.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

24 Eylül 2014 Çarşamba

MENHUS EKİM

Geçen yıl hatırlayan varsa bir “Ekim devrimi” lafı söylenip duruyordu. Ekim devrimi gerçekleşmedi ama gayet sofistike bir 17 Aralık darbe teşebbüsü yapıldı. Bu teşebbüs devletimizin dikkatli bir karşı operasyonu ile etkisiz hale getirildi. Türkiye’nin paralel yapı marifetiyle New York, Londra, Berlin ve Tel Aviv hattına çekilmesine engel olundu. Zahirde elinde sopa tutan paralel yapı idi. Ancak bunların eline o sopayı verenler devletimizin malumu idi.
Şimdi bildiğimiz kadarıyla kendilerine son bir şans verilmiştir. Ya herro ya merro… Ya kazanacaklar ya yok olacaklar. Aslında kazanacaklarından o kadar emindiler ki, ters geldiklerine inanamıyorlar. Sınırlarımız çevresindeki her şey bu aziz vatanın aleyhine dünya egemeni olan o aile menfaatine kurgulanıyor.
Derin milletin derin devleti Allah’ın yardımıyla rical-i gaybin duasıyla bu badireyi de atlatacaktır. Davud’un attığı taş Golyatı devirecektir.
Artık menhus Ekim’leri, Aralık’ları, kara kışları istemiyoruz. Bu devlet-i islamiyenin ve bu Müslüman milletin baharını kimse karakışa çeviremeyecektir.
Bu girizgahtan sonra Elif ÇAKIR’ın Star gazetesindeki “Yargıya yatak odalı ve iple tehdit” başlıklı yazısından bir bölümü sunuyoruz. Dileyen linkteki makaleyi ve onunla ilgili diğer yazıları okuyabilir.

“Yargı içindeki paralel örgüt mensubu hakim ve savcı, çantalarındaki şantaj dosyalarıyla kah hakim ve savcıların odalarını dolaşıyorlar, kah daha önce savcılık yaptıkları adliyeleri dolaşarak, “3 Ekim” tarihiyle tehdit ediyorlar.
Önce 3 Ekim tarihiymiş!
“Anne fil gelince intikamı ağır ve şiddetli” olacakmış!
“Ekim ayında kar yağacakmış, kara fırtınaya karşı hazırlı olmak gerekir”miş!
“22 Temmuz dosyasının hakimleri ve savcıları günlerini görecekler”miş ve “Bu hakimlere ve savcılara değil de, çoluk çocuklarına acıyorlar”mış!
“Ellerinde zaten dosyalar hazırmış, Yargıda Birlik Platformu’na oy verecekleri biliyorlarmış, hepsinin savcılıkları bitecekmiş. Meslekten ihraç edileceklermiş. Yerlerine gelecek 2000 hakim ve savcı hazırmış!”.
“Bu büyük bir savaşmış. Sadece Erdoğan gitmeyecek!”miş. “Hakim ve savcılarda gidecekmiş, Ekim’de büyük deprem var”mış!
“Çok az kalmış”, “Sayılı günler çabuk biter”miş, “Verdikleri kararlar boyunlarına geçecek ip olacak”mış!
Bu tehdit ve şantajları yapanlar, bu sözleri sarf edenler isim isim biliniyor.”


