.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

31 Aralık 2014 Çarşamba

IRAK, ŞAM, MISIR HAKKINDA HADİS



Ka'b (ra) demiş ki : Şüphesiz Yakındır !

Irak , derinin oyulduğu gibi oyulacak.

Şam saçın çatladığı gibi çatlayacak.

Mısır ba'renin bölündüğü gibi bölünecek.

O zaman Emr iner.

(Nuaym b. Hammad)

30 Aralık 2014 Salı

DOĞU TÜRKİSTAN'DA NAMAZ VE TESETTÜR YASAKLANIYOR

Doğu Türkistan'da Namaz ve Tesettür YasaklandıDoğu Türkistan'da yeni yıldan itibaren Müslümanların işyerleri ve resmi kurumlarda namaz kılması ve tesettür yasaklanıyor...
Doğu Türkistan’da resmi kurumlar, okullar ve iş yerlerinde 1 Ocak’tan itibaren Müslümanların namaz kılmaları yasaklanıyor. Namaz yasağının yanında dini giysilerle iş yerlerine gelme, kadınların başörtüsü takması ve kişinin İslam dini mensubu olduğunu gösteren diğer sembollere yasak geliyor.
Yeni yasa 1 Ocak 2015 tarihinde yürürlüğe girecek.
Bu arada Çin yönetiminin Müslümanları sindirmek için Doğu Türkistan’da başlattığı operasyonlar da hız kesmeden devam ediyor. Son olarak Çin mahkemesinin 8 Uygur Müslüman’a ölüm cezası verdiği bildirildi.

Dünyabülteni

MALEZYA UÇAKLARI NİYE DÜŞÜYOR?

Katili gördüm!

Ergün DİLER

Yeni yıl kapımıza dayandı!
Gazetelerde eski alışkanlıktır!
Geride kalan yılın fotoromanı yapılır!
Önemli olaylar, skandallar, suikastlar, ekonomik dalgalanmalar, başarılı sporcular, aktörler, siyasetçiler ve ilginç olan her şey kısa kısa özetlenir! Dedim ya adettir! Ne işe yarar bilemem!
Belki okurların hafızasını tazeler! Ben de kendi kendime yaşanan ve üzerinde durulmayan olaylara bir bakayım istedim! Kendimce hafiyelik yapacaktım!
Çok önemli olduğu halde TESADÜFLE açıklanamayacak olayları alt-alta getirip bir sonuca varacaktım!
Başlangıçta küçük bir merakla başladığım OKUMA sonunda beni öyle bir yere taşıdı ki ben bile şaşırıp kaldım!
Gelin birlikte yürüyelim! Bakalım sizler de şaşıracak mısınız? Dediğim gibi adım adım... 

8 MART 2014: Malezya Havayolları'na ait 370 sefer sayılı Kuala Lumpur-Pekin uçağı 239 kişiyle birlikte havada kayboldu! HİNT Okyanusu'nda 60 bin metrekarelik bir alanda oluşturulan ve son teknoloji ile donatılan arama-kurtarma ekiplerine rağmen hala bir sonuç alınamadı!
Düşen uçakla ilgili hiçbir ipucu bulunamadı! Belki havacılık tarihinde ilk kez böyle bir şey oluyordu! Denizin üzerinde kaybolan uçaktan geriye küçük bir parça bile kalmıyordu!
Bütün dünya "Uçak nerede acaba?" diye kafa patlatırken bir başka facia bu kez UKRAYNA üzerinde yaşandı! 
17 TEMMUZ 2014: Amsterdam - Kuala Lumpur seferini yapan Malezya Havayolları'na ait dev uçak Ukrayna'nın doğusunda vuruldu!
298 yolcusuyla birlikte yere çakılan uçaktan kurtulan olmadı! Hollanda Devleti saldırıyla ilgili uluslararası bir heyeti görevlendirdi! Ancak yapılan araştırmalardan hiçbir sonuç alınamadı! Bütün araştırmalara rağmen sorumlu ya da şüpheli tek bir kişini ismi bile gündeme gelmedi!

Bizim gibi sıradan insanlar tesadüflere bayılırdı! Olayların arka planına gitmeyi sevmezdik!
Durum böyle olunca da BİRİLERİ istedikleri gibi at oynatırlardı! Bizler de işin sonunda her şeyi TESADÜFE bağlar rahat ederdik!
Bu iki İLGİNÇ kazadan sonra üçüncüsü de önceki gün gerçekleşti! 
28 ARALIK 2014:Endonezya'nın Surabaya kentinden havalanan Malezyalı AirAsia şirketine ait yolcu uçağı 162 yolcu ve mürettebatı ile Singapur'a giderken kayboldu. Yetkililer QZ8501 sefer sayılı uçağın düştüğünü açıkladı!
Bu kazadan da şimdiye kadar kurtulan yoktu!
Önümüzde iki seçenek vardı!
Ya "Birileri MALEZYA'yı cezalandırıyordu!" ya da "Bütün bu olanlar kötü talihti" diyecektik! AKIL ilk şıkta ısrar ediyordu!
Zaten HAYAT tercihti! İlk seçeneğe yüklendiğinde pencereler peşpeşe açılıyordu!
Bambaşka bir yere yolculuk ediyordunuz! Ben de bunu seçtim! DEVAM... Tarihler 2007'yi gösterdiğinde MALEZYA'da çok ilginç bir şey oldu! MAHATHİR Muhammed bir komisyon kurulması için öncülük etti! Bu komisyona Prof. Dr. Michel Chossudovsky, Dr. Denis Halliday, Musa İsmail, Dr. Zulaiha İsmail, Dr.Yaacob Merican, Dr. Hans Von Sponeck gibi çok önemli isimler de destek verdi! Film de burada başladı! Bu oluşumun adı Kuala Lumpur Savaş Suçları Komisyonu (KLWCC) idi...
Normal hayatlarında annelerinden emdiği sütler burnundan getirilen bu üyeler geri adım atmadı! Bütün baskılara rağmen hayatta kaldılar! Bu KOMİSYON kimsenin el atmaya cesaret edemediği alanlara girdi! Bu mahkeme, sadece İSRAİL'i savaş suçlusu ilan etmedi. George W.
Bush, Tony Blair, Dick Cheney, Donald Rumsfeld 
ve eski Başsavcı Alberto Gonzales gibi pekçok kişi, Irak Savaşı'nda savaş suçu işledikleri gerekçesiyle yargılanıyordu! Tabii yargılama GIYABEN yapılıyordu!
Ama çıkardığı ses bize kadar gelmese de gittiği yere çoktan gitmişti!
Ebu Garib ve Guantanamo'daki işkence mağdurlarını bir hafta dinleyen KOMİSYON, ABD eski Başkanı Bush, eski Başkan Yardımcısı Dick Cheney , eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld , eski Müsteşar Yardımcısı avukatlar Genel John Yoo ve Jay Bybee, eski Başsavcı Alberto Gonzales ve eski danışmanları David Addington ve William Haynes'i DEŞİFRE etti! Ağır itham etti!
Bir MÜSLÜMAN ülke bir başka MÜSLÜMAN ülkedeki suçları inceliyor ve ADALETİ sağlamaya çalışıyordu! En azından sesini çıkarıp görevini yerine getiriyordu! Kuala Lumpur Mahkemesi,'İnsanlığa Karşı Suçlar' konusunda İsrail'i suçlu buldu. İsrail Devleti'ni, Filistin halkına soykırım yapmak suçundan mahkum etti.
Bu kadar mı? Değil elbette! 1982 Sabra ve Şatilla mülteci kampındaki katliamdan kurtulan 23 kişi, 18 Haziran 2001'de şikayet başvurusu yaptı! Bu şikayet başvurusu Sabra-Şatila kasabı olarak bilinen Ariel Şaron'un, dönemin İsrail Silahlı Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Amos Yaron ile birçok İsrail askeri yetkilinin SAVAŞ SUÇU işlediğine hükmetti!
Toplu ölümlerde imzası bulunan ŞARON ile YARON, SAVAŞ SUÇLUSUYDU ARTIK! Tabii bunları bizler bilmiyorduk! MEDYA bunları yazmaz, yazamazdı!
Bunları bilmediğimiz için de her olup biteni TESADÜFE havale ederdik!
Ariel Şaron ile Amos Yaron'un KASIM AYINDA SUÇLU ilan edilmesinden sonra araya girenler KOMİSYONA geri adım attırmaya çalıştı! Ama başarılı olamadı! Bunun üzerinden birkaç ay geçti geçmedi MALEZYA HAVAYOLLARI'na ait uçakların havada kalamadığı ortaya çıktı!
Belki bu komisyon geri adım atmadığı sürece de MALEZYA'nın uçakları birbir düşmeye devam edecekti!
Dünyanın herhangi bir yerinde İSRAİL'e ve onun destekçilerine dil uzattığın anda başına gelmeyen kalmıyordu!
Bizde de her şey ONE MINUTE ile başlamadı mı?
Erdoğan, İSLAM alemi için örnekti! Karşıdakiler için ise kötü örnekti! Müslüman coğrafyasını ayağa kaldıracak birine katlanmayı akıllarından bile geçirmek istemezlerdi!
Kavga buydu!
Ayağa kalkan Türkiye'yi kimsenin durduramayacağını biliyorlardı! Bu nedenle içeriden ve dışarıdan gelmeye çalışıyorlardı!
Belki uçak düşüşleri gibi bu yazdıklarım da hayal ürünü!
Yine de siz bilirsiniz!
Takıldığım yerleri sizlerle paylaştım!
Aklınıza yatarsa sizler de paylaşın!
Belki DÜŞÜRMEK için gelenlere, gelmeye çalışanlara hep birlikte "SOBE" deriz!
Fena mı olur!

