçen melikenin. Neml Suresi 22-44 ayetleri acaba 1422-1444 bölümüne ne işareti var mı. Çünkü Musa, Davud, Süleyman, Salih ve Lut (AS ecmainin) kısaları var. Davud olunca Mesih’e de işaret olur. Çünkü tarihte iki Nebi, iki nebi olmayana tabi olur. Peygamber olmamasına rağmen Kur’anda kısası olan Talut’a tabi olan Hz. Davud. Ve Aynı mesele ahirzamanda tekerrür ediyor: Hz. Mehdi (Talut) ve ona tabi olan Mesih (Davud)’a işaret var. Çünkü bu BOP’un içinde son deccal Siyonist (şu an dünya hakimi) ile Hz. Mesih’in veya cemaatinin gel gitleri var. Güzel bir yorum oluyor. Şimdi senin Talut ve Davud’un başka ama gerçek bu. Davud’dan sonra Muhteşem Süleyman başa geçer ve aleme hakim olur. Yani Mehdiyet’in cihan hakimiyeti söz konusu. Siyonizm dışarı, Tevhid içeri.
      Neml Suresi’nin sondan ikinci ayeti: Ben Kur’an’ı okumakla da emrolundum. Doğru yolu bulan, kendi lehine bir yol bulmuştur. Kim de sapıklığa düşerse, “Ben ancak Allah’ın azabından sakındırıcıyım” de.
      Ve Neml Suresi’nin sona ayeti 93’tür. De ki: Hamd Allah’a mahsustur. O size delillerini gösterecek, siz de tanıyacaksınız. Senin Rabbin işlediklerinizde habersiz değildir.
      İttihad-ı İslam’ın niçin en büyük farz vazife olmasının hikmeti bu son fitnelerde yatıyor. Çok başınızı ağrıtacağım merak etmeyin. Hz. Peygamber Miraca gidecek. Burak hazır Cebaril’e (As) bir soru sordu. Nedir o soruyor. “Bu benim için ama, Ya ehlim, ayalim. Çocuklarım. Yani Ümmetim için? Onlar için ne var? İnsanların en şerlisi, yiyip içtiğini yalnız başına yer içer. Yakınlarını ve arkadaşlarını düşünmez.”
      Hz. Cebrail’in (as) cevabı Muhteşemdir. “Rabbin sana istediklerini verecek..ta razı oluncaya kadar “(93/5)
      Mirac gideceğiz de (yani yükselişe geçeceğiz de) Burak’ın yolu kapalı. Kudüs yani Mescid-i Aksa esir. Ayasofya zindanda. Yinon-BOP işlemde. Fitne fücur taifesi de çıktı meydana. Marksist-Leninst Kürtleri sahneye çıkararak. Ama Mü’min Kürtlerin Diyarbakır'da Mevlid gösterisini yani Hz. Peygambere dolayısiyle varisi Hz. Mehdi’ye selamını da gördünüz. Bunu anlamak lazım. Bediüzzaman’ın meşhur bir talebesi bu ayet için Miladi takvimle 2009 ve 2015’i gösterir. der. Bakalım ne bulacağız. Allah hayır eylesin.

      Sil
  13. ''Ayasofya 1500 yaşında. Dimdik. Ve kubbesi kıyamette muhafaza edilerek cennete intikal edecek. Asıl deprem onun müze bırakmak yüzünden olacağı hiç işlenmez. İfrat ve tefrit arasında gidip geliyoruz. Her depremsiz gün kimin yüzüne şamar gibi iniyor. Allah hayır eylesin.''

    Son cümleniz tam yerinde olmuş Ağabey.

    Yazılara yapyığınız yorumlar- hakikatler okuyucuların dikkatinden kaçmadı, Veli- Evliya tanımınız bizlere yeni dünyalar açtı diyebilirim, Bunun kaynağı hiç şüphesiz Risale-i Nur ışığı ile Kurana ve sünnete bakışınız olmalı...
    Bizlere kendi biyoğrafinizi anlatabilirmisiniz, kendinizi nasıl yetiştirdiniz?
    Bir site veya bir video biçiminde internetde Risale dersi yapmayı düşünmezmisiniz ?

    YanıtlaSil
  14. mevsime uygun olmayan hava yaşıyoruz en son 1997 nisanında da kar yağmıştı ve türkeş nisanda vefat etti ALLA(C.C)bilir ama ben güney doğu kaynaklı bir deprem veya bir vefat hissediyorum eski cumhurbaşkanı olabilirmi bakalım

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sitte-i sevr soguklari sadece. 21-26 Nisan arasi, hava normal yani. Her yil böyle oluyor. 23 Nisan torenlerimizi hatirlayin, muhakkak usumuslugumuz olmustur, hem neredeyse her yıl...

      Sil
    2. Türkeş'in cenazesinin kar altında kaldırıldığını hatırlıyorum. Çocukluğumda Nisan'ın ikinci yarısında kar yağdığını Mayıs ayına kadar soğuk ve karlı havaların devam ettiğini hatırlıyorum.

      Sil
  15. Parantez içinde garip notlar:
    Türkeş'in 4 Nisan 1997 yılında ölmesinin bir senaryo olduğu, Türkeş'in bu tarihten sonra daha 2 yıl yaşadığı ve Tümgeneral rütbesinde iken öldüğünü işittim. Malum kendisi Albay idi.
    Aynı biçimde Çeçen komutanı General Cahar Dudayev'in de malum saldırıda ölmediği, öldü diye ilan edildikten sonra İstanbul'da yaşadığı iddia edilmiştir.
    Akıl sağlığımı korumaya niyet ettiğimden bu konuda sükut ediyorum. Derinlerden gelen fısıltılar...

    YanıtlaSil
  16. Tokat'ın Zile ilçesi müftülüğünün Kutlu Doğum Haftası gerekçesiyle düzenlediği etkinlikte Kur'an-ı Kerim tasarımlı pasta kesilip dağıtılması ve Üsküdar Belediyesinin Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri kapsamında Bağlarbaşı’nda ‘Asr-ı Saadet’e Yolculuk’ adlı sergi hazırladığı Kabe maketi dini açıdan çok sakıncalı davranışlardır. Dinin karikatürize edilmesini kınıyorum. Eğer bu milletin başına depremler gelecekse herhalde böyle edeb dışı davranışlar sebebiyle olacaktır. Bu davranışlar ciddi birer yozlaşma örneğidir. Allah başımıza akıl, kalbimize iman ihsan eylesin...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. böyle rezillikler diz boyu var..inşallah umumi bir belaya sebeb olmaz
      http://www.yeniakit.com.tr/haber/yillarca-bunun-icin-mi-mucadele-verdik-boyle-rezillik-olmaz-17795.html

      Sil