21 Eylül 2014 Pazar

MUHACİRLERİN DERSAADET'İ ANADOLU

Ergün Yıldırım
Ergün YILDIRIM
Şimdi Anadolu, Suriyeli muhacirlere kucak açıyor. Yüzbinlerce insan geliyor buraya. Bu defa İstanbul yerine Gaziantep, Urfa, Kilis gibi şehirler muhacirlerle dolup taşıyor. Cami avluları, bahçeler, parklar ve boş alanlar bu defa Suriyeli muhacirlerin sığınaklarına dönüşüyor. Yoksulluğu, işsizliği ve sefaleti bu defa onlar yaşıyor.
Anadolu toprakları iki yüzyıldır muhacirlerin barış adası. Herkes buraya koşuyor. Müslümanlar, topraklarında zulüm ve baskı görünce, inanç ve kimliğinin reddedilmesiyle karşılaşınca Anadolu'ya hicret ediyorlar. 93 Harbi ile beraber en yoğun hareketlilik Anadolu'da yaşandı. Osmanlı'nın Ruslarla yaptığı savaştan sonra gelen yenilgi… Sel gibi aktı muhacirler İstanbul'a . Her taraf insanlarla doldu yeniden. Sokaklar, camiler, evler, konaklar ve hatta saray bahçeleri muhacirlerle dolup taştı. Osmanlı tebaası, Osmanlı başkentine sığındı. Hilafetin merkezinde, Dersaadet'te saadet aradı. Fakirlik, hastalık, işsizlik ve çaresizlikler aktı şehrin caddelerinde. Mithat Cemal Kuntay, Üç İstanbul adlı romanında bu muhacirliğin dramıyla başlar.
Osmanlı Anadolu'ya çekildikçe tebaası da onun peşinde çekildi. Özellikle asimilasyona direnen ve zulümlerden kaçanlar geri çekildiler. Balkanlar ve Kafkaslar'da milyonlarca insanın Anadolu'ya gelmesinin trajedisi ve anlamı budur. Hicret, yeniden yaşandı yüzyılın başında. Müslüman toplumlar yeniden hicrete katıldılar. Anadolu'da yeni bir muhacir toplum kurdular. Arnavut, Boşnak, Pomak, Abaza, Tatar, Çerkez, Gürcü… Onlarca Müslüman topluluk bu topraklarda yeniden bir hayat kurdu. Yeni bir sosyoloji ortaya çıktı. Ümmet toplumunun en derin nüvesi kuruldu bu sosyolojiyle. Anadolu, Müslüman toplumların sığınacağı, yer bulacağı ve kendini güvende hissedeceği bir vatan oldu.
KOLEKTİF BİLİNÇ
Anadolu'nun etrafında zulümler arttıkça ve dini reddeden siyasetler hakim oldukça bu muhaceret devam etti. Komünizm, bu Müslüman toplumların inançlarına karşı zalimane siyasetler devreye soktukça insanlar Anadolu'ya hicret ettiler. Hicret, iki yüzyıldır durmak bilmedi. Osmanlı yerine seküler ve milliyetçi bir devlet kurulsa da Müslüman toplumların kolektif hafızasında Anadolu İslam'dı, hilafetin merkeziydi, dersaadetti. Güvenin, huzurun, İslam'ın ve barışın merkeziydi. Yeryüzünde onları koruyup kollayacak tek vatandı. Bütün siyasal değişmelerin ve mülahazaların ötesinde bu derin sosyoloji vardı onların tahayyülünde.
Anadolu'nun değişmeyen anlamı, İslami anlamı derindi. Derin dini varlığı tutuyordu içinde. Bundan dolayı Anadolu çevresindeki Müslümanlar buraya hicret ettiler. Burada kendilerini bulacaklarına inandılar. Burada İslam'ı yaşayacaklarına inandılar. Burada kardeşçe ve bir arada hayatlarını sürdüreceklerine inandılar. Osmanlı çekildikçe onlar da onunla beraber çekildiler. Osmanlı barışının asırlar içinde ürettiği kolektif bilinç onlarda devam ediyordu. Her barışsızlıkla karşılaşma durumunda bu bilinçteki barışla karşılaşarak ona koşuyorlardı.
Muhacirlik zor zanaat. Çünkü bütün dünya varlıklarını geride bırakarak yeni bir dünyaya savruluyor insanlar. Evlerini, topraklarını, işlerini, komşularını, tarlalarını, bahçelerini vs. geride bırakıyorlar. İşkeç'li bir doksanlık kadın bana anlattı daha geçen yıl. Evin avlusundaki ocakta kaynattığı sütünü yerinde bırakarak, kundaktaki çocuğunu kucağına aldığı gibi Anadolu'ya koşuyor! Sadece geride kalan bunlar değil. Yaşanılan bütün duygular ve hayaller geride kalır. Gökyüzü ve güneş bile geride kalır.
MUHACİR TOPLUM
19. ve 20. yüzyılın savaş ve devrimleriyle savrulan Müslüman toplumlar, Anadolu'yu bir dersaadet olarak görüyorlar. Burada kendilerine yeni bir hayat kuracaklarına inanarak yerleşiyorlar. Anadolu bir muhacir topluma dönüşüyor. Muhacirlik, Türkiye'nin baskın kimliği halini alıyor. Bölüşülen topraklar, bölüşülen kentler, bölüşülen ovalar ve bölüşülen ekmek. Elbette bunların sıkıntıları olacak zaman zaman. Ancak topyekun baktığımız da bir Muhacir ve Ensar kardeşliği görürüz. Hz. Muhammed'in asırlar öncesinde Medine'de kurduğu Muhacir ve Ensar kardeşliği bu defa bu topraklarda tesis oluyor. Kız alıp veriliyor, iş ortaklığı kuruluyor, aynı siyasal partilerde yer alınıyor, aynı camilerde namaz kılınıyor, aynı türküler söylenmeye başlanıyor.
İki yüzyıllık muhacirlik, Türkiye'de yine karşımıza çıkıyor. Bu defa Kafkaslarda ya da balkanlardan gelmiyor insanlar. Mezopotamya'dan geliyorlar. Şam'dan, Halep'ten, Musul'dan, Erbil'den geliyorlar. Yine savaş ve rejimlerin alt üst ettiği sosyolojinin fırtınaya tutulmasıyla savruluyor insanlar. Kan ve korkunun, açlık ve sefaletin gölgesinden kaçıyor insanlar. Onlarca terör örgütünün katliamlarından savruluyorlar. Bir güvenli sığınak arıyorlar. Başlarını sokacakları, silah sesi duymayacakları, bir yakınlarının gözleri önünde katledilişini seyretmeyecekleri bir yer. İnsan, güven arayarak dünyaya gelir. Doğarken çığlığı basması bundan değil mi? Annenin güven veren bedeninden kopuşun getirdiği güvensizliğe karşı çığlıkla verilen bir tepkidir bu! Bombalar, silahlar ve katliamlar ortamından kurtulmak için bütün dünya varlıklarını terk etmeyi göze alanlar için de bu böyledir. Suriyeliler böyle yapıyor bugün. Onlarca ülkeye savruluyorlar. Muhacir topluma dönüşüyorlar. Anadolu onlara da dersaadet oluyor.
Şimdi Anadolu, Suriyeli muhacirlere kucak açıyor. Yüzbinlerce insan geliyor buraya. Bu defa İstanbul yerine Gaziantep, Urfa, Kilis gibi şehirler muhacirlerle dolup taşıyor. Cami avluları, bahçeler, parklar ve boş alanlar bu defa Suriyeli muhacirlerin sığınaklarına dönüşüyor. Yoksulluğu, işsizliği ve sefaleti bu defa onlar yaşıyor. Anadolu, bu defa onlara kucak açıyor. Onlara aş veriyor, dostluk veriyor ve destek veriyor. Anadolu Ensarlığı, bu defa Suriyeli muhacirlere gösteriliyor. Binlerce konteynır kent, sağlık imkanları, okullar, sivil toplum kuruluşların kampanyaları…Türkiye Müslümanlığı onlara seferber oluyor. Onları gönlüne basıyor. Onları kara günlerinde yalnız bırakmak istemiyor.
HİCRETE KUCAK AÇMAK
Anadolu'nun Ensarlığı hep devam edecek. Yüzyıllardır devam ediyor çünkü. Suriyeli muhacirler için de bu böyle olacak. Çünkü Ensarlığın ortak ilkesi, İslam kardeşliğidir. Ensarlık kardeşlikte kavmi sınır tanımaz. Dün nasıl Boşnak, Pomak, Tatar, Abaza, Çerkez, Kürt, gibi kavmi sınırlar tanımadıysa bugün de Suriye ya da Arap, Türkmen, Kürt gibi sınırlar tanımayacak.
Anadolu, artık muhacir toplum kimliğini derinleştiriyor. Onu yarınlara taşıyacak en önemli hususiyetlerin başında bu kimliği geliyor. Müslüman kardeşlerine sahip çıkmak, onlara yurt olmak ve onlarla dersaadetin varlığını gerçekleştirmek! Muhacirlere kucak açan toplumlar hareketlenir, yenilenir, tazelenir ve kendilerini yeniden ihya ederler. Çünkü hicrete kucak açmak, hicrete katılmaktır. Durgunluğu, donmayı, standartlaşmayı ve yerinde saymayı reddetmektir. Yeni ufuklara kanatlanmaktır, sorunlarını aşmak için daha büyük bir atılıma yönelmektir. Türkiye, bunu yapıyor. Muhacirler, buna zorluyor bizleri. Suriyeliler, yeniden Anadolu'nun tarihsel ensarlığını hatırlatıyor.
Twitter.com/eharputi

20 Eylül 2014 Cumartesi

REHİNELER BÖYLE KURTARILDI

IŞİD'in elindeki Türk Konsolosluk görevlileri ve aileleri MİT'in düzenledi kapsamlı bir operasyonla kurtarıldı. İşte o operasyonun detayları...

Rehineler böyle kurtarıldı

Güvenlik kaynaklarından alınan bilgiye göre, 49 konsolosluk çalışanı 101 gün içinde 8 kez yer değiştirdi. Bu yer değiştirmeler hem MİT elemanları hem de uydu üzerinden adıma adım takip edildi. MİT'in personel ve ailelerinin nerede olduğundan hep haberi vardı.;

HİÇBİR ÜLKEDEN YARDIM ALINMADI
Aynı kaynaklar, kurtarma operasyonu sadece Türkiye'nin gerçekleştirdiğinin ve hiçbir şekilde yardım alınmadığının altını çizdiler. Başka bir ülke ya da istihbarat kurumunun desteğini alınmadığına vurgu yapıldı.

FİDYE ÖDENMEDİ
Akıllardaki sorulardan biri de fidye meselesi. '49 kişi için IŞİD''e bir fidye ödendi mi?' sorusuna da yanıt veren güvenlik kaynakları, kesinlikle bir fidye pazarlığı olmadığını ve fidye ödenmediğini vurguladılar.

ÇATIŞMA YAŞANMADI 
Rehinelerin IŞİD'in elinden alınması esnasında ve sonrasında hiçbir çatışmanın yaşanmadığı belirtildi.

SIKI GÜVENLİK ÖNLEMİ
Rehineler teslim alındıktan sonra çok geniş güvenlik önlemleri alındı. Irak'ta rehin alınmalarının ardından Suriye'ye geçirildiği bildirilen 49 rehine sabah Akçakale Sınır Kapısı'na giden Şanlıurfa Emniyet Müdürü Eyüp Pınarbaşı, MİT Bölge Başkanı'nın da aralarında bulunduğu görevliler tarafından teslim alındı.

OPERASYON NASIL GERÇEKLEŞTİ
Musul'da rehin alınanları kurtarma operasyonu MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanlığınca (DOP) tamamen "yerli bir operasyon" olarak yürütüldü.

Musul'da rehin alınanlar, ilk günden beri Musul'da 8 ayrı adreste tutuldu, hareketlilik insansız hava araçları ve diğer unsurlarla sürekli takip edildi.

Bugüne kadar 5-6 kez kurtarılma aşamasına geldi ancak bu girişimler bölgedeki savaş ortamı nedeniyle sonuca ulaşmadı, operasyon bugüne kaldı.

MİT, Musul'daki rehin alınma olayının ardından İŞID'in bölgede daha önce gerçekleştirdiği tüm rehin alma operasyonlarını analiz ederek, bir strateji geliştirdi ve bu çerçevede sonuca ulaştı.

17 Eylül 2014 Çarşamba

KİMİN HALİFE OLACAĞINA TBMM KARAR VERİR !