Takvim Gazetesi

29 Aralık 2014 Pazartesi

AMERİKA, İSRAİL, İRAN ÜÇGENİNDE ERDOĞAN VE CİFİR SAVAŞLARI

Haberseyret.com yazarı Bi Simit yazısında, Fethullah Gülen'in bedduasının normal bir beddua olmadığını belirterek, ". Bu beddua girişimi dönüşü olmayan, dönüşü durumunda bizzat beddua sahibini öldürecek bir kabala ritüeliydi." ifadelerini kullandı.


Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr).

Meali; Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: 'Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur.' Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.

Başta İmam-ı Şafii olmak üzere bir çok imam ve alim bu ayet-i kerimeden "Küfür tek Millettir" sonucuna varmışlardır. Yazımızı okurken bu ayeti kerimeyi de bu sonucu da aklınızın bir köşesine kazıyın ve bu bilinçle okuyun.

Allahuekber velillahil hamd.

Allahuekber!

Bir yazı kaleme almadan önce yazıda geçecek olan bir çok hususun okuyucu tarafından temel anlamda da olsa bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden ara ara tarihe yolculuklar yapabiliriz.

Tarih okurken bugünle mutlaka bağdaştırın. Mutlaka bir yerden bir şeyler çıkacaktır. Bugün olanların aynısının veya benzerinin geçmişte de olduğuna şahitlik edeceksiniz. O kadar net ki her şey, görmemek için kör olmak gerekir. O kadar net ki, at gözlüklerini çıkarmak gerekir. Hazır mısınız?

Bize hep saldırdılar. Biz hep tuzak kurulan olduk. Biz hep sırtından vurulan olduk. Biz hep ihanet edilen, arkasından iş çevrilen, ihmal edilen, görmezden gelinen olduk. Ama şunu unutmayın. Bütün bunlara rağmen biz hep KAZANAN TARAF olduk. İşte onları çıldırtan da hep bu oldu. Pusu kurdular belki. Şehitler verdik belki. Suikaste gittik belki ama bize kazandıran da bu şehitlerin varlığı olmadı mı? Tarihe bakın, geçmişe gidin. 1400'lü yıllarda da saldırmışlardı. Allahın sıfatını kendisinde taşıdığını iddia eden Fazlullah Esterâbâdî isimli bir İran beslemesi Yıldırım Bayezid'e suikastlar düzenlemiş, kurduğu Hurufi tarikatı ile Hanedanın içine kadar girmeyi başarmıştı. Sultan Bayezid vefatından bir kaç yıl önce Fazlullah Esterâbâdîyi astırsa da Hurufi tarikatının uzantıları Fatih Sultan Mehmet zamanında sarayda önemli konumlara sahip olmuş ancak ne Sultan'a ne de Devlet'e başta Allah'ın inayeti, sonra da devrin âlimlerinin uyanıklığı sebebi ile zarar verememişlerdi.

Kılıç kullanmıyorlardı. Zehir kullanmıyorlardı. Akıl ve ilimden başka silahları olmayan bu insanlar Peygamber Efendimizin Hz. Ali'ye öğrettiği ve günümüze kadar gelen Cifir ilmini çok aktif bir şekilde kullanıyor, bunu zehirli sözlerle (SİHİR) bir araya getirerek devleti devirmeye çalışıyorlardı. Devlet yönetmek kolay değildi. Sadece kas gücü yetmiyordu. Kılıçlar, süvariler, toplar, yüksek surlar yetmiyordu. İlim adamlarını da yanından ayırmamak gerekirdi. Düşmanın silahı ile silahlanmak için bir ilme daha ihtiyaç vardı. 1100 yılından sonra Doğunun zenginliklerini çalmak için akın akın Kudüse gelen Fransız Soylusu Hugues de Payen önderliğinde yaklaşık 10 şövalye Kudüs'te bir mağaraya denk geldiler. Mağaranın girişi bir yamacın dibinde olduğu için, önü de yüksek çalılıklarla kapanmıştı. Mağarayı keşfeden şövalyeler derinlere gittikçe öyle bir şey buldular ki bu onlar için Kudüsten de, doğunun bütün zenginliklerinden de çok daha önemliydi. Buldukları şey Hz. Süleyman'ın cinleri dahi kontrol altına alabildiği öğretilerin olduğu bir kitaptı. İşte bu kitap yaklaşık 50 yıldır Holywood filimlerine de konu olan kara kaplı sahafın temsil ettiği gerçek kitaptı. Bu kitaptaki ilim kara ilimdi. İnsana doğa üstü bazı varlıkları kontrol etme gücü veriyordu. Sözlerin ve harflerin gücü sihirle birleştiği zaman Allah muhafaza insanın yapamayacağı şeyler nadirdi. Daha sonra Tevratı tahrif edip yerine Kabalayı koyan sapık yahudiler de Kabala'yı bu öğretiler üzerine temellendirmişlerdi. Bu öğretiler o kadar cezbediciydi ki Hz. Musa ümmetini bir kaç gün bile yalnız bırakıp dağa çıksa, döndüğünde ümmetini sihire bulaşmış, kabalaya tapmış buluyordu. Bu alıkoyamadıkları öğretiler yüzünden Hz. Harun da Hz. Musa'dan tokat yemişti. Bir lanet gibi yahudilerin üzerine çöken bu öğretilerin, kabalanın kaynağını bu 10 şövalye bulmuştu. Buldukları an orada durmadılar. Güney Batı'ya çekilerek ellerindeki bütün altınlarla işçi toplayıp büyük bir tapınak yaptırdılar. Bu tapınak ulaşılması güç, o zamanın teknolojisi ile zaptedilmesi imkansız bir kale gibiydi. Normal şartlarda bile bir insan yardım olmadan o tapınağa ulaşamazken, dışarıdan müdahele edilmesi neredeyse imkansızdı. İşte bu tapınakla beraber Fransız Soylusu Hugues de Payen şövalyelerine Tapınak Şövalyeleri ünvanını verdi ve başta Avrupa olmak üzere bütün dünyayı zehirlemeye başladı. Hikaye bu şövalyelerin Avrupa dahil bütün dünyaya yayılması, ekonomik kaynakları ele geçirmesi, Simya ilmine sahip olması (parantez : simya ilmi toprağı bile altına çevirebilme gücü dahil bir çok metafizik olayı kapsar ki şu anda dünyada bu ilmi bilenlerin sayısı bir elin parmağı kadardır) ve sonunda Osmanlıyı yıkarak dünya düzenini kurmalarına kadar devam eder. Bu şövalyelerin uzantıları bugün ki Rotschield, Rockerfeller, Mitshubishi, Monsanto gibi ailelerdir.

Konudan konuya geçmiyorum. Anlattıklarım tamamen kronolojik ve tarihi gerçekler. İnanmayanlar tek tek isimleri, tarihleri, olayları araştırabilir. Varsa bir çelişki yazabilir. Keşke konuyu baştan ve tamamen, tek ayrıntıyı atlamadan anlatma imkanım olsa ama bunun için koca bir kitap, hatta kitaplar silsilesi yazmak gerekir. Neyse devam ediyorum.

Zaman geçtikçe Hz. Süleyman'ın tapınağının derinliklerinde bulunan bu kara kaplı kitabın muhtevası da nesilden nesle aktarıldı. Bu ilimler sadece Müslümanlar değil Allah inancını taşıyan Hristiyan ve Yahudilere karşı da kullanıldı. Yine bizzat Yahudi olduğunu iddia edenler tarafından. İşte Yahudi ile siyonisti birbirinden ayıran nokta da burasıydı. Siyonistler tapınak şövalyelerini kucaklamış ve davalarında bu öğretileri kullanabileceklerini düşünmüşlerdi.

Osmanlı zamanında başta Hacı Bayramı Veli hazretleri olmak üzere bir çok rehber başta cifir ilmi olmak üzere, kabala öğretileri ve ebced ile de devletin bekası için meşgul olmuşlar, ileride olabilecek bazı şeylere işaret etmişlerdi. Bu yüzden Tapınak şövalyelerinin hedefinde sürekli Müslüman alimler vardı. İbn'i Arabi, Gazali, Hacı Bayramı Veli gibi bir çok rehber hayatları boyunca yüzlerce suikasta maruz kalmışlar ancak Allah'ın izni ile hepsinden kurtulmuşlardı. Bu alimleri ortadan kaldırmak istemelerinin sebebi bu alimlerin kurduğu savunma mekanizmasıydı. Yazımızın belki de en önemli kısmı burası. Bütün bu ilimleri bilmenin tek anlamı dışarıdan gelecek saldırılara karşı yine aynı ilimlerle savunma hattı oluşturmak, Devleti Âli Osmaniyeyi ve kumandanı yani sultanı korumaktı. Ve defalarca da korudular. İstanbulu fethetmek bize nasip olacak mı diye soran 2. Murad'a "Padişah’ım sana İstanbul’u almak nasip değildir. Fakat Yüce Peygamber’in hadisinde de belirttiği gibi İstanbul mutlaka fetholunacaktır. İstanbul’u senin şu beşikte yatan şehzaden Mehmed’le yanımızda oturan müridimiz köse Akşemseddin alacaktır. Fethi mübin bu ikisine nasip olacaktır. Ben dahi bu fethi göremeyeceğim" diyen Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin bunu cifir ve ebced ile çözdüğü tartışılmaz bir gerçektir.

Dostlar günümüzle ve başlıkla bu olanların ne ilgisi mi var?

Anlatayım. Aslında nerden başlayacağımı çok bilmiyorum. Erdoğan'ın attan düşme sebebini mi anlatayım. Buna sebep olan Londra'da uzun yıllardır yaşayan ve İngiltere'nin beslediği İranlı mollanın ismini mi vereyim? Tahşiye operasyonlarında yakalanan Kör Hoca Molla Muhammedin neden ortadan kaldırılmak istendiğini mi yazayım? Makam aracında üzerine kapı kilitlenen Başbakan'ın maruz kaldığı bu olayın aslında yine kara sözlerle işlenmiş suikast olduğunu mu anlatayım? Erdoğana Pensilvanyada yapılan bedduanın normal bir beddua olmadığı ve cifir ile kabaladaki ritüellere göre yapıldığını mı anlatayım? Yapılan bütün bu operasyonlara karşı Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in yine 3 tane molla (Mela Muhammed, Mele Abdullah ve Mele Şirin) ile beraber kurdukları savunma hattını mı anlatayım? Bütün bu beddua seanslarına karşı alınan önlemleri mi?

Fantastik bir filim gibi geliyor değil mi size? Turgut Özal'ı hatırlayın o zaman. Özal'dan alınan örnekler üzerine yapılan bütün analizler zehirlenmediği ama bir sorun olmadan öldüğünü göstermekte. Özalı nasıl öldürdüler sizce? Yıllar önce 2014 yılında Gülen örgütünün sonunun geleceğini yazan Kör Molla Muhammedin hangi ilmi kullanarak bunu kaleme aldığını düşünüyorsunuz?

Soru sormadan anlatamam işte. Allah-u alem elimde bu örnekler olmasa size nasıl anlatacaktım onu da bilmiyorum. Ama bana susma Bisimit diyorlar. Yaz diyorlar. Yazayım da kime yazayım? Yazacak çok şey olunca ve işin içinde bizim doğa üstü dediğimiz ama aslında Kur'an ile sabit varlık ve ritüeller olunca sadece susup ölesi geliyor insanın.

Tekrar konuya geçelim. Erdoğan'ın attan düşme olayını basit gören bizler bazen güldük, bazen ah,vah ettik. Bu düşüşü atın huysuzluğuna bağlayacak kadar aptaldık. Evet maalesef aptaldık. Bu düşüşün arkasında yıllardır Londra'da İngiliz sermayesi ile kendine kanal kuran, akşama kadar kanalında Hz. Ebubekire, Hz. Ömere, Hz. Aişeye küfür ve lanet okuyan Yasser Al-Habib olduğunu nereden bilebilirdik? Bu bir deneme atışıydı. Ve başarılı oldular. Bu bir uyarı ateşiydi. Ve uyardılar. Bu düşüşü analiz eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez bunun normal bir düşüş olmadığını anlamıştı. Mehmet Görmez normal bir profesör değildi. Medresede diz çökmüş. Büyük mollalardan ilim tahsil etmişti. Eski usullere göre medresenin tozunu yutmuş, yaman bir alimdi. Hemen hiçbirimizin bilmediği, unvanında ne doktor, ne doçent ne de profesör olmayan danışmanlarını topladı. Bunlar Doğu'nun önde gelen medreselerinin yaman Mollalarıydı. Bu düşüşün tamamen bir saldırı olduğu kanaatine vardılar ve hemen ardından Özal'ın ölümünün tekrar araştırılmasını talep ettiler. Özal'ın üstüne bu kadar düşme sebebi buydu. Amaç katilleri bulmak değil, ortada kabala ve cifirden başka katil olmadığını ıs-bat ederek ikinci bir suikasta karşı önlem almaktı.

Özal'ın otopsisini yapanlar kesinlikle zehirlenme olmadığını tekrar dile getirdiler. Daha sonra devlet arşivleri açıldı ve Özal'ın konuşmaları, mimikleri, enerjisi incelendi. Dışarıdan bir el dokunuyordu. Normal değildi. Bütün bu saldırıların Özalı yıprattığı ve hasta ettiği anlaşıldı. Aynısını aslında yıllardır Erdoğan'a da yapıyorlardı. Bunu anlamak güç oldu ama geç olmadı. Diyanet İşleri Başkanı Görmez hemen bir savunma hattı kurulması emrini verdi. Enerji savaşlarının Dünyada petrol, doğal gaz, madenler üzerinden yapıldığını sanan bizler ilk defa gerçek bir enerji savaşına tanıklık ediyorduk. Erdoğan'ı koruyan mollaların yetiştirdiği talebelerden bazıları danışmanlık vasfı ile yakınında oldu. Bazıları koruma unvanı ile. Ama hepsinin bir amacı vardı. Tam 1000 yıl önce Hugues de Payenin başlattığı savaş devam ediyordu. Cumhuriyetin kurulması ile beraber bir kenara itilen Mollalar ve Medreselerin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor, Hacı Bayramı Velilerin, İbni Arabilerin, Gazalilerin eksikliği had safhada hissediliyordu. Cifir ilmi ile Said-i Kürdinin kurulacak olan devletin İslamı ortadan kaldırma girişimi olduğunu anlaması da bir İngiliz oyunu ile örtbas ediliyor, bu ilmi bilen alimler tek tek ortadan kaldırılıyordu. Özellikle Özal'ın ölümünden sonra savunma hattında kimse olmadığını düşünen şeytanın işbirlikçileri bu sefer Erdoğan'ın kellesini istiyordu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'i çok hafife almışlardı. Meydan savaşı olmadan kelle koparacaklarını düşünmüşlerdi. Yanılacaklardı. Mehmet Görmez ve Kürt Mollalar devletin ve ümmetin izzeti için öyle bir savaş vereceklerdi ki, dillere destan bu savaşı sadece ŞEREFİN VE İZZETİN suskun tarihi yazacak ve bu gerçek amel defterleri ile beraber ortaya çıkacaktı. Birileri bunu çıkıp yazmasaydı !

Dünyada İsrail'den sonra en çok Yahudi'nin yaşadığı ülkeyi Amerika veya Avrupa'nın herhangi bir ülkesi sananlar yanılıyordu. En çok Yahudi İRAN'da yaşamaktaydı. Bunu eskiden saklayan, günümüzde ise bunun dillendirilmesinden rahatsızlık duymayan Yahudiler kurdukları ÜÇGEN hat ile Türkiyeyi ortalarına almışlardı. Amerika'dan beddualar geliyor, İranlı mollalar kirli ve kara sözlerle Erdoğan'ı sınıyor, İsrail ise medyanın gücünü kullanarak yıpratma operasyonunu meşru kılarak bir yandan asıl failmiş gibi görünmeye çalışırken diğer taraftan da bu operasyonun üstünü örtüyordu. Bu millet bu operasyonla sadece istihbaratın değil diyanetin de tetikte olması gerektiğini anlayacaktı. Diyanete ayrılan bütçenin, Mehmet Görmez'in medrese mezunu mollalara imamlık hattı tanımak istemesinin, doğudaki diyanet açılımının, kanalın ve radyonun Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in medrese vizyonunda ve bu vizyonun arkasında yatan yaman bir mücadele olduğunu bu millet çok sonra anlayacaktı. Aslında Mehmet Görmez buna hazırlıklıydı. Ve Özal'ın ölümünün bu minvalde araştırılmasını bizzat istemişti. Arka planda bunu nasıl dile getireceğini, medyayı ve hatta Başbakanı nasıl ikna edeceğini bilmiyordu. Ama olaylar öyle gelişti ki Hz. Allah'ın yardımı ile Erdoğan bizzat bu olaylara şahitlik ederek ve hatta bazen olayın MEF'ULU olarak inanmak zorunda kaldı.