MEHMET ALİ BULUT

El-Kaide, Amerika’nın, bağımsız ülkelerin iç işlerine karışmak için yarattığı bir gulyabani. Tamamen kendisinin tasarlayıp büyüttüğü bu terör örgütünü Amerika, İslamcılık yakıştırmasıyla bir frankeştayna dönüştürdü ve onu bir yafta olarak Müslümanların boynuna astı.
El-Kaideye kendi yaptırdığı eylemlerle önce uydurma bir “Küresel Terörü” var etti, sonra ad ondan kendine bir vazife çıkararak, yanına aldığı İngiltere ve İsrail ile birlikte şimdi güya o küresel terörizmi yok etmek için savaşıyor.
El-Kaide'nin dünya çapında bir terör örgütü haline gelmesi de yine Amerika sayesinde oldu. Bugün hala üzerinden şaibe kalkmayan ve Siyonist Neoconcu Amerikan derin devletinin bir işi olduğu giderek de ağırlık kazanan 11 Eylül saldırısı El-Kaide’ye mal edilerek, önce dünya çapında bir ün kazandırıldı, sonra da Amerikan askeri doktrininin dünyanın şurasında burasında operasyonlar yapmasının gerekçesi haline getirildi.
Bunun sayısız kanıtları var. Amerika da Avrupa da bilir böyle bir örgütün olmadığını ama her meselede o bahane edilerek, Pakistan’a müdahale edilir, Afganistan’a müdahale edilir, Irak işgal edilir, Arabistan tehdit edilerek, orta doğudaki batılı operasyonların faturası ödetilir, Türkiye, bölgede yapacakları şenaate ortak olması için zorlanır..
El-Kaide martavalı artık komik hale gelince bu kere de İŞİD dedikleri örgütü var ettiler. Şimdi gözdeleri o. Irakta bir İslam devleti kuracakmış. Kimin silahıyla?  'Büyük Şeytan' dedikleri Amerika’nın silahlarıyla!
Ama Amerika, ona karşı uluslararası bir operasyon yapma hazırlığında. Avrupa’dan ve Arap ülkelerinden de bir kısmını yanına alacakmış? Amerika bugün dünyada bilinen en büyük terörist destekçisi ve yatakçısıdır. En büyük finansçısıdır. Sonra da çıkıp ülkeleri teröre dest ve yataklık etmekle suçlar. Böyle aşağılık ama her seferinde üste çıktığı bir politika izlemektedir. (Bu sefer Türkiye, en azından Amerika’nın istediği rolü üstlenmeyeceğini gösterdi.)
Suriye meselesine, iç dengeler bahane edilerek, halk savaş istemiyor denilerek müdahale etmeyen Amerika, şimdi ne oldu ki, IŞİD’e karşı operasyon yapma ihtiyacı duyuyor.
Bunlar çok açık bir şekilde bölge halklarını aptal yerine koymak anlamına geliyor. Bugüne kadar hep yuttuk. Ama artık uyanmak gerekiyor.
IŞİD’in, ortaya çıkmasının en bariz gerekçesi, Kerkük Petrollerinin Türklerin inisiyatifine geçmesini önlemek. Bir de Kuzey Irak Kürtlerini Türklerle birlikte hareket etmekten vaz geçirmek! Düşünün ki İngilizler Musul petrollerini Türkiye’ye kaptırmamak için içerde isyan çıkartmışlardı 1925’te. Bir diğer gerekçe de Türkleri, yeni oldu bittilere mecbur etmek.
Örgütün lideri Ebu Bekir El-Bağdadi’nin de bir ajan olduğu söyleniyor. Asıl El-Bağdadi’nin 2006 yılında öldüğü yerine de bu ajanın ikame edildiği iddia ediliyor. Ve bu adam kendisini Halife diye ilan ediyor.  Türkiye gibi bir memlekette bile onun kendisini halife ilan etmesine ciddi bakanlar çıktığına göre oynanan oyunun büyüklüğü insanı dehşete düşürüyor.
Adamın ismi, hicri üçüncü yüzyıldan fırlayıp gelmiş gibi. Ebubekir El-Bağdadî. Tam bir tasarım. Şiilerin damarına basmak için özellikle seçilmiş. Ve adam çıkıyor diyor ki ben halifeyim. Gerçi halifeyim demeseydi de ona itibar edilirdi. Hatırlayın, bundan bir asır önce de tüm Arap dünyası bir homoseksüelin rehberliğinde Osmanlıya karşı kalkışmıştı. Onun, dönemin Arap şeyhlerine sunduğu hizmetler, Arapları aleyhimize çevirmeye yetmişti Birinci Cihan Harbi esnasında.
Şimdi Arap kardeşlerimizi kandırmak o kadar da kolay olmadığı için kökten çözüm getiriyorlar. Halife tayin ediyorlar. Halife olunca akan sular durur ya. Ellerinde güçlü zihin karıştırma yöntemleri de var. İstediklerini hepimize yutturabiliyorlar. Eğer elinizde rahmani bir ölçü yoksa!
Daha önce de Vahhabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdulvahhab’ı, adı bu yöntemlerle hazırlayıp önümüze koymuşlardı. Basbayağı tuttu o proje. Muhammed İstanbul’a gelmek isteyince, İngilizler, hemen Kudüs’teki Safi adlı Yahudi asıllı ajanlarını ona göndermişlerdi. Safiye adını alan bu ajan onunla evlendi ve onun İstanbul uleması ile bir araya gelmesini önledi. Mamafih daha sonra  Muhammet bin Abdülvahhab’ın kendisinin de kripto Yahudi (Sebataycı) olduğuna dair güçlü veriler ortaya çıktı. 
….
İmdiii, tüm Müslümanlarda bir kurtarıcı bekleme fikri, onlar için bulunmaz bir fırsattır. Siyasi gidişatı bizden daha iyi okudukları ortada…
Nasıl sevdiğimiz siyasi liderleri, kendi projeleriymiş gibi getirip önünüze koyuyorlar, korkarım ki yakında bize bir mehdi, bir Mesih bir halife de çıkarırlar. Çünkü ortalık, mehdi ve halife taslaklarından geçilmiyor. Bu kadar ‘mehdi olma meraklısı’nın bulunduğu bir yerde pekala ‘İngiliz, İsrail ve Amerikan’ tasarımı olan Mehdi veya Halife, diğer mevcutlardan çok etkili ve inandırıcı gelebilir. Baksanıza adamın adı Ebu Bekir. Künyesi Bağdadî. Ne mübarek bir isim ve ne tarihi bir künye. Ben bile ismine tav oldum!
Sonra, adam sıradan biri de değil. Yüksek bir stratejiye sahip(!) İşte gördünüz, bir avuç IŞİD militanına nasıl bir güç yüklediler. Ellerini kollarını sallayıp şehir alıyorlar. Tam da halifenin ve mehdinin askerlerine yakışır bir hal bu!
Batıya karşı zafer kazanmış kim olursa olsun artık makbul olduğuna göre Amerika bunu kendi eliyle yapar. Bu yurtları onlara teslim eder ve ebediyen işin içinden çıkamazsınız. İslam dünyası, Vahhabilikten kendisini kurtarabildi mi? Her ne kadar Hambeli gibi yaşıyorlarsa da Vahhabilik beşinci bir mezhep gibi icra-yı faaliyet ediyor.
Korkarım ki bir halife çıkarırlar ve o hakiki manada çıkacağı haber verilen zatınn çıkışını önler. Veya biz sahtesini, hakikisine tercih edecek duruma geliriz. Türkiye’nin son bir yılda yaşadıklarını bir düşünün! Ne kadar kafa karıştırıcı ve yıkıcı…
İslam dünyası kritik bir safhaya doğru sürükleniyor. Gerçek bir kurtarıcının artık ortaya çıkacağını umduğumuz bir anda adamlar önüneze harika projeler koyuyorlar. Kim inanmaz.
Bu konuları benden daha iyi bilen ve hakikaten güzel tahlil eden çok yazar var. O konuları onlara havale ediyorum. Ben meselenin bir başka yönüne bakacağım.
Bilmiyorum resmi makamlar bu meseleye nasıl bakarlar ama bence Türkiye halife tayin etme hakkının kendisinde olduğunu deklare etmeli.
Eğer illa bir halifeye ihtiyaç varsa –ki şurada burada bir yığın insan çıkıp kendisini öyle bir isimle tanıtıyorsa demek ki birileri ihtiyaç duyuyor veya bize ihtiyaçmış gibi dayatacaklar- Türkiye uluslararası sözleşmelerin kendisine tanıdığı haktan yararlanmalı ve halifesini tayin etmeli!
Bilindiği Hilafet ilan etme ve bir halife seçme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin uhdesi altındadır. İngiltere ve avenesi, Türkiye Cumhuriyeti'ni tanımak ve bağımsızlık hakkını vermek için bir takım dayatmalar getirmişlerdi. Bunlardan biri de Hilafetin kaldırılmasıydı.
Mustafa Kemal önceleri buna yanaşmadı. Çünkü hilafetin nasıl müthiş bir siyasi manivela olduğunu biliyordu! O yüzden direndi. Ama sonra isteklerini yerine getirdi ama tamamen yok etmemek şartıyla. “Hilafet TBMM’nin şahs-ı manevisinde mündemiçtir” denildi. Yani halk açısından bu ifade, “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Hilafet Makamını da temsil eder” anlamına geliyordu. Yani meclis başkanı aynı zamanda Halifedir!
İmdi bendeniz diyorum ki Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendi uhdesinde bulunan şu meseleye bir el atsa da insanları şunun bunun peşine takılmaktan kurtarsa!
Malum, Mustafa Kemal hilafeti lağvetmedi. Esasında hilafeti kaldırmak istemiyordu ama İngilizlerin tek şartı oydu TC’nin bağımsızlığını tanımak noktasında.  Mecburen lağvetti ama bir gün bu millet kullanabilir diye tamamen kaldırmadı. “Hilafet TBMM’nin şahsı manevisinde mündemiçtir” dedi.
Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Büyük Millet Meclisi, bir hususi celse tertip etse ve dese ki, “Ben uluslararası yasaların ve anlaşmaların bana tanıdığı hakkımı kullanarak, ‘Büyük Millet Meclisi’ bünyesinde ‘mündemiç’ olan hilafet Şahsı-ı manevisini bir ‘tüzel kişilik’ haline getiriyorum”, kimsenin itiraza hakkı olmaz. Kanunen ve uluslararası anlaşmalar gereği bu yetki TBMM’ye aittir. Türkiye bu hakkını kullanabilir.
Türk Devleti, nasıl ki dindarlarının hizmetini görsün diye bir Diyanet Makamı ihdas etmiş, bir Hilafet makamı da ihdas edebilir. Bu kanuni ve antlaşmalara dayanan bir hakkıdır. Hilafet Makamı Bizim Devletimizin kanuni bir müessesesidir. Halisini tayin etsin. Yahut cumhur reisini madem artık millet seçiyor öyle bir genel seçim ile birini tayin edip halife yapsınlar. O da tüm İslam yurtlarının katılı ile bir meclis-i ali ihdas eder. O mecliste İslam’ın meseleleri konuşulur ve karara bağlanır. Yine her ülke kendi işinde müstakil ve hür devam etsin.
Yoksa şu Mehdi - Mesih çekişmeleri, şurada burada halifeliğini ilan eden aklı evveller başımıza çok iş açacak!
Mehmet Ali Bulut - Haber 7
mabulut@gmail.com