17 Aralık darbe girişiminin başarısız olmasından sonra Pensilvanya'dan yapılan bedduayı normal bir beddua sanarak dalga geçenler, animasyon hazırlayanlar, caps yapanlar, yani bizler malesef yine aptalık ettik. Bu beddua girişimi dönüşü olmayan, dönüşü durumunda bizzat beddua sahibini öldürecek bir kabala ritüeliydi. Hem de en tehlikelisi. Bunu daha önce Hz. Süleyman'ın yükselişini önlemek için yapanlar yanlışlıkla Hz. Süleymanın eşlerinden birini öldürmüşlerdi. Ve bu sihir dönüp dolaşarak ritüelin sahibini bulmuştu.

Bütün bu olaylardan sonra böyle bir ritüelin olacağını tahmin eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez yine hazırlıklıydı. Molla Muhammed, Molla Abdullah ve Molla Şirinin önderliğinde 27 aralık gecesi Bitliste bir Norşin medresesinde yaklaşık 100 medrese talebesi ile bir araya geldiler. Yapılan dualar, zikirler ve ritüeller ile bedduaya karşılık verildi. Bu bedduaya karşı bir beddua değildi. Bu bir antivirustu. Bunu en iyi firaset sahibi müminler anlardı. Efendimiz sav'den Hz Ali ve Hz Ebubekire, oradan Geylanilere, Hacı Bayramı velilere, Gazali ve İbni Arabilere, Ebu Vefa Hazretlerine, Somuncu Babalara, Mevlana Siracuddinlere kadar gelen gelenek sadece İslam ve İnsan gerçeği değil, insan ve islamı tıpkı Mevlana ve Şems gibi birbirini tamamlayacak hale getiren ve Devletin bekası için elzem olacak olan bu gerçekti. Cumhuriyet ile ortadan kaldırılmak istenen bu gerçek Hz. Allahın emri ile var olmaya devam edecekti. Bunda şüphesiz hakiki İslam geleneğini ayakta tutan Doğu medreselerinin ve Kürt mollaların yeri büyüktü.

Tahşiye operasyonlarında göz altına alınan Kör Molla Muhammedin tek suçu vardı. O da Cifir ilmine vakıf mollalardan bir tanesiydi. Etrafındakilere akıl almaz şeyler söylüyor, ilginç tarih ve bilgilerden bahsediyordu. Bu bilgiler zamanla kulaktan kulağa aktarılıyor, Pensilvanya dahil bir çok karanlık zümrenin haberdar oluyordu. Kör Molla Muhammedin ortadan kaldırılması dikkat çekecekti. Bunu biliyorlardı. Bu yüzden kumpas kuruldu ve terör örgütü uzantısı suçlaması ile yapılan operasyonda tutuklandılar. Hiç bir haber sitesi veya televizyon buna yer vermedi. Hiç kimsenin haberi olmadı. Herkes günü birlik yaşamaya devam ederken bu operasyonların arkasında Cifir ve Kabala gerçeğini gören birisi vardı. Ama cesaret edemiyordu. Bunu nasıl anlatacaktı devlete? O kişi yine Diyanet İşleri Başkanı Görmezdi. Görmez 17 Aralık operasyonlarından sonra cesaretini toplayarak tek tek bütün olayların analizini bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan'a sundu ve asıl mücadele ondan sonra başladı. Bir yandan saldırı hattındaki Amerika, İsrail ve İran, diğer taraftan Türkiye'nin bekası için yeri geldiğinde Gazali olan, İbn-i Arabi olan Görmez ve Kürt mollalar. Sonunda Kürt mollaların fendi zalimleri yendi. Ve arka planda düşman öyle bir mağlubiyet aldı ki Hz. Allah bu millete adaleti bir kez daha emanet etti.

Yazının daha uzun olması gerektiği kanaatindeyim ama buraya kadar yazdıklarımı siz de takdir edersiniz ki acaba yazsam mı yoksa yazmasam mı minvalinde kaleme aldım. Nitekim yazmak kolaydır belki ama bunun sonuçları olacaktır. Yazdıklarımın sonuçlarına katlanacağım elbet ama bunlar ulu orta söylenecek şeyler değil. Yine de Şevki Yılmaz'ın 1990'lı yıllarda dediği gibi bu açıklamalar insan hayatına mal olur ama Kur'ana dönmek için bu hayat Allah'a satılmıştır.

Ne istihbaratınızı, ne diyanetinizi, ne de medreselerinizi küçümsemeyin. Biz diri bir milletiz. Bizi geçmişimizden kopardıkları için bu yazdıklarım belki size acayip geliyor. Ama 100 yıl önce bu yazdıklarım derslerde öğretilen, anlatılan şeylerdi. Bizi ne Doğu'daki medreselerden, ne Kürt kardeşlerimizden, ne Devletimizden ne de ALLAH'TAN koparmalarına izin vermeyin. Cesur olun. Pısırık olmayın. Şu an savaş devam ediyor. Her gün düşman yeniliyor. Her gün biz şehid veriyoruz. Düşmanın yenilgisi bizim kaybımız olmadığı anlamına gelmiyor. Allaha şükür esefimiz yok ama en büyük kaygımız gün gelip bunlar anlatıldığında milletimizin bunları anlamaması olacaktır. İşte o gün bizim kaybedeceğimiz gün olacaktır.

Bisimit

İSRAİL'İN 2015 ORTADOĞU KAOS RAPORU

İsrail askeri birimlerinin hazırladığı 2015 Ortadoğu Raporu’na göre bölge daha da alt üst olacak. Türkiye adının hiç geçmediği rapordaki istihbarat değerlendirmesinde Suriye, Irak, Yemen ve Libya gibi ülkelerdeki iç savaş ve parçalanmanın diğer ülkelere de yayılacağı öngörülüyor. Riyad petroldeki düşüşün İran ise anarşinin kurbanı olacak.

Kaos raporu


İsrail askeri istihbaratı 2015 yılı hakkında yaptığı yıllık değerlendirmesinde Ortadoğu’da ortaya çıkacak tehditlerle ilgili ‘kaotik’ yorumlarda bulundu. İsrail’in Yedioth Ahronoth gazetesinde de yayımlanan  istihbarat birimlerinin analizlerine göre Suriye, Irak, Yemen ve Libya gibi ülkelerde oluşan politik, askeri ve ekonomik istikrarsızlığın diğer Ortadoğu ülkelerine de yayılması engellenemeyecek Öncelikle Ortadoğu’nun halihazırdaki durumu hakkında öngörülerde bulunan istihbarat servisi, bölgede dengenin bir türlü sağlanamamasını etkin bir uluslararası gücün yokluğuna bağladı.
RUSYA ETKİN OLACAK
Türkiye’ye değinilmemesi dikkat çeken raporda, Irak ve Suriye’de IŞİD tehlikesine karşı ABD’nin yeterli güce sahip olmamasına vurgu yapıldı. ABD Başkanı Barack Obama’nın koalisyon ortakları olmadan adım atamamasının bölgedeki istikrarsızlığı engelleyemediği kaydedilen raporda, “2015 yılında da Suriye ordusuna yardımlarına devam edecek olan Rusya, Ortadoğu’da etkin devletlerden biri olacak” denildi.
GOLAN PARANOYASI
Değerlendirmede İsrail, Esed rejimiyle çarpışan Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) sağladıkları “insani yardımın” karşılığını gördüklerini de açıkladı. İsrail’in 1981 yılında tek taraflı olarak ilhak ettiği Suriye topraklarına bağlı Golan Tepeleri’ni tehdit unsuru olarak gördüğü silahlı gruplardan korumak için ise dolaylı olarak ÖSO’nun yardımının dokunacağına inanılıyor.
İsrail ve Suriye arasında Golan Tepelerine ÖSO tarafından konuşlandırılan silahlı militanların, IŞİD, El-Nusra ve Hizbullah gibi İsrail’e sızacak veya tehdit oluşturabilecek güçleri fiziksel olarak engelleyeceği düşünülüyor. 
İki kritik gelişmeye dikkat
2015 yorumunda Ortadoğu’daki gelişmelerle ilgili bir diğer dikkat çekici unsur ise bölgedeki durumu etkileyecek iki anahtar olay değerlendirmesi oldu. Bölgedeki gidişatı etkileyecek iki önemli faktörün İsrail genel seçimleri ve düşen petrol fiyatları olacağı öne sürüldü. Petrol krizini ağır darbe almadan atlatacağı düşünülen Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri haricinde diğer Arap ülkeleri için yapılan değerlendirmeler gelecek yılın bu ülkeler için pek de kolay geçmeyeceğini ortaya çıkardı. Değerlendirmede petrol fiyatlarının düşmesiyle beraber girilecek kriz sonucunda İran, Irak ve Libya gibi ülkelerin anarşi kurbanı olacağı ifade edildi. 
Ülkeler birer birer bölünecek
İsrail'in istihbarat raporunda  siyasi ve askeri çatışmalar sonucunda parçalanma sürecine giren ülkelere de değinildi. İsrail askeri istihbaratı, Libya’nın üç, Sudan’ın iki bölgeye ayrılacağını ve Yemen, Suriye, Irak ve Somali’de başlayan bölünme hareketlerinin ise hızlanacağı ve yayılacağı görüşünde. Raporda 2015’te Hamas ile bir savaşın daha kaçınılmaz olduğu vurgulanırken İran, Irak, Suriye ve Yemen gibi ülkelerin içinde bulunduğu silahlı grupların çatışma eksenine Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve hatta Katar’ın da gireceği vurgulanıyor. Ancak Katar ve Mısır arasındaki muhtemel bir yakınlaşmanın İsrail için önemli olduğu kabul ediliyor. Bu anlaşmanın Gazze-İsrail sınırında yaşanacak herhangi bir büyük felaketi önlemede ve geciktirmede etkin olacağı inancı hakim. 

28 Aralık 2014 Pazar

İMAN VE KÜFÜR TEMELİNDE SİYASET YAPMAK

ERGÜN YILDIRIM

Ergün Yıldırımİslam toplumlarının ana akımını oluşturan Ehl-i Sünnet teolojisinde siyaset, bir iman ve küfür meselesi değildir. Siyaset, bir içtihat alanıdır. Müslümanlar bu içtihat alanında yanılabilirler. Ancak bütün bunlar onların küfrüne delalet etmez. Yine Ehl-i Sünnet anlayışına göre iman ve küfür bir akaid (akide) meselesidir. İmana taalluk eden bir siyasal problem haline gelmesi, ancak Müslümanlar dışındaki toplulukların hakimiyeti ve emperyalizmi durumunda söz konusu olabilir.
İslami hareketlerin en büyük çıkmazlarından biri siyasal alanı iman ve küfür temelinde okumaya yönelmeleridir. Çünkü siyasetin varlığını iman ve küfür ayırımı çerçevesinde yorumlayarak büyük sorunlara yol açıyorlar. İslam siyasal teorisini iman ve küfür ayırımı bağlamında ele alarak çeşitli kargaşalıklara, kaoslara ve çatışmalara davetiye çıkarıyorlar. İslam toplumlarında siyasal arayışlar içinde olan, çeşitli faaliyetler örgütleyen ve bir takım eylemlerde bulunan İslami hareketler, siyasal teoriyi bu söz konusu iki kavram üzerinde tanımlamak suretiyle oldukça dar bir siyasal dünya anlayışına sıkışıp kalıyorlar. Birbirleriyle çatışmacı bir rekabete dahil oluyor. Yine karşılıklı olarak bir birlerini dışlayıcı, ötekileştirici ve reddedici tutumlar geliştiriyorlar. Bundan dolayı bütün toplumsal kesimlere hitap eden, kuşatıcı ve tarihsel mirasla bağdaşarak çağdaş döneme hitap eden bir siyasal tutum geliştirmekte zorlanıyorlar.
İman ve k-üfür ayırımını siyasal alan ile özdeşleştiren yaklaşımın başında haricilik gelmektedir. Haricilere göre hem Şia hem de Ehl-i sünnet İslam’dan uzaklaşmış yaklaşımlardır. Hakimiyeti Hz. Ali ya da Muaviye’ye hasretmek bunun somut ifadesidir. Oysa hakimiyet sadece Allah’ındır. Onun dışında bir arayış içinde olmak küfürdür. Bu yaklaşımlarıyla, siyasal ayrışmasını imanla temellendirir ve kendisi gibi siyasal pozisyon edinmeyenlere de küfür damgasını vurur. Böylece İslam’ın siyasal teorisini bir içtihat meselesi olmanın çok ötelerine taşıyarak bir iman ve küfür meselesi haline getirerek formüle ederler. 
HARİCİLİK VE VEHHABİLİK
Haricilere benzer bir tutumu Vehhabiliğin ilk çıkış yıllarında görüyoruz. Muhammed B. Abdulvehhab’ın başlattığı hareket temelde siyasal bir teolojiyle bütünleşiyordu. Hatta çoğunlukla siyasaldı. Ona göre müşrikler, gayri Müslimler ve bir de Müslümanlar vardı. İbn-i Suud kabilesinin şemsiyesi altında toplanan ve Vehhabiliği benimseyen kabileler Müslümandı. Bunun dışında yer alan Şia ve Ehl-i sünnet ise müşrikti. Bundan dolayı onlarla savaşmak, mallarına ve canlarına el koymak helaldi. Bu yaklaşımlarıyla vehhabilik, siyasal düşünce ve eylemi bir iman ve küfür meselesi olarak ele alıyordu.
Çağdaş tarihi dönemde İslam toplumları çok dramatik siyasal kopuşlar ile yüz yüze kaldılar. Haricilik ve Vehhabilik hareketlerinin farklı izdüşümleri ile ortaya çıktılar bu dönemde. Özellikle siyaseti yine iman ve küfür meselesi olarak gören çeşitli yaklaşımları savunan birçok İslami hareketlerle karşılaşıyoruz. Bu hareketler kısmen Vehhabi ve harici siyasal teolojilerden etkilenmekle beraber önemli ölçüde Osmanlı sonrası siyasal coğrafyada oluşan devletlerin yapılarına karşı geliştirdikleri siyasal stratejilerle hareket ettiler. Çünkü bu devletler milliyetçilik, sosyalizm ve sekülarizm ideolojileri aracılığıyla kurguladıkları siyasetler büyük ölçüde dini varlığın siyasal boyutlarını dışlamakta, ötekileştirmekte ve temsiliyetine imkan vermemektedir. 
Buna paralel bir biçimde İslam’dan ilham alarak var olmaya yönelen hareketler de siyasal katılım imkanını bulamamaktadır. Buna bağlı olarak özellikle soğuk savaşın ağır ideolojik tonlarıyla da bütünleşerek “Hakimiyet Allah’ındır” tezi etrafında bir siyasal teoloji yeniden seferber olmaya başlar. Müslüman toplumların mevcut siyasal iktidarları küfür ve iman meselesi temelinde yorumlanır. Burada siyaset, bir küfür ve iman sorunudur. Bu iki keskin hat etrafında tartışma konusu yapılır ve çeşitli meydan okumalar geliştirilmeye çalışılır. İhvan-ı Müslim’inde Seyyid Kutup ve Cemaati İslami de Mevdudi gibi şahsiyetlerin eserlerinde bu siyasal teori yoğun bir biçimde işlenir. İslam toplumlarında hâkimiyetini sürdüren siyasetler “küfür ve iman” ölçüsü ile değerlendirilir ve çoğunlukla Allah’ın hükmüyle hükmetmediklerine kanaat getirildiği için de küfürle yaftalanırlar. İslami hareketlerin bütün enerjisi küfürle tanımlanan bu düzenleri değiştirmek üzerine yoğunlaşır. Bu çerçevede fikri, entelektüel ve tebliğ çalışmaları yoğunluk kazanır. 
İSLAMİ HAREKETLER VE SİYASAL ALAN
Küresel tarihi şartlarda bu İslami hareketlerin önemli değişmeler geçirdikleri, ancak farklı düzeylerde de olsa iman ve küfür ayırımına dayalı siyasal paradigmayla faaliyetlerini sürdürdüklerini görüyoruz. El-Kaide ve IŞİD’in siyasal anlayışı bütünüyle buna dayanmaktadır. Suriye’de IŞİD’in kurucusu olan Zerkavi’nin hocası ve El-Kaide’ye de önemli politik teoriler sunan Makdisi, bu teori etrafında epeyce mesai harcamaktadır. Makdisi, mevcut egemen siyasal yapıları Allah’ın hükümleriyle hükmetmedikleri için küfürle damgalar ve Müslümanları buna karşı mücadeleye davet eder. Neredeyse hayatının çoğunu hapiste geçiren Makdisi, bu tezini hala sürdürmeye devam etmektedir.
İslami hareketler siyasal alanı iman ve küfür ayrımı ile yorumlama yöntemini sadece seküler, milliyetçi ve şer’i şeriften kopan devletlere karşı geliştirmiyorlar. Aynı zamanda bunu birbirlerine karşı da yapıyorlar. Karşılıklı siyasal rekabetlerde bulunurken, birbirlerinin siyasal varlıklarını küfürle damgalayabiliyorlar. Siyasal açıdan iman karşısında yer alan tarihsel figürleri seferber ederek siyasal rakiplerini alt etmeye çalışıyorlar. Günümüzde Vehhabilik, El-Kaide ve İŞİD başta olmak üzere birçok hareketin bu siyasal tutum içinde olduğunu görmek mümkün.
İlginç olan, Türkiye’de de son zamanlar da bu siyasal rekabet diliyle karşılaşmaya başlamamız. “Münafık”, “Yezit”, “Yaşasın cehennem” gibi birçok ifadeler aracılığıyla rakip siyasi alan bir “küfür” cephesi olarak tanımlanmaktadır. Özellikle “Yaşasın cehennem” sloganının “Kâfirler için yaşasın cehennem” ayetinin yansıması olduğunu düşünürsek bu daha bariz bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Yine Kur’an’da adı geçen ve apaçık inkarlarıyla (küfürleriyle) peygamberlere ve Müslümanlara zulmeden siyasal otoriterler olarak sembolleşen Nemrut ve Firavun adlandırmaları yapılmaktadır. 
EHL-İ SÜNNET TEOLOJİSİ
Bir Müslüman hareket kendisini Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed safı, rakibini de Nemrut, Firavun ve Ebu Cehil safı olarak tanımlamaktadır. Bütün bu tavırlar, dini bir cemaatin kendisine siyasal rakip gördüğü (yine dindar bir hareketten gelen) taraflara yöneltmektedir. Gülen hareketi, Ak Parti için bu söylemler içine girmektedir. Siyasal rekabeti ve çatışmayı “iman ve küfür” meselesine dayanarak okumalara gitmektedir.
İslam toplumlarının ana akımını oluşturan Ehl-i Sünnet teolojisinde siyaset, bir iman ve küfür meselesi değildir. Siyaset, bir içtihat alanıdır. Müslümanlar bu içtihat alanında yanılabilirler. Ancak bütün bunlar onların küfrüne delalet etmez. Yine Ehl-i Sünnet anlayışına göre iman ve küfür bir akaid(akide) meselesidir. İmana taalluk eden bir siyasal problem haline gelmesi, ancak Müslümanlar dışındaki toplulukların hakimiyeti ve emperyalizmi durumunda söz konusu olabilir. Selefi alim ve mücahit İbn-i Teymiye’nin tavrı bu açıdan örnektir. İbn-i Teymiyye,  İslam dışında yer alan Moğol siyasal hakimiyetine karşıdır. Siyaseti iman ve küfür meselesi yaptığı siyasal alan İslam’ı kabul etmeyen ve müşrik olan hükümdarlarca temsil edilendir. Müslüman olan hükümdarlar, sultanlar ve emirler Ehl-i Sünnet tarafından cahil, zalim vs söylemleriyle eleştirilir, kafir olarak değil.