http://www.haber7.com/yazarlar/mehmet-ali-bulut/1201843-kimin-halife-olacagina-tbmm-karar-verir

14 Eylül 2014 Pazar

BÖYLE BUYURDU TEVRAT

Mustafa ÖZCAN
30 Ağustos 2014 Cumartesi / Milli Gazete

Yasal Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesinden sonra geçici cumhurbaşkanı olarak atanan Adli Mansur’un Basın Danışmanı Ahmet Müselmani’yi gökte ararken yerde buldum! Daha doğrusu sesi soluğu kesildikten sonra nerede olduğunu merak ediyordum! Meğerse aramızdaymış! Mısır’ın Koç’u olarak bilinen Kıpti işadamı Necip Savires’in gazetesinde yazarlığa başlamış. Yolunu buluyor olmalı. Mekânı değişse de işi değişmemiş.  Bunlardan birisi de devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi çekiştirmek ve karalamak. Bu kez bunu beyanlar değil makaleler üzerinden yapıyor! Kaldığı yerden devam ediyor.  “Netanyahu: `Mursi’nin adı Tevrat’ta geçiyor’ dediğinde!” başlıklı yazısını görünce merakım zail olacağına iyice depreşti. Almasryalyoum’daki yazısını bir çırpıda veya solukta bitirdim.  Üslup olarak başkalarını taklit etse de sonuç itibarıyla konu merakaver yani insanın merakını kabartıyor! Oltasına ben de takıldım! Sular seller gibi bir solukta hatmettim. Makalesinde Muhammed Mursi’yi kötülemeye çalışsa da satırlar adeta ona isyan ederek Mursi’yi övüyor.  O ise satırlara inat bildiğini okuyor. Satırları arasında Bloomberg Haber Ajansı’nın Henri Kissinger’den naklettiği bir ibare geçiyor. Bu ibare ve alıntıda Kissinger, Mursi ile ilgili görüşlerini aktarıyor: “Mısır Müslüman Kardeşler’i İsrail ile barışçı bir ortamda yaşamak istemez. İsrail ile Filistinliler arasında bir barış ikliminden ve ortamından umutvar değilim. Mısır Müslüman Kardeşler hareketi de siyasi çözümden yana olmayacaktır…” Ahmet Müselmani ise bizdeki laik kesimler gibi Mursi’nin yaklaşımını sulandırmaya ve onu İsrail ve Amerikan yanlısı göstermeye gayret ediyor. Fakat vakıa tersini söylüyor.
***
 Bilindiği gibi, 1990 yıllarda kitapçı raflarına Tevrat’ın Şifresi diye bir kitap düşmüştü. Kehanet yüklü idi. Tevrat’ın kehanet veya metamatiksel şifrelerini serrişte ve afişe ediyordu.  Lakin kehanetler çıkmadı. 1997 yılında kehanetler veya şifreler, yazarı Michael Drosnin ile anılır oldu. Beş yıllık çalışmalarının ürününü 1997 yılında “The Bible Code” (Tevrat Şifresi) ismiyle kitaplaştırmıştı. Drosnin, Allah’ın varlığının ilk seküler delili olduğuna inandığı kitabına olan bu ilgiyi Rabb’in ilahi bir armağanı olarak görmektedir! 1994 yılında herhangi bir kastı olmaksızın, araştırmakta olduğu zamanın İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’in kodu “Öldürecek olan katil” satırıyla kesişince Drosnin, Tevrat Şifreleri’nin geleceği tahmin etmekte kullanılıp kullanılamayacağı sorusuyla karşı karşıya kalır. Drosnin, Yitzhak Rabin öldürüldükten sonra katilin ismini de bulur aynı sayfada: Amir. Drosnin’in eserine olan talep, temelde Tevrat Şifresi’nin geçmişle alâkalı olduğu kadar gelecekle alâkalı bilgiler de içermekte olduğu inancıdır. Kitabın içerdiği gelecekle ilgili verdiği ama çıkmayan bazı kehanetler şöyle: Libya’nın finanse ettiği Arap teröristler ellerine geçirdikleri nükleer silahlarla İsrail’de büyük bir Nükleer Soykırım gerçekleştirirler. Netanyahu bir savaş sırasında daha başbakanlık dönemini tamamlayamadan öldürülür. Esad’ın askerleri Ye’cüc Mecüc olarak İsrail topraklarını istila ederler. 2000, 2006 ve 2010 yıllarında yeryüzünde büyük depremler olur vs... Okuyucuları Tevrat Şifreleri’nin her insanın hayatının en küçük ayrıntılarını bile kapsadığına öylesine inanırlar ki, Drosnin’in internette açtığı tartışma sayfasına, “Yakında İsrail’e gitmeyi düşünüyorum. Şifre bu konuda ne diyor? Gideyim mi?”ye kadar varan sorular bile gönderilir.
***

 M. Drosnin’in eserini Grant Jeffrey’in The Signature of God (Rabb’in İmzası) ve daha kapsamlı bir yaklaşım olan Jeffrey Satinover’in Crackingthe Bible Code (Tevrat Şifresini Kırmak) adlı eserler takip eder. Kehanetler fos çıkınca itibar ve ilgi de azalır.
Netanyahu da Tevrat’ın şifresine meftun ve düşkün bir siyasi kişilik. Muhammed Mursi’nin adını Tevrat’ın şifreleri arasında aramış ve bulmuş! Bak hele demeyin. Alimallah gerçek!  Mursi’yi Musa döneminin Firavun’una benzetiyor. Mursi’nin Firavunluk bir hali var mı?  Daha çok Minyeli Abdullah’a benzemiyor mu? Netanyahu, Arap Baharı’yla birlikte iktidara gelen Müslüman Kardeşler’in Musa dönemi Firavun’unun yaptıklarını İsrail halkına tekrarlayacağını vehmetmeye ve düşünmeye bvvaşlamış. Huruç Kitabı’nda bir ibareye rastlamış ve bunu Mursi’ye uyarlıyor: “Ve Mısır tahtına yeni bir kral geçti…” Yeni bir kral yeni bir dönemin simgesel lideri ve bu ona göre Mursi’nin ta kendisi! Aptala malum olurmuş misali bu da ona malum olmuş! Mursi’yi bir Firavun olarak tasarlıyor (http://www. albawabhnews. com/5036 ). Hâlbuki biz Sisi’nin üçüncü Ramses olduğunu düşünüyorduk! Netanyahu da şifreci veya şifre düşkünü çıktı. Bununla birlikte hem Drosnin’in hem de Netanyahu’nun kehanetleri karavana ve gerçeğe tekabül etmiyor. Bununla birlikte yine Kur’an üzerinde matematiksel işlemlerle; Nihad Bessam Cerrar ve Yusuf Müsaide gibi Kur’an şifreleri veya istişfaf, istişraf veya istihrac yoluyla İsrail’in sonunu bulanlar ve 2022 olarak tespit edenler var. 16 Amerikan istihbarat teşkilatı da İsrail’in sona eriş tarihi olarak 2025’i veriyorlar (http://www.echoroukonline. com/ara/ articles/212653.html ). Bizden aktarması. İnanıp inanmamak size kalmış bir keyfiyet.

DÜNYA'DA SU KAVGALARI ARTACAK

ABD'deki Massachusetts Üniversitesinden Doç. Dr. Timothy O. Randhir, kaynakların azalması nedeniyle su kavgalarının artacağını söyledi.

Dünyada

Çankırı Karatekin Üniversitesi Orman Fakültesi Havza Yönetimi Anabilim Dalı tarafından düzenlenen 1. Ulusal Havza Yönetimi Sempozyumu'na katılmak üzere kente gelen Randhir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, su yönetiminin günümüzde çok önemli olduğunu belirtti.
Dünyada su problemi olduğunu vurgulayan Randhir, "Arazi kullanımı ve iklim değişikliğine bağlı olarak dünyanın bir su problemi var. Bizim buna iki çözüm önerimiz var. Biri suyun dikkatli kullanılması ve korunması. İkinci çözüm önerimiz ise insanlarda su ve su tüketimi konusunda farkındalık oluşturmak. Yani suyun dikkatli kullanımı çok önemli" ifadesini kullandı.
SU ÇOK ÖNEMLİ OLACAK
Suyun gelecekte öneminin artacağını kaydeden Randhir, "Su gelecekte çok önemli olacak. Suya ihtiyacın artmasıyla daha fazla su talep edilecek. Su kaynaklarında da ileride kıtlık olacak. Bu nedenle, sulama, suyun kullanımı ve tuzlanma gelecekte önemli bir problem haline gelecek" dedi.
Randhir, gelecekte dünyada su kavgalarının yaşanacağını dile getirerek, şöyle konuştu: "Gelecekte su uyuşmazlıkları, su anlaşmazlıkları olacak. Tarihsel olarak baktığımızda Ortadoğu'da ve Amerika'nın bazı bölgelerinde böyle uyuşmazlıklar bekleniyor. Su ihtiyacının artacağı bölgeler ve su kaynaklarının yetersiz olduğu yerlerde uyuşmazlıklar bekleniyor. Su kaynaklarının farklı ülkeler tarafından paylaşıldığı bölgelerde de su sorunları bekleniyor. Bunlara Nil Nehri ve Amerika ile Kanada arasındaki bölgeyi örnek verebiliriz. Paylaşım nedeniyle gelecekte suya dayanan kavgaların artmasını bekliyoruz." Randhir, suyla ilgili temel sorunların ortadan kaldırılmasında havza yönetiminin çok önemli olduğunu belirterek, kirlenmelerin önüne geçilmesi gerektiğini kaydetti.
GELİŞMİŞ ÜLKELER DAHA FAZLA SU TÜKETİYOR
Gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasında su tüketiminde farklılıklar olduğunu bildiren Randhir, şunları söyledi: "Gelişmiş ülkeler, gelişmemiş ülkelere göre çok fazla su kullanıyor. Gelişmiş ülkeler temel ihtiyaçlardan ziyade lüks ihtiyaçlar için, yüzme havuzları, süs havuzları gibi amaçlarla da suyu kullanıyorlar. Gelişmekte olan ülkelerde ise su kullanımı daha çok temel ihtiyaçları kapsıyor." Doç. Dr. Randhir, aşırı kurak yerlerde yapılan yanlış sulama yöntemlerinin de suyun fazla tüketimine neden olduğuna dikkati çekerek, bu konuda da gerekli özenin gösterilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

KAYNAK: AA

13 Eylül 2014 Cumartesi

ABD'NİN IŞİD HAREKAT PLANI

IŞİD'i batıda muhalif güçler, doğuda ise Irak ordusu ve Kürt peşmergeyle bitirme amacındaki ABD, kara unsurlarına alan açmak için hedefleri havadan bombalayacak. Bomba yağan yerlere ise kısa sürede ABD'li uzmanların eğittiği gruplar müdahale edecek. Sürecin mezhep savaşına dönüşmesinden endişe ediliyor.



Amerika'nın IŞİD'i yok etme stratejisi netleşmeye başladı. Muharip güç kullanmayacağını açıklayan ABD, bölgeye daha önce gönderdiği 390 askeri danışmana ek olarak 320 istihbarat ve kara koordinasyon subayı yollayacak. ABD ve koalisyon güçlerinin desteği ile karadan hareket edecek olan yerel unsurlar Irak, Kürt bölgesi ve Suriye'den olmak üzere 22 farklı noktadan havadan destekli kara operasyonu düzenleyecek. Savaşın Irak cephesinde, Kürtler ve Şii grupların tam desteğini arkasına almayı planlayan ABD, Iraklı Sünni aşiretleri ikna etmek için ise 7 günden bu yana Bağdat-Erbil hattında mekik dokuyor.

LOJİSTİK HAT TALEBİ

Savaşın stratejik bir başka yakası konumundaki Suriye'de ise Kürt gruplar, Suriye muhalefeti ve İslamcı kanatta yer alan Tehvid Tugayı'nı ortak koordinasyon ile hareket etmeye ikna eden ABD, 3 yıldan bu yana Esed'e karşı savaş sürecinde esirgediği silahları göndermek için Türkiye üzerinden bir lojistik hat oluşturmayı amaçlıyor. Ankara ise ABD'nin bu ikiyüzlü tavrı karşında 'terörle mücadelede işbirliğine devam, ancak IŞİD'e karşı savaşta farklı çözümler devreye girmeli' diyerek şimdilik savaşın dışında kalmaya özen gösterecek.