26 Aralık 2014 Cuma

BEDİÜZZAMAN'IN TALEBESİ ABDÜLKADİR BADILLI VEFAT ETTİ

Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Abdülkadir Badıllı (78), tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.


Abdülkadir Badıllı, 26 Aralık 2014 günü nefes darlığı nedeniyle tedavi gördüğü Ankara'daki Gazi Üniversitesi Hastanesinde yaşama veda etti.

ŞANLIURFA'YA DEFNEDİLECEK

Badıllı'nın cenazesinin Cumartesi günü Şanlıurfa'da ikindi vakti kılınacak cenaze namazının ardından defnedileceğini belirten Yüce, "Cenaze törenine, Bediüzzaman Hazretlerinin hayatta olan talebeleri ile yurt içi ve dışından birçok insan iştirak edecek" dedi.
Badıllı, "Mufassal Tarihçe-i Hayat" adlı 3 ciltlik eseri ile de tanınıyor.

ABDULKADİR BADILLI KİMDİR?

1936 yılında Şanlıurfa'ya bağlı Akziyaret nahiyesinin Şeyhzeliha köyünde dünya geldi. Babası Abdurrahman annesi Havvadır. 1953 yılında Bediüzzaman Said Nursi hazretlerini iki üç kere ziyaret etti ve Said Nursi kendisini talebeliğe kabul etti. 1953'ten bügüne kadar risale-i nur hizmetinde hayatına devam etmiştir. Harran Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktora ünvanı verilmiştir. Arapça, Farsça, Osmanlıca ve Kürtçe biliyor. Urfa'daki mekânı bir Bediüzzaman arşiv hanesi gibi kullanılmıştır. Sait Nursi'ye ait birçok kıymetli eşya ve bu arada Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin de meşhur cübbesi orada bulunmaktadır.

BAŞLICA ESERLERİ

Üç ciltlik Mufassal Tarihçe,Risale-i Nurun Kudsi Kaynakları, İşarat-ül İcaz tercümesi, Mesnevi-yi Nuriye tercümesi, Bediüzzaman Ve Din Tılsımları,İslam kardeşligi içnde türk-ilişkileri,Güneş üflemekle sönmez, son olarak risale-i nurda cuma hutbeleri adında bir çalışması var.


Abdulkadir Badıllı ağabey son yolculuğuna uğurlandı

Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi cenaze merasiminin ardından Balıklıgöl Yerleşkesindeki vatandaşlara yemek ikramında bulundu.

Abdülkadir Badıllı ağabey Şanlıurfa’da ikindi vakti kılınan cenaze namazının ardından dualarla defnedildi. 

YENİ TÜRKİYE YOLUNDA

STK ve cemaatlerden Paralele tepki hükümete destek!


150 civarında sivil toplum kuruluşu ve İslami cemaatin oluşturduğu "Milli İrade Platformu", gazetelere "Yeni Türkiye Yolunda Şimdi Yeni Şeyler Söylemek Lazım..." başlığıyla verdiği ilanda Paralel Yapı'ya ve 17 Aralık Darbe girişimine tepki göstererek 'milli irade' vurgusu yaptı.


25 Aralık 2014 Perşembe

17 ARALIK BAŞARILI OLSAYDI

17 Aralık süreci başarılı olsaydı neler olacaktı?

Paralel yapının 17 Aralık darbe girişimi başarılı olsaydı, Türkiye'de neler yaşanırdı sorusunu gazeteci ve yazarlara sorduk. Ortak görüş: İç savaşa varan bir kaos yaşanırdı. Ülke Müslüman görünümlü bir İsrail'e dönüşürdü


Latif Erdoğan (Bir dönem Gülen'e en yakın isimlerden, Yeni Akit Gazetesi Yazarı): 
Darbe gerçekleşmiş olsaydı büyük fotoğrafa bakıldığında, mutlaka darbeyi gerçekleştirmek isteyenlerin başındaki kişi Türkiye'ye halife olarak gelecekti. Türkiye'deki hilafette IŞİD gibi kendisini halife ilan edenlerle veya İran'la bir çatışmaya girecekti. Ülke içinde bir konsensüs meydana getirmek ve dış güçlerle birleşmek için bunlar yapılacaktı. Dolaysıyla Türkiye 2 taraflı harbin içinde olurdu. 

Haşmet Babaoğlu (Sabah Yazarı): 
Türkiye, Müslüman görünümlü İsrail olurdu, şu an da Paralel Yapı'yla birlikte hareket eden ulusalcılar, sosyalist sol, HDP'liler ve CHP'liler o Türkiye'de bir gün bile yaşamak istemezlerdi. 

Nagehan Alçı (Milliyet Yazarı):
Darbe başarıya ulaşsaydı Türkiye bugün bir açıkhava hapishanesi olurdu. Bu yapı kendine düşman ya da potansiyel düşman olarak gördüğü herkesi, daha önce de yapmış olduğu gibi bir takım sahte kanıtlar, sahte ihbarlar ve yalancı tanıklarla hapse atmaya çalışırdı. Maalesef Türkiye görüntüde sandıktan çıkan kukla iktidarların olduğu ama arka planda hiç değişmeyen bir bürokrasi vesayeti altında bir ülke olurdu. 12 yılın ardından yüzde 50'yle ayakta kalan bir lideri halk kolay kolay teslim etmezdi. İç savaşa kadar giden görüntüler olurdu. 

Mehmet Ali Önel (Televizyoncu- Gazeteci):
Öncelikle Türkiye bağımsızlığını kaybetmiş olacaktı. Rejim değişecekti. Fethullah Gülen sözde dini lider olarak, İran benzeri bir modelle ülkeyi yönetecekti. Ama Yüce Allah 17 Aralık sabahı onlara vakti gelmeden erken çıkış yaptırdı. Gizli planları ve 40 yıllık hazırlıkları bu erken çıkış ile deşifre oldu. 