Kaynak: Haberin devamı için....
http://www.yenisafak.com.tr/gundem/abdnin-isid-harek%C3%A2t-plani-684596

4 Eylül 2014 Perşembe

İSLAM ALEMİ BİZİ YETİM BIRAKTI

Doğu Türkistan'da Çin zulmünden kaçarak İstanbul'a sığınan Uygur Türkleri, İslam âleminin kendilerini yetim bıraktığını söyledi. 17 yıl Çin hapishanelerinde zulüm gören Adil Abdulgafur 'Türkiye haricinde hiçbir İslam devleti Uygur Türklerini barındırmıyor' şeklinde konuştu.



Çin'in baskılarından kaçarak İstanbul'a sığınan Uygur Türkleri, maruz kaldıkları tüyler ürpertici zulmü anlattı. İslam ülkelerinin kendilerini yetim bıraktığını dile getiren Uygur Türkleri, Müslümanların ilgisizliğinden ve kendilerini unutmasından dolayı mazlum ve mağdur olduklarını söyledi.

ANNEMİ GÖRMEK İÇİN 2 KİLOMETRE EMEKLEDİM

Çin'in asıl gayelerinin, Uygurların milli benliğini ve bölgede İslam dinini yok etmek olduğunu ifade eden 50 yaşındaki Adil Abdulgafur, 'Doğu Türkistan'da Uygur Türklerine İslam dinini ve Türk kültürünü tebliğ ettiğim için hapse atıldım. 17 sene boyunca değişik hapishanelerde akıl almaz zulümlere maruz kaldım. Çin polisi yıllardır göremediğim annem için ziyaret izni verdi. Annemi hapishanenin 2 kilometre uzağına getirdiler. Ben de namaz kıldığım için başım önde emekleyerek yürümek zorundaydım. Emekleyerek 2 kilometrelik yolu kat edip annemi gördüm. Bu son görüşüm oldu. Yakın zamanda annemin vefat haberini aldım' şeklinde konuştu.

YALNIZ TÜRKİYE YANIMIZDA

59'dan fazla İslam ülkesinin Doğu Türkistan halkının uğradığı zulme sessiz kaldığını söyleyen Abdulgafur, 'Çoğu İslam ve Türk devleti Çin ile işbirliği yaptı. Bizi yetim bıraktılar. Çin bizi yalnız görünce diğer devletlerle ilişkilerini artırmaya başladı. Türkiye haricinde hiçbir İslam devleti Uygur Türklerini barındırmıyor. Hatta Endonezya ve Malezya bile çok zaman yanımızda olmuyor. Biz garip kalmış topluluğuz' ifadelerine yer verdi.

Ağır zulümler yapıyorlar

İslam dinine güçlü bağlarla sarılan Uygur Türklerinin Çin tarafından en ağır zulümlere uğratıldığını ifade eden Adil Abdulgafur, 'Çin ileriye yönelik proje hazırlıyor ve maalesef başarıya ulaşıyor. Doğu Türkistan'da alnı secdeye giden bir insan kalmayacak şekilde çaba harcıyor. Çin bizim aslımızı yok etmeye çalışıyor. Dinimizi unutturmaya uğraşıyor. Buna karşı, Çin'in politikasını anlatmak zorundaydık. Biz anlattıkça öldürüldük, darbe yedik' diye konuştu.

Çinli ajanlar cirit atıyor

İstanbul'a sığınan Uygur Türklerinin çoğu yaptıkları açıklamada isim ve fotoğraf kullanmaktan çekiniyor. Uygur Türkleri, Çin'in içlerine ajan koyduklarını ve Türk medyasına yaptıkları açıklamaların Çin'e bildirildiğini söyledi. Türkiye'de Çin aleyhinde açıklamalar yapan Uygur Türklerinin de Doğu Türkistan'daki ailesinin zulme uğratıldığı bilgisi verildi. Açıklama da isim ve fotoğraf vermekten çekinmeyen Adil Abdulgafur, ailesinin ve çocuklarının güvenli bir ülkede olduklarını ifade etti.

ESED'İN SURİYELİLERİ KRİZ ÇIKARACAK

Takvim Gazetesi yazarı Ergün DİLER 4.9.2014 tarihli yazısında yılbaşı civarında Suriyeliler üzerinde büyük bir kaos hazırlandığını öne sürdü. Ergün DİLER Belçika'da hain ittifak başlıklı yazısında Belçika'da bununla ilgili çok ciddi planlar hazırlandığını ifade etti. Bunun için Türkiye'deki Esed'e bağlı Suriyelilerin kullanılacağını bellirtti. Ergün DİLER Türk ordusunun belki de Suriye'ye girmek zorunda kalacağını söyledi.

Ergün DİLER'in yazısından bu konuya ilişkin bölümü yayınlıyoruz. Yazının tamamını kaynağından okuyunuz.
http://www.takvim.com.tr/Guncel/2014/09/04/belcikada-hain-ittifak

***
"Belçika'da Hain İttifak " başlıklı yazıdan....

Suriye'den gelenlerin başrolü oynayacağı büyük bir sorun şu anda kuluçka dönemini bitirdi. Yılbaşında bunu daha detaylı bir şekilde göreceksin.
Suriye'den gelenlerin büyük bir sorun yaşatacağını birkaç ay sonra daha iyi anlayacaksın. Bunu önlemek çok zor.
Planları bu yönde! Buna da çok güveniyorlar! 

Abartmıyor musunuz?

Abartmak mı! Görürsün yeni yılda! 

Ne olacak peki?

Türkiye'nin gelecekte çok büyümesi, güçlenmesi ya da yara alıp sorunlar yaşaması, Suriye'den gelenlerin yaratacağı akıl almaz türbülansları yönetmemize bağlı. BELÇİKA'da çok ciddi ekipler, çok ciddi planlar hazırladı!
Kaos yaratmak için Türkiye'ye başka bir format atmayı planlıyorlar! Zaten küçük küçük alıştırmalar ADİ OLAYLAR üzerinden yapılmaya başlandı! Haince ve acımasızca operasyon için çalışıyorlar!
Hatta pürüzleri gideriyorlar! Böyle demek daha doğru! 

Suriye de tehdit o zaman?

Esad zaten bunun da içinde! Belki Türk askeri de Suriye'ye girmek zorunda kalacak! Olaylar başladığı an büyüyecek!
Planları bu yönde! Biz de bozmak için uğraşacağız! Esad Türkiye'ye gönderdiği Suriyeliler'e çok güveniyor!"Yıkım" için Belçika'da anlaştılar! Bakalım ne yapacaklar göreceğiz! Mücadele bitmedi bitmeyecek! Türkiye büyüyünceye kadar devam edecek!