Halime Kökçe (Star Yazarı):
Kurdukları paralel suç şebekesi marifetiyle dinledikleri kişiler için, sözde "Selam Terör Örgütü" davası üzerinden Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk davalarındakinden çok daha acımasız yöntemlerle yeni Silivriler yapacaklardı. Türkiye'nin Ortadoğu üzerindeki demokrasi ve insan merkezli dış politikası, tümden ilga edilmiş olacak ve yeniden "güneydeki sevdikleri ülkenin" güvenliği eksenine oturacaktı. 

Hikmet Genç (Yeni Şafak Yazarı):
Hükümet düşecekti, yargı ve kolluk güçleriyle Türkiye'de ilk defa bir darbe gerçeklemiş olacaktı. Yeni dünya düzeninde Batılıların öngörmüş olduğu yönetilebilir bir Ortadoğu, yönetilebilir bir Türkiye sistemi kurulacaktı. Erdoğan'ı lider olarak çok seven yüzbinler ise mücadeleye başlayacaktı. Bu da kitlesel bir halk hareketine dönüşürdü. 

Ersoy Dede (Yeni Akit Yazarı):
27 Mayıs kanlı faşist darbesinden daha vahim bir tablo bekliyor olacaktı Türkiye'yi.. Don davasından, cımbız davasından, köpek davasından daha sert geldi darbeciler bu defa... Bu yapılanın darbe olduğunu haykırdığımız için ise bizi zaten spor salonlarına doldurmuş olacaklardı çoktan. Bugün 'basın hürriyeti' diye bağıran bu güruh, yanlışlıkla başarılı olsaydı ortada ne gazete kalırdı gerçekleri söyleyecek ne gazeteci. 

Elif Çakır (Gazeteci- Yazar): 
Bu ahlaksız darbe başarılsaydı sonu kanlı bitecekti. Tüm Türkiye'yi Silivriye çevireceklerdi.

Sabah 

24 Aralık 2014 Çarşamba

YÜZDE ALTMIŞ YETMİŞİ TAM MÜTEDEYYİN OLAN İTTİHAD-I İSLAM PARTİSİ

Bediüzzaman Emirdağ Lahikasında şöyle diyor:
Bu vatanda şimdilik dört parti var. Biri Halk Partisi, biri Demokrat, biri Millet, diğeri İttihad-ı İslâmdır.

İttihad-ı İslâm Partisi, yüzde altmış, yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla, şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini siyasete âlet etmemeye, belki siyaseti dine âlet etmeye çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i İslâmiye zedelenmesiyle ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete âlet etmeye mecbur olacağından, şimdilik o parti başa geçmemek lâzımdır."

Bu lahikanın perspektifinden baktığımızda Bediüzzaman 1950-1960 yılı döneminde mevcut partiler içinde islami tandanslı partinin başa geçmesi için henüz zaman ve zemini gelmediğinden merkez-liberal ve dine hürmetkar Demokratı desteklemiştir. Şimdilik ittihad-ı islam siyasetini esas alan partinin başa geçmemesi lazımdır demiş. Zaman içinde Demokratın yerine gelen her bir merkez partisi milletin de dindarlaşması ile giderek daha dine hürmetkar olmuştur. Şimdiki Akparti mevcutlar içinde en iyisi olmuştur.

Akparti Bediüzzaman'ın belirttiği gibi % 60-70'i tam mütedeyyin bir parti midir? Bunu söylemek zordur. Demek ki bu parti de Demokrat, Adalet, Anavatan partilerinin devamı olan merkez partisidir.

Bediüzzaman bu lahikada sanırım % 60-70'i tam mütedeyyin insanlardan oluşan bir partiyi haber vermektedir. Görünüşe göre haber verdiği parti Akparti değildir. Belki tahminen Akparti üzerinde oynanan oyunların sonucu bu parti dağılırsa kuvvetli bir ihtimale göre bundan sonraki dindar partiyi haber vermektedir.

Akparti her ne kadar dindar bir parti ise de ittihad-ı islamı siyasi temel olarak almamıştır. Fiilen ittihad-ı islama çalışmaktadır. Ama açıkça bu ilkeyi dillendirmekten kaçınmaktadır. Ancak batı Akparti'nin niyetlerini anlamış olduğundan Erdoğan'ın Tunus, Gazze, Mısır hatta daha önceki haliyle Suriye ile yakınlaşmasından gidişatı anlamış ve şiddetle engellemiştir. İslam Birliğinin zaman ve zemini hemen hemen gelmiş olmasına rağmen Arap baharının yönü saptırılmıştır. Batı bu ülkelerdeki  beşinci kollarını faaliyete geçirmiş ve İslam Birliği çekirdeğinin oluşmasını engellemiştir.

Şimdi Gezi ve onun ardından gelen sayısız girişimler sonuç verirse, Akparti iktidarındaki bazı çürükleri bahane ederek milletin iradesini etkileyebilirlerse işte o zaman endişemiz olan kısa sürecek ama islam baharındaki yeni açan çiçekleri kasıp kavuracak bir kış gelebilir.

Beklentimiz İnşaallah bu fırtına kısa süreli bir bahar fırtınası olur. Altınla bakırı, çiçekle dikeni birbirinden ayıran bir sınav olur. Yoksa bazılarının sandığı gibi nimet külfetsiz verilmeyecektir. Doğum sancısız olmaz.




DÜNYANIN SIFIR NOKTASI İSTANBUL

Üç devrin kültür, tarih ve ticaret merkezi olan İstanbul 116 yıl öncesine kadar dünyanın sıfır noktası olarak kabul edilirdi ve dünya İstanbul'un doğusu ve batısı olarak ikiye ayrılırdı...


Dünyanın sıfır noktası İstanbul

İstanbul Sıfır Meridyen Çalıştayı 24 Aralık Perşembe günü başlıyor. Tarih boyunca kordinat sistemleri ve haritacılık konulu çalıştay İstanbul Aydın Üniversitesi Florya Kampüsü'nde yapılacak. Şu anda İngiltere'nin Greenwich kasabası dünyanın sıfır noktası olarak kabul edilirken bundan 116 yıl öncesine kadar dünya saatini İstanbul'a göre ayarlardı. İşte İstanbul'la ilgili çalıştayda işlenecek ve çok az kişinin bildiği konulardan bir bölüm...

"DÜNYA, SAATİNİ İSTANBUL'A GÖRE AYARLARDI"Şuan dünyada "sıfır" noktası olarak, İngiltere'nin Greenwich kasabası kabul edilir. Oysa 116 yıl öncesine kadar, dünyanın "sıfır" noktası İstanbul'un Sultan Ahmet Meydanı idi.

İstanbul sadece Osmanlı'nın başkenti olmamıştır. İstanbul, yaklaşık 1.500 yıldır dünyanın başkentidir. Dünyanın "sıfır noktası" kabul edilmiştir. Bizans ve Roma'ya başkentlik yapmış, tüm dünya, saatini İstanbul'a göre ayarlamıştır. 1884 yılına kadar tüm dünya, saatini İstanbul'a göre ayarlardı. Arzın merkezini simgeleyen "milyon taşı", bir diğer adıyla "sıfır taşı" buradadır.

'SIFIR TAŞI' İSTANBUL AYASOFYA MEYDANI'NDA YER ALIRDIYaklaşık 1500 yıldır, dünyanın saatini ayarlarken merkez kabul ettiği taş, İstanbul'da, ama çok az insan biliyor bunu. İstanbul'da Sultan Ahmet Meydanı'nda, Yerebatan Sarnıcı'nın girişinin yanında. Yüzbinlece insan, yanından gelip geçiyor, ama ne olduğunu bilmiyorlar.
Haritalar buna göre yapılır, saatler buna göre ayarlanır, yön buna göre tayin edilirdi. Ama unutmayın bu kabul, sadece Osmanlı döneminde değil, Bizans ve Roma döneminde de var. Onlar da saatini, yönünü bu taşa göre yapmıştır.

Bu taş aynı zamanda uzaklıkların hesaplanmasında da "merkez"di.1880'li yılların başında İngiltere'de bir Coğrafya Kongresi düzenleniyor ve 1884 yılından itibaren, İngiltere'nin Greenwich kasabası, "Başlangıç Meridyeninin Geçtiği Yer" olarak kabul ediliyor. Ve zamanla dünya, saatini artık Greenwich'e göre ayarlamaya başlıyor. Saat dilimi için kullanılan "GMT" ifadesi de buradan geliyor. Yani Greenwich Mean Time.. İstanbul, dünyanın; saat, uzaklık, yön merkezi olmaktan böylece çıkarılıyor.