3 Eylül 2014 Çarşamba

DAVUTOĞLU BAŞBAKAN

Mehmet Ali BULUT / Haber 7

Talut dönemi biti, Davut dönemi başladı. Ahmet Davutoğlu başbakan oldu.
(Allah bahtını açık etsin!)
Mevcutların en iyisi olmasa da millet namına en hayırlısı oldu diyebilirim. Allah kademli eylesin. Mübarek eylesin. Onun gayretlerini, ‘Asya’nın bahtının miftahı” öylesin. Çünkü istişare ile iş yapacağını ilk konuşmasında vaad etti. Zira Asya’nın bahtının miftahı, meşveret ve şuradır!
Benim bir hülyam vardı yıllardır; birileri tarafından ırkçılık gibi algılansa da, “Allah bu Millete oğuz soyundan idareciler versin artık” diye dua ediyordum.  Çünkü Türkleşmiş unsurlardan gelen başbakanlarımız ve vezir-i azmalarımız, bize bizden gibi davranmadılar;  Bu şanlı fakat talihsiz millete evlatları gibi davramdalır!
Ben bir zamanlar Muhsin Yazıcıoğlu’na “Kardeş ne zaman bu milletin başına Oğuz suyundan bir başbakan gelir” demiştim. O da, “Sen ne diyorsun M. Ali kardeş, zaten bütün kavga böyle bir şeyi engellemek için yapılıyor. Hiç müsaade ederler mi?” demişti.  
Davutoğlu’nun tercih edilmesi, başbakanlık koltuğuna oturtulması  inşallah bu kapıyı da aralamış olsun!
Ahmet Davutoğlu, Sivaslıların deyişiyle ‘ellam ki, Türk’tür’Kayı, Tatar veya Oğuzolması fark etmez. Ben devlet idaresinde bazı makamların, milletin asli unsurlarına teslim edilmesi gerektiğine inanıyorum. Nasıl düşünür, nasıl değerlendirirseniz değerlendirin. Irkçılık manasına da söylemiyorum. O makamlarda olanlar milleti, kendi atasının çocukları ve emanetleri gibi görürse, onların çaresizliğini ve mağduriyetini kendi mağduriyeti gibi görür.
Bediuzzaman hazretlerinin bir talebesine “Bana hapishanelerde işkence edenlere dikkat ettim, hapsi gayrı Türk unsurlardı. Türkte zulüm damarı yok” dediği biliniyor. Yani demeye getiriyor ki Türk o insanlar hakiki Türk olsalardı bana karşı o zulmü işlemeye yürekleri varmazdı. Elbette ki Kürt de yapmazdı. Benim size hissettirmek istediğim de bu!
İslam,  liyakate bakar elbette işlerin tevdiinde, görevlerin dağıtılmasında. Ama işlerin böyle yürümediğini;  taraftarlık ve kayırmalarla işlerin yürütüldüğünü siz de biliyorsunuz ben de. Bu hemen hemen 300 senedir böyledir. O yüzden de başımız dertten kurtulmadı ya.
Cumhuriyet döneminde bu daha da vahim hal aldı. Askerde kurmaylık rütbesi verilecek asker seçilirken bile farklı kriterler gözetildi. Bir kere, 1960’lardan sonra kimin kurmay olacağına hep Amerika karar verdi. Onlar da kendi dostlarının (kripto) çocuklarını tercih ettiler. İki binli yılların başında bu kendi tercihleri olan askerlerin sistemin dışına çıkıp Amerika’ya karşı tavır göstermeleri üzerine, Amerika, askere karşı operasyon yapılmasına müsaade etti. Yoksa kimse Ergenekon mergenekon avcılığı başlatamazdı. 
Bizim de işimize geldi, çünkü askeri vesayetin bitmesini istiyorduk. Yıllardır Müslümanları askerle vuruyor ve dizginliyorlardır. Sonra “biz bize dizginleneceğimizi” söz verince bu iktidarın önünü açtılar. Askerleri de bu dönemin eliyle tasfiye ettiler… (Bu bahis önemli ama sırası değil)
Sonra bu iktidar da Amerikalıların kontrolünden çıktı, bağımsız hareket etmek istedi, bu kere de onu indirmek istediler. Mücadele hala devam ediyor! Bu durum, hükümette milletin iradesine itimat etme fikrini güçlendirdi. Hadiseler sonunda öyle gelişti ki Ahmet Davutoğlu, başbakan oldu.
Allah kademli eylesin. Çünkü mühim bir vakitte başbakan oldu. Bu yurtlarda ‘Davut dönemi’ başlamalıydı, başladı…
*  *  * 
Talut bir mücadele insanıydı. Tamamen ve mahza Calut’u yenmek için seçilmişti. Onun vazifesi, Calut karşısında zebun olmuş ’beni israil’i (yani rejimin baskı altında uttuğu Müslüman Türk halkını) onun baskısından kurtarmaktı. Ve bunu da başardı. Referandum ve ardından gelen şu seçim onun görevini kemale erdirmesine hizmet etti.
Talut’un krallık dönemi iki parçalıdır. Calut ile mücadele dönemi, Davut ile mücadele dönemi. Talut ile Davut mücadelesi uzun sürmüştü.  
Başlangıçta Talut, Davut ile birlikte hareket etti. Davut Talut’un askeri idi. Hatta Talut’un Calut ile girdiği savaşta Calut’u Davut uzaktan atığı taş ile öldürür. Talut, Davut’a kızını bile verdi, onu işlerine ortak etti. Ama sonra araları açıldı. Zaman içinde Talut’un taraftarları zayıflayıp azaldı, Davut’un tarafları çoğalıp güçlendi.
Talut mücadele etmekten, devleti yapılandırmaya fırsat bulamadı. Davut iş başına gelince ilk iş bu yapılanmayı ve ‘beni israil’e konulmuş dayatmaları ortadan kaldırmak oldu. Beş Filistî Devleti, (bugünkü beş Güvenlik Konseyi üyesi devlet gibi)  Beni İsrail halkının demiri işlemesini, kılıç, kalkan ve saban yapmasını yasaklamıştı. (Bugün Müslümanlara kendi silahlarını yapmaları yasaklandığı gibi) Beni İsrail, her türlü araç gereç ve savaş malzemesini Ameliklerden, Moablılardan (Amerika’dan ve Batıdan) almak zorunda idi. Bu da onları çaresiz bırakıyordu. Davut kral olur olmaz, bu yasağı deldi. Demirin işlenmesini ve sanayi ve savaş aletlerinin yapılmasını istedi. Öyle de yaptılar…
Bilmiyorum Ahmet Davutoğlu dönemi Davut dönemi olur mu?
Konuşmasını dinledim, son derece ümitvar oldum. En azından Talut dönemindeki dilin aynıyla devam etmeyeceğini hissettim. Tabii ki bir dönemden ötekine geçiş keskin olmaz. Birbirine etkileri olur. Dolayısıyla sanıyorum ki Ahmet Davutoğlu, dil ve tavır olarak bir süre -bu dokuz on aydan eksik olmayabilir- Talut döneminin jargonuna uygun hareket eder. Sonra yavaş yavaş kendi üslubunu oturtur. Bunu yamazsa, onun dönemi Davut dönemi olmaz, Talut dönemi içinde kalır.  Şu yazıya da göz atabilirsiniz:(http://www.haber7.com/yazarlar/mehmet-ali-bulut/987318-davut-donemi-ve-siyaset)
Ahmet Davutoğlu hakikaten bu ülke için bir şans olur inşallah!
Yazgısının ne olacağını zaman gösterir. O ‘Talut dönemi’nin (Ceberut rejimi alt etme dönemi) bir figürü mü yoksa ‘Davut dönemi’nin (devleti yeniden yapılandırma döneminin)  bir yapı ustası mı zaman gösterecek. Konuşması ve konuşmasında temas ettiği meselelere bakarsak onun ‘Davut dönemi’nin ustalarından, hatta baş mimarlarından olduğu hissini verdi.
Allah bahtını açık etsin!
Mehmet Ali Bulut - Haber 7
mabulut@gmail.com

ANADOLU ÜLKESİNDEN BİR DÜNYA DEVLETİNE

Bercan TUTAR
Bercan Tutar

Anadolu ülkesinden bir dünya devletine

ABD en sonunda liderlik ve imparatorluk iddiasından vazgeçtiğini itiraf etti.
Pax-Americana ile nitelenen Atlantik çağı artık sona eriyor!
Amerikan yönetimi, şu sıralar Pasifik'te Çin'e, Avrasya'da Ukrayna krizi üzerinden Rusya'ya ve Ortadoğu'da ise Irak ve Suriye cephelerinde IŞİD kamuflajı adı altında Türkiye'ye karşı bölgesel ve küresel koalisyonlar oluşturmakla meşgul.
Ancak bunu bir türlü başaramıyor.
Tam da bu hengâmede Barack Obama, Ortadoğu'ya dair 'henüz bir stratejimiz yok' diyerek sükse yaptı.
Dünya medyası bu açıklamayı bir 'gaf' diye niteledi.
Oysa bunun gafla uzaktan yakından bir ilgisi yok.
Gerçeğin kendisiydi.
Bunun tercümesi, artık 'grand strateji'den uzak bir Washington'un beyanıdır.
ABD'nin Gorbaçov'u olma görevini başarıyla sürdüren Obama, devreye soktuğu bu retorikle aslında hem Amerikan kamuoyunu hem de dünyayı yeni küresel gerçeğe hazırlıyor.
Elbet tarih, Obama'nın 28 Ağustos 2014'teki bu 'dil sürçmesini' ABD sonrası 'yeni küresel imperium'un ilanı olarak anacak.
Zaten Hegel de bir milletin dünya tarihi açısından karizmasını kaybedişini tam da böyle açıklar:
"Kendini bir devlet veya devletler topluluğu içinde güvenceye almaya çalışır. Çeşitli olasılıklara zaman harcar. Girişimlerde bulunur ancak en nihayetinde yabancılar tarafından işgal edilir ve sahneden çekilir."
***
Bu akıbet, kendini Hegel'in 'seçilmiş millet'i olarak gören ABD için kuşkusuz hazin bir tablo.
Öyle görülüyor ki, kaos ve kargaşadan beslenen uluslararası sistemin (Pax Americana) içinde bulunduğu kriz daha da derinleşecek.
Ancak bu trajik manzara, dünyanın geri kalanı için ise yeni ve daha iyi bir dönemin habercisi demek.
Son beş asırdır yükselişe geçen Batı, yerkürenin hemen her alanında hâkimiyet kurdu.
Fakat bu hegemonya algısı ilginçtir son on yılda dramatik şekilde değişti.
Mesihçi Amerikan elitleri bile umutsuz.
Harvard'da tarih dersleri veren Niall Ferguson, yeni milenyumun ilk on yılını 'Batı egemenliğinin küresel düzeyde sona erişinin başlangıcı' olarak görenlerden.
Dünya her alanda tektonik güç değişimine tanık oluyor. Her türlü denge artık Batı'dan Doğu'ya kayıyor.
Bu görüşler on-onbeş yıl önce marjinal kesimlerin fantezileri diye alaya alınıyordu.
Oysa en ciddi akademik çevreler bile artık bu köklü hegemonya dönüşümünü itiraf ediyor.
Bugün Avrupa'nın yaşayan en büyük filozofu Habermas'ın "Kendi değerlerimizi üretemiyoruz!" diye ağıt yakması boşuna değil.
***
Henry Kissinger, WSJ'a yazdığı son makalesinde 'dünya düzeninin krizi'nden bahsediyor.
Kriz, aslında Batı'nın krizi.
Ekonomik, etik ve demokratik ilkeler açısından çöküntü içindeki Batı hızla çözülüyor.
Batı, diğer medeniyetlere artık demokrasi, adalet ve erdem yerine kaos, terör, iç savaş, darbe, insanlık suçu, ırkçılık, İslamofobya ve her türlü siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel hastalık yayıyor.
'Demokrasi ihracatçısı' ABD'nin aslında kaos, iç savaş ve darbe taciri olduğu anlaşıldı.
Nitekim Amerikalı tarihçiler, ülkelerinin 1945 yılından bu yana dünyada demokratik yollarla iktidara gelen 50'den fazla hükümeti darbelerle görevden uzaklaştırdığını söylüyor.
Aynı kadrolar, şimdi de Gezi kalkışması ve 17 Aralık darbesinin bir benzerini şu sıralar Pakistan'da sahneliyor.
***
Küresel masallar ve büyük anlatılar dönemi bitti.
Hibrit yani melez bir jeo-politika dönemindeyiz.
Amerikan sonrası dünyada, kökü ırkçılığa kadar dayanan Kant'ın revize edilmiş kozmopolitanlığı yerine İbni Haldun'un 'asabiyesi' öne çıkıyor.
Putin, Soğuk Savaş döneminde horlanmanın intikamını alıyor biraz da.
Rus rönesansının teorisyenlerinden Ivan Ilyin, "Rusya parçalanmışlık ve aşağılanmadan kurtularak yeniden dirilecektir" diyor.
Çin Devlet Başkanı, her gittiği yurtdışı gezisinde Batı'yı beş bin yılık medeniyetlerine saygı göstermeye çağırıyor.
Son 12 yıldır her seçimden zaferle çıkmasına rağmen 'diktatör' diye yaftalanan Erdoğan, neredeyse her konuşmasında Batı'nın artık Türkiye'ye hiza veremeyeceğini haykırıyor.
Herkes köklerine dönerek yeniden büyüyor.
Neo-Konfiçyüs Çin, neo-Osmanlı Türkiye ve neo-Sovyet Rusya bugün Batı'ya değil daha çok birbirlerine bakıyor.
Batı'nın olmadığı bir dünya giderek ete kemiğe bürünüyor.
Şimdi IMF'siz, BM'siz ve NATO'suz bir geleceğe doğru ilerliyoruz.
Sıkışan Batı ise yeni Trans-Pasifik ve Trans-Atlantik İttifaklar ile vaziyeti kurtarma telaşında.
****
Nereden bakılırsa bakılsın yeni bir dünyanın inşa sancılarını yaşıyoruz.
Yeni dönemde, Batılı olmayan Çin, Rusya ve Türkiye gibi başarı modelleri hızla yükseliyor.
Yeni dünya düzeni bu üç aktörün talepleri ve ağırlıkları çerçevesinde yeniden kuruluyor.
Çünkü, Rusya ile Çin askeri ve ekonomik güçleriyle Türkiye ise demokratik duruşuyla Batı'yı büyü-bozumuna uğrattı.
Bu nedenle, Gezi'den bu yana yaşadıklarımız Türkiye'nin yeni dünya düzenindeki pozisyonu, ufku, tasavvuru, talepleri ve izlediği siyasetle yakından ilgili.
Yeni Türkiye'yi Batı güdümünde bir 'The Cemaat ülkesi' yapma projesi ters tepti.
Bunu The Cemaat'in kurucu babalarından Graham Fuller bile itiraf ediyor.
Bu anlamda ABD ve müttefikleri, en büyük siyasi ve tarihi darbeyi, bizzat darbeye yeltendikleri Tayyip Erdoğan ve Vladimir Putin'den yedi.
Erdoğan Gezi'de, Putin ise küresel paralelcileri Ukrayna'da 'kırıma' uğrattı.
Eğer hayat bir münakaşadan ibaret olsaydı yerli ve küresel paralelciler devasa medya propagandalarıyla bugün irademizi çoktan teslim almışlardı.
Oysa irade de kalpler de immensumdur.
Yani ölçülemez ve hizaya gelemezler.
****
Türkiye bugün Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz'de enerjiyi merkez alan 'sıfır toplamlı bir oyunun' devreye girdiği bir dönemde kendini de dönüştürerek dünyaya yol gösteriyor.
Bu anlamda bir seferberlik sürecindeyiz.
Ekonomik olarak kalkınan Türkiye'nin siyasal büyümesine tanıklık ediyoruz.
Barış süreci, başkanlık sistemi tartışmaları, yeni anayasa ihtiyacı, daha realist ve daha çok risk alan bir dış politika paradigması, politik olarak sınıf atlayan Yeni Türkiye'nin taleplerinden kaynaklanıyor.
Erdoğan'a dudak bükenler, şimdi temsil ettiği vizyonun küresel bir trende dönüştüğünü görmekten aciz.
Çok değil daha birkaç yıl önce Türkiye'yi parçalayan haritalarla poz verenler bugün ellerinde nefretlerinden başka bir koz bulamamanın çaresizliği içinde.
Erdoğan'ın izlediği çok kültürlü, çok katmanlı, esnek, ulus aşırı ve çapraz ittifaklara dayalı diplomasi 'Anadolu ülkesi'ni küresel bir markaya ve bir dünya devletine dönüştürüyor.
Bu yüzden Türkiye sadece jeo-politik hesaplarda ve enerji denklemlerinde değil yeni dünyanın şekillenen paradigmasında da öne çıkan kilit bir ülke.
Kendi tanımını değiştiren Türkiye dünyanın ona biçtiği tanımı da tuzla buz ediyor.
Olan biten bu!
Hayat da zaten olup biten değil mi?
Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/BercanTutar/anadolu-ulkesinden-bir-dunya-devletine/55678