"SIFIR TAŞI"NIN KISA TARİHİ"Sıfır Taşı", İstanbul'da, Aya Sofya camii karşısında Sultanahmet Meydanı'nın kuzeybatı köşesinde Yerebatan Sarnıcı'nın girişinin yakınında, tramvay yolunun yanında bulunur. 

Bizans İmparatorluğu'nda Konstantinopolis şehrine ulaşan tüm Antik Roma yollarının başlangıç noktası ve dünya üzerindeki diğer şehirlerin bu şehre olan uzaklığının hesaplanmasında kullanılan sıfır noktasıdır.
İmparator I. Konstantinus tarafından 4. yüzyılda yerleştirildiği kabul edilir. Bazı tarihi kaynaklarda, Ayasofya'da yapılan kimi imparatorluk törenlerinin kiliseden sonra bu anıt taşın altında devam ettiği yazılmıştır.

Dünyanın Çeşitli Kentlerinin "Sıfır Taşı"na UzaklıklarıTokyo - 8954 Km
London - 2502 "
Moskova - 1757 "
Mekke - 2407 "
Berlin - 1740 "
Amsterdam - 2214 "
Bakü - 1756 "
Tahran - 2040 "
Roma - 1377 "
Paris - 2258 "
Şam - 1488 "
Lefkoşa - 1846 "

DÜNYA İSTANBUL'UN DOĞUSU VE BATISI DİYE İKİYE AYRILIRDI

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş konuyla ilgili, "1884 yılına kadar İstanbul Yerebatan Sarayı'nın önündeki milenyum taşı ve Ayasofya kubbesinin üzerindeki hilalin içinden geçtiği var sayılan meridyen 'sıfır' numaralı meridyen idi. Haritalar buna göre yapılır, saatler buna göre ayarlanır, yön buna göre tayin edilirdi, Doğu Roma, Batı Roma gibi... İşte bu yüzden bir tarihçiye göre, dünya, 'İstanbul'un doğusu' ve 'İstanbul'un batısı' diye ikiye ayrılır. Napolyon, işte bu yüzden, 'İstanbul, dünya tek ülke olsaydı başkent olurdu' açıklamasını yaptı...

RİSALE-İ NUR TEŞEKKÜRÜ

Mehmet ÖZMEN

Büyük bölümü Nur talebeleri tarafından kurulan yüzlerce vakıf ve dernek gazetelere tam sayfa ilan vererek ‘Risale-i Nur’un devlet koruması altına alınması sebebiyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Bakanlar Kurulu’na tebrik ve teşekkür etti.

Risale-i Nur teşekkürü
Bediüzzaman Said Nursi’nin hayattaki talebeleri, Risale-i Nur külliyatını korsancılar ve tahrifatçıların tekelinden kurtaran yasal düzenlemenin hazırlanmasına katkıları olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’na ve Bakanlar Kurulu’na gazete ilanı ile teşekkür etti.  
Bediüzzaman Said Nursi hakkında 33 adet kitap yazan ve hayatını Risale-i Nurlara adayan araştırmacı-yazar Necmettin Şahiner, Anadolu’dan Şam’a kadar 100’e yakın Üstad’ın talebelerinin bulunduğunu belirterek “Risale-i Nur’ların devlet eliyle yayınlanmasının Bediüzzaman Said Nursi’nin bir talebi ve vasiyeti olduğunu ifade etti. Şahiner, “Risale-i Nur’ların İşaratül-İ’caz’ın, Diyanet İşleri tarafından basılmasının üzerine Başkanımız Mehmet Hocaefendi’ye makamında tebrik ve teşekkür amacıyla baklava ikram ettim. Devletin Risale-i Nurları himayesine alması Risale-i Nurların bayramıdır” dedi.  

“RİSALE-İ NUR’UN YASAK KALMASINI İSTİYORLARDI”

Risale-i Nur’ların devlet himayesine alınmasına yönelik yapılan sürecin içinde olduğunu belirten Nur Cemaati mensuplarından ve Risale Haber yazarı Abdurrahman İraz, “Bazı artniyetliler bir çok şey söylediler ve hatta beddua ettiler. Beddualarının tutması yönünde kendi kendilerine yayın yaptılar. Bunlar Risale-i Nur’ları okuyan insanlar ama, kendi sözleri tahakkuk etsin diye hükümete, başbakana olan düşmanlıklarından Risale-i Nur’un yasak kalmasını zımnen kalplerinin derinliklerinden istiyorlardı. Ama Cenab-ı Hakk’ın da hesabı vardı. Şuanda Risale-i Nur, Bediüzzaman’ın istediği gibi devlet tarafından basılıyor ve inşallah yakın zamanda okullarda da okutulacak. Bunlar Bediüzzaman’ın vasiyetleridir” dedi. 

KUTLULAR, GÜLEN İÇİN ‘HAİNDİR, DEVLETİN ADAMIDIR’ DİYORMUŞ!

Paralel Yapı’ya bağlı televizyon ve gazetelerinin “Risale-i Nurlar devlet tekelinde. Risale-i Nurlara sansür” iddialarına da cevap veren Abdurrahman İraz, “Yeni Asya gazetesi şimdi katlanarak Zaman’ın içine konuyor ve öyle dağıtılıyor. Böyle bir menfaat var şimdi. İkisi de muhalif olduğu için muhalefette birleşiyorlar. Ben yıllarca Mehmet Kutlular’dan Fetullah Gülen aleyhinde sohbetler dinledim. Kutlular, Gülen için ‘Haindir, devletin adamıdır’ sözlerini sohbetlerde söylüyordu. Bunu söyleyen adam bakınız şuanda onların kucağında ve onlar ne derse onu yapıyorlar. Beraber hareket ediyorlar demiyorum lütfen sözüme dikkat edin. Beraber hareket etmiyorlar, onların emrindedirler. Onlar ne derse onları yapıyorlar ve başka da şansları yok. Kucaklarına oturdular. Hem muhalefette birleştiler, hem de imkanları olmadığından onlardan beslendikleri için mecburen emrine girdiler” şeklinde konuştu.  

YEĞİN: “ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUZ”

AK Parti Hükümetine ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik verilen teşekkür ilanında imzası da bulunan Bediüzzaman Said Nursi’nin hayattaki son talebelerinden biri olan Abdullah Yeğin, “Elhamdülillah, Cenab-ı Hak Muaffak etti ve bütün Risale-i Nur hakikatleri madem ki Kur’an-ı Hakim’in dersidir; Elhamdülillah, Diyanet neşretmeye başladı ve tek bir kitap halinde Risaleler yayınlanacak. Risale-i Nur’a ait değiştirme, sadeleştirme gibi şeyler olmayacak. Risale-i Nur’un devlet tarafından muhafaza altına alınması hoşumuza gitti bizim. Çok teşekkür ediyoruz” dedi. 

“MEKTUPLAR YAZDIK, CEVAP TENEZZÜLÜNDE BULUNMADILAR”

Paralel örgütün tetikçi gazetelerinin Risale-i Nur’ların “Devlet tekeline alındı, Risale Nur’a sansür” gibi iddialarına da cevap veren Abdullah Yeğin, “O iddialar yanlıştır. Üstadımız, Risale-i Nur’a bir kelime ilave edilmesine razı olmadığını herkes biliyor. Onu ilan ettik, mektuplar yazdık fakat cevap verme tenezzülünde bulunmadılar. Sadeleştiriyorlarmış. Sadeleştirmeye ne lüzum var? Madem ki Osmanlıca öğrenilecek, millet Osmanlıca okuyor dini hakikatleri aynı kelimelerle öğrenmesi daha iyi değil mi? Yani milleti cahil mi bırakmak istiyorlar. Kendi isimlerini koymuyorlar yaptıkları sadeleştirmeye, sanki Üstad yapıyormuş gibi Üstad’ın ismini koyuyorlar. Bu, Üstad’a en büyük hakarettir. Onları biz kabul etmiyoruz” ifadelerinde bulundu. 

“RİSALE-İ NUR’LARI NEŞRETMEYE KANUNEN SALAHİYETLERİ YOKTUR”

Risale-i Nurları sadeleştirerek yıllarca rant devşiren Paralel Yapı’nın lideri Fetullah Gülen’e de sert çıkan Yeğin, “Onların hiçbir zaman Risale-i Nurları neşretmeye kanunen salahiyetleri yoktur. Cenab-ı Allah doğruların yardımcısıdır, yalancıların yardımcısı şeytandır. Allah muhafaza etsin cümlemizi. Yanlış haberlerden, yanlış iftiralardan Allah  muhafaza etsin” dedi.

Yeni Akit

Gazetelerde çıkan teşekkür ilanı: