.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

31 Ocak 2014 Cuma

TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ NEREDE?


“Çoğunluğu Müslüman olan Türkiye; geleceğini Avrupa Birliği’nde değil, İslam Ülkeleri Birliği’nde aramalıdır.”


Bu söz 2004 yılında Almanya’da Kardinal Josef Ratzinger tarafından söylenmiş ve kıyamet kopmuştur. Josef Ratzinger daha sonra Papa seçilmiş ve 16. Benedict olarak anılmıştır.

22 Ocak 2014 Çarşamba

GAYBİ HABER KAYNAKLARI


 "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez" 
En'am suresi, ayet: 59

İslam dinine göre gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.  Bu temel itikadımızdır. Peygamberler dahi Allah onlara gaybı bildirmedikçe bilmezler. Peygamberlerin bildirdiği gaybi haberler daima Allahın izin verdiği kadardır.

Bu açıdan Peygamberimiz dahi Allahın izniyle gaybi konuları haber vermiştir. Evliyaullah da Peygamberimizin sünnetine ittiba ederek peygamberlik gölgesi altında bazı sırlara vakıf olmuşlardır. Bunlara da keşif ve keramet denilir.

Ehl-i sünnet  anlayışımıza göre gaybi konuların çeşitleri şöyledir:

1) Kur’anın gaybi ayetlerinin açık gaybi haberlerine   inanmak imanın gereğidir. 

2) Hadis-i şeriflerde belirtilen gaybi haberlerdir. Sağlam hadis kitaplarında belirtilen kitabü’l-fiten ve melahim gibi bablarda yazılı hadis-i şeriflerdir.

3) Kur’an ayetlerinin ve hadis-i şeriflerin ebcedi ve cifri yorumları ise ne kadar sağlam olursa olsun neticede gizli ve örtülü kısımdandır. Bu konularda uzmanlaşmış kimselerin anlayışıdır. Bunlara inanmak kişinin kendisini bağlar. Umum için bağlayıcı delil niteliğinde değildir.

4) Evliyaullahın  gaybi keşif ve müşahedeleridir. Bunlarda veli zatın kendi kalb aynasına yansıyan görüntülerdir. Kısmen tabir ve yoruma ihtiyaçları olabilir. Çoğunlukla vukuundan sonra keşfin gerçek sureti anlaşılır. Keşif ve müşahedelerin ayar ve mihengi daima Kur’an ve sünnettir. Kur’an ve Sünnete uymayan keşifler bir değer taşımazlar.

5) Sadık rüyalar: Ahirzamanda sadık rüyaların çok olacağına dair hadis gereğince yine Kur’an ve sünnet esaslarına uygun olmak şartıyla sadık rüyalar  kısmen gerçeği ifade edebilir. Sadık rüyaların doğru şekilde tabir edilmesi gerekir.

Bunun dışında islam dinine mensup olmayanlardan sudur eden kehanet tarzı şeyler –ister doğru çıksın, ister çıkmasın- neticede istidraçtır. Bunlar İslam açısından delil olmaz. Bunları itikadi açıdan doğru kabul etmiyoruz. Sadece düşman cephesinin davranışlarına yön veren veriler olarak, ne düşündüklerini anlamak için bazen zikrediyoruz. Onları kalbimize koymuyoruz.  

Müslüman olsun olmasın kişilerden zuhur eden fal türü şeyler de cinni tasallutlar sonucu oluşan vakıalardır. Genellikle yuvarlak sözlerden oluşur. Zaman zaman biz bilmiştik derler. Bilemedikleri konuların üzerini örterler.

Astrologlarla ilgili olarak dini kitaplarımızda ilm-i nücum ve yıldızname ilimleri de muteber sayılmamıştır.

16 Ocak 2014 Perşembe

MEHDÎ NEREDE, HANGİ MİLLET İÇİNDE VAZİFE YAPACAK ?

Hz. Mehdî'nin neseben Âl-i Beytten olduğuna dair rivayetler vardır. Ancak bu, Hz. Mehdî'nin illâ Araplar arasında çıkacağını göstermez. Hatta hadislerden Arapların dışında zuhur edeceğini çıkarmak bile mümkündür. Meselâ Tirmizî'de yer alan bir hadiste, “Hz. Mehdî'nin Araba hakim oluncaya kadar Kıyametin kopmayacağından” söz edilir ki, buradan Arapların içinde çıkmayacağını anlıyoruz. Çünkü Araba hâkim olmak için onların dışında olmak gerekir.

Bir rivayette, Hz. Mehdînin Doğu tarafından çıkacağı bildirilir.
İbni Haldun ve Kurtubî, yukardaki rivayeti teyid eder tarzda Hz. Mehdî'nin Meşrık, Horasan ve Amuderya taraflarından geleceğini kaydetmektedirler. Kurtubî'nin onun Kuzey Afrika'dan çıkacağını söylemesi ise, o günlerde bir ıslahatçı ve mehdîye duyulan ihtiyaç sebebiyledir.

Başka bir hadis-i şeriften ise şunu öğreniyoruz: Doğudan bir takım insanlar çıkacak ve Mehdîye zemin hazırlayacaklar, yani Hz. Mehdî onlar arasında hükümran olacaktır.

Bu hadis Doğuda bulunan veya Doğudan gelen bir millet içerisinde çıkacağını göstermektedir ki,—Allahu a'lem—bunlar o zamanlar Doğuda bulunan, sonradan Anadolu'ya yerleşen Türklere işaret etmektedir.

İs'afü'r-Rağıbîn'de buna daha da açıklık getirilmiştir. “Mehdî Rum'dan, Türklerden ayrılmayacaktır.”

Birçok hadis kitabıyla birlikte Hakim'in Müstedrek'inde yer alan, Buharî ve Müslim'in şartlarına uygun gördüğü bir hadis-i şerifte ise siyah sancaklılar diye nitelendirilen bu topluluğun kahramanlıklarına dikkat çekilir :
“'Hazinelerinizin yanında üç kişi savaşacak. Üçü de halife oğludur. Fakat hiçbiri halife olamaz. Sonra Doğu tarafından bir takım siyah sancaklılar belirir ve öyle bir savaşırlar ki, böyle bir savaşı hiçbir kavim yapmamıştır.' Peygamberimiz daha sonra bir kısım şeyler söyledi ki hafızamda kalmadı. Devam edip şöyle buyurdular: 'Siz bu siyah sancaklılarla gelen zâtı gördüğünüzde kar üzerinde emekleyerek de olsa gidip ona bîat ediniz. Çünkü o Allah'ın halifesi Mehdî'dir.'”

Kitabü'n-Nihaye'de yer alan rivayette ise Hz. Mehdî'nin bu siyah sancaklılarla teyid edileceği, ona muvafakat edecekleri ifade edilmektedir.

Seyyid Ahmed Hüsameddin (r.a.) İstihraçnâme'sinde Mehdînin doğuş yeriyle ilgili şöyle bir not düşmüştür:

"Müslümanlardan bir zât gelecek, bu zâtın şerefi, Kafkasya'nın en ulu dağından etrafa güneşin şuâı gibi şûlenisar olacaktır."

Bütün bunlar, Hz. Mehdînin yoğun faaliyetini Türkler içerisinde yürüteceğini göstermektedir.

Düşmanlarının ehl-i içtihad âlimlerinin mukallidleri olduğunu, Mehdînin kendi imamlarının tersine hükmettiğini gördüklerinde bundan hoşlanmayacaklarını, fakat karşı da gelemeyeceklerini söyleyen Muhyiddin Arabî, onun kılıncının ise "kardaş"ları olduğunu söyler. Bu kılınçtan korktukları için ister istemez hâkimiyetine boyun eğerler. Muhyiddin Arabî şöyle devam eder:
"Onun açık düşmanları fukahâ olacak. Elinde kılıncı, yani "kardaşları" olmasa idi katliyle fetvâ vereceklerdi. Lâkin Cenab-ı Hak, onu keremiyle ve kılınç ile temizleyecek; onlar ona itaat edeceklerdir. Çünkü halk arasında imtiyazları kalmayacak, hattâ ahkâm hususunda ilimleri de azalacak. Mehdî'nin gelişiyle âlimlerin hükümlerindeki ihtilâflar da giderilecek. Ondan hem korkacaklar, hem de bir şeyler umacaklar. Kalben ondan nefret edecekler, fakat buna rağmen ister istemez hükmünü kabul edecekler."

  Benî Asfar'ın gadri" diye Antakya'daki "Melhame-i Kübra" (Büyük Savaş), onların gadriyle alâkalı olacak. Dost görünecekler, müttefik görünecekler; ondan sonra hıyanet edecekler!.. "Hatay'daki savaşta dost ve müttefiklerimizden ihanet göreceğiz"

  35/13. Batı tarafından gelen bir fitne, doğu tarafından gelen bir fitne ile karşılaşınca, Şam'ın ortasında toplanın. O gün yerin altı üstünden daha hayırlıdır. “Hz. İbn-i Abbas RA”


354/13. Allah bu ümmete Deccal ile Melhamenin kılıcını birden vermez. “Hz. Muaz RA”
298/1. Yakında siz Rumlar'la emin bir sulh yapacaksınız. Sonra siz gaza edeceksiniz. Onlar da gerinizde sizin gaza ettiğinize düşman olacaklar. O harpten muzaffer çıkacak ve ganimet alacaksınız. Sonra yeşil bir ovaya konacaksınız. Orada bir Rum neferi salibini kaldıracak ve diyecek ki: "Haç galip geldi." Ona müslümanlardar biri karşı koyup, kendisini öldürecek. Bunun üzerine Rumlar muahedeyi bozacak ve gadredecek. Büyük muharebeler olacak. Sizin için toplanacaklar ve seksen sancak halinde üstünüze gecekler. Her bir sancak altında onbin (on iki bin) kişi olarak. (Amik Ovası'nda önlenecek olan hadise)”Hz. Zu Mihmer RA”

Not: Görüldüğü gibi Rumlar (Hristiyanlar) bir düşmana karşı müslümanlara yardım maksadı ile, müttefik olarak, Amik ovasına 960 000 kişilik, 80 tümenlik bir kuvvet getirdikten sonra, müslümanların o düşmana galib gelmesi üzerine anlaşmayı bozup, gadirlik yapacaklar ve müslümanlar üzerine hücum edecekler. Bu harbe Melhame-i Kübrâ deniyor ve Antakya'da Amik Ovası ve civarında cereyan edeceği anlaşılıyor. Bu harbde merkez Şam'da bulunuyor ve müslümanların başında kumandan olarak Hz. Mehdi AS bulunuyor. Ve Allah'ın inayeti ile müslümanların bu harbi de kazanacakları anlaşılıyor.

518/4. Benden sonra hulefâ, hulefadan sonra umerâ, umerâdan sonra melikler, meliklerden sonra cebâbire, cebâbireden sonra ise ehl-i beytimden bir kimse gelir de, o yeryüzündü adaletle doldurur. Ondan sonra da kâhtani gelir. Beni gönderen zâta kàsem ederim ki, o, diğerlerinden dûn değildir. “Hz. Abdurrahman ibn-i Kays RA”

477/6. Kâhtan'dan (Yemen'de bir yer) bir adam çıkıp da asası ile insanları sevk etmedikçe kıyamet kopmaz.”Hz. Saad RA”

Şu anda dağınık olan Türk devletleri birleşerek hz. Mehdi (a.s)'ye yardım edeceklerdir:

... İbrahim bin Übeydullah bin Alâ babasının şöyle dediğini nakleder. İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu: Emirülmüminin aleyhisselam (Hz. Ali) kendisinden sonra Kaim'in kıyamına kadar gerçekleşecek olan olaylardan bahsetti. ...ve köşe bucakta benim oğluma (hz. Mehdi (a.s)'ye) yardım edecek olan dağınık Türk bayrakları zuhur edecek. (Gaybeti numani, s. 323)

...Allah ona (MEHDİ'YE) Rum'u, Deylem'i, Sind'i, Hindistan'ı, Kabilşah'ı ve Hazar'ı FETHETTİRECEKTİR. (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 274)



14 Ocak 2014 Salı

2014 SENDROMU / Abdurrahman Dilipak

Akit Gazetesi / 11 Aralık 2013 Çarşamba 

Kahinlerin dediklerine inanın ya da inanmayın, dünyada buna inanan yüz milyonlarca insan var ve bunlar bu bilgilere göre hareket ediyorlar.. Onların bu tutumları da ister istemez herkesi etkiliyor.
Batıda “Kahin”, “Falcı-büyücü” gibi anlaşılmaz.. Peygamber varisi gibi algılanır.. Bu işi kilise himayesinde yapıyorsanız “aziz” seviyesine yükseltirseniz, “kiliseye karşı/onun izni dışında“ yapıyorsanız, “Anti Crist” ilan edilir, yakılırsınız!
Eski Mısır’da kahinlerin önemli bir yeri vardı. Güç ve otorite sahibi idiler.. Babil Sürgününden sonra Babil’de büyücülük aldı başına gitti.. Endülüs’ün sonra da hem Yahudiler , hem de Müslümanlar arasında “geleceği okuma” konusunda ciddi çalışmalar yapıldı. Ebced, cifir, müneccimlik, Ay ve yıldızların dünyanın geleceği ile ilişkisi, ya da kutsal metinlerdeki şifreler, sırlar, İlmi ledun sonraki yıllarda Tasavvuf çevreleri ve Kabbala öğretisi içinde önemli bir yer tuttu.
Hala bu gün batıda falcılık önemli bir etki gücüne sahiptir.. Stratejik araştırma merkezlerindeki Fütüristler, stratejik öngörüleri ile adeta modern birer kahin gibi davranırlar..
Şu günlerde, Yahudiler ve Hıristiyan dünyasında en çok okunan kitaplar 2014 kehanetleri ile ilgili. Bu gelenekten gelenler tarafından, 2014 batı için “Felaketler Yılı” olarak değerlendiriliyor..
Aslında “İslami Fobia” biraz da bu kehanetlerden destek alıyor.. 1503-1566 tarihleri arasında yaşamış ünlü Nostra Damus, kitaplarında şifreli biçimde gelecekten söz ettiği satırlarda 2013-2014 yılları arasında için şu dikkat çekici tespitler var.. 2013-2014: Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak.. Bu tesbit, “Tanrıyı kıyamete zorlamak isteyen çevreler” tarafından da kullanılıyor.. 2013-2016 yılları arasında dünya genelinde 4 devlet başkanı ya da başbakan öldürülecek.
Kehanetin en çarpıcı bölümü ise 2016’de Avrupanın dağılmaya başlaması, Müslüman güçlerin Avrupa’nın içlerine doğru yayılacakları. Şeytani bir öfkenin Avrupa’yı saracağı iddiası.. Sonuç: 2018 de sömürenler, sömümürülenlerin sömürgesi olacak!
Bulgaristan’ın bir köyünde yaşayıp orada öldü. Vangelia Gushterova ya da kısaca Vanga 2014’de Avrupa’nın Kimyasal silah saldırısına uğrayacağını, ardından büyük bir panik yaşanacağını, muhtemelen bir radyoaktif madde gibi, insanların derisinde sorunlara yol açacak bir şeyin dünyadaki insanlarının çoğunun deri kanserine yolaçacağını Söylüyor.. Vagna’ya göre 2016’da Avrupa güçlerle neredeyse bomboş bir hale gelecek. Nüfus iyice azalacak.. Yani “Tarihin sonu” derken, Batı uygarlığının sonu, Avrupa’nın kıyametini haber veriyor!
Vagna’ya göre 2018’de Çin, Yeni Dünyanın en büyük gücü olacak. 2023 ise yeni bir Jeolojik çağın başlangıcı olacak ve dünyanın yörüngesi hafifçe değişecek!
Batıda daha ilginç kehanetler de var. Mesela, Norveç’te bulunan Viking Enstitüsü’nden Danielle Daglan, Viking efsanelerine göre dünyanın sonu 22 Şubat 2014’te gelecek! Yani şunun şurasında iki aydan biraz daha fazla bir zaman kaldı..
2014 En korkulan yıl batıda.. Kehanetlere bakılırsa çılacak savaşlar yüzünden Kuzey Yarımküre’de oluşan radyoaktif serpintiler hayvan ve bitkilerin yok olmasına neden olacak. Nükleer savaştan sonra sağ kalan Avrupalılar ise Müslümanlara teslim olacaklar. Savaşta kullanılan kimyasal ve nükleer silahların etkilerinin atmosphere yayılması sonucu olarak dünya nüfusunun yarısı cilt kanseriyle mücadele edecek.
2018 Dünyanın yeni süper gücü Çin Cumhuriyeti olacak. Evet; Sömürenler sömürge haline gelecek.
Bir Fransız kahin, yıllar önce yazdığı bir kitabında şöyle diyordu: “Müslümanlar bu kadar parçalanmış, bu kadar kendi iktidarları tarafından control altında tutulurken, bu kadar yoksul ve cahil bırakılmışken, bizim gibi her anlamda çok güçlü bir medeniyetle nasıl başedebilirler. Doğrusunu isterseniz, ben de bu soruyu kendime sormuyor değilim, bunun mantıklı bir açıklaması yok. Tek bir açıklaması var, batı uygarlığının yıkılıp, Müslümanların dünyada yeni bir güç merkezi haline gelmelerinin tek bir açıklaması var: O da Tanrı böyle istiyor”
Kahinler hiç de içaçıcı şeyler söylemiyor kendi dindaşlarına.. Şüphe yok ki, geleceği tek bilen Allah’tır (cc).. Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi Onun ilim, hikmet ve haber verdikleri dışında kimse gerçeği bilemez. Onlarınki tahminden ya da bir takım çıkarımlardan, bir takım işaretlerden yola çıkarak ileri sürdükleri iddialardan ibarettir.. Akılla ulaşılan ihtimaller ise ilmi yollardan sünetullahın tecellisinin muhtemel olduğu bir alanı bize gösterir. Yoksa mutlak bir zorunluluk ifade etmez..
Sonuçta 2014 bana göre de insanlık tarihi açısından kritik bir eşik, ya da kavşak noktası olarak görünüyor.. Dünyada askeri, ekonomik, siyasi hareketlilik artacak gibi.. Görünen köyün hikayesi böyle. ABD ve AB’yi her anlamda zor günler bekliyor.. Şam çevresinde, Hazar’ın Alt ve üst yakasında da önemli gelişmeler olacaktır.. Afrika’daki uyanış devam edecek, Arap yarımadasındaki siyasi kriz derinleşecek.
Bakarsınız AB dağılmanın eşiğine gelir.. Gelecek günlerin neye gebe olduğunu bilmiyoruz..
Bize gelince Cemaat konusu tartışılmaya devam edecek ve bu çerçevede çok çarpıcı, derin iddialar gündeme gelecektir diye düşünüyorum.. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Federasyon, Kürt meselesi, Alevi Açılımı, Terör yine gündemde olacak.. Anayasayı tartışmaya devam edeceğiz.. Türkiye’nin siyasi hayatında yeni dengeler ortaya çıkacak gibi gözüküyor.. Yerel seçimlerden sonra, Milletvekili seçimleri, Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Referandumu gündemde olacak. Herşeye rağmen gelişmelerin doğru yönde ileri doğru olduğunu söyleyebiliriz. Fırtınalı bir denizde ve gece karanlığında mayınlı bir arazide yol alır gibi gidiyoruz ama, tüm olumsuzluklara rağmen ilerliyoruz! Selam ve dua ile..

10 Ocak 2014 Cuma

TÜRKİYE AVRUPA’DAN DIŞLANACAK, NATO’DAN AYRILACAK…

Osman Akfırat hazretlerinin bildirdiğine göre Türkiye 3. dünya savaşından önce Avrupa’dan dışlanacak, daha sonra Türkiye Nato’dan da ayrılacak. Bu durum ülkenin kendi içine kapanacağını gösteriyor. Şu anda Erdoğan’ın devrilmeye çalışılması tamamen Türkiye’nin batı kontrolünden bağımsızlaşmasını önlemeye yönelik olduğundan durum gösteriyor ki, batı Türkiye’nin kontrolünü kaybedecek ve bu yüzden Türkiye’yi izole edecek demektir.

Bu durum Türkiye’nin artık batı kontrolünde olmadığını gösteriyor. Bu ne zaman olabilir?

Nazım Kıbrısi’ye göre üç aylık tertip hükümeti gelecektir. Bu hükümetin Cumhurbaşkanı bir gasıp, başbakanı ise çocuksuz biri olacak denmiştir. Türkiye’nin Avrupa’dan dışlanması ve ardından Nato’dan çıkması bu tertip hükümeti döneminde olabilir mi? Yoksa üç aylık bir tertip hükümetinin ardından başa milli iradeye dayalı bir hükümet gelince bu hükümete reaksiyon olarak mı batı tavır alacaktır bilemiyorum.

Bediüzzaman’a göre Osmanlı devletine ve onun varisi Türkiye’ye karşı üç suikast teşebbüsü olmuş ve olacaktır. Üçüncü suikastın zamanının içinde bulunduğumuz dönem olduğu aşikardır. Üçüncü suikast ise Mehdi ve şakirtleri tarafından defedilecektir.

Türkiye, çoklarının da ifadesi ile batı tarafından “ya tamam, ya devam” konumundadır. Lozan’da Türkiye’ye 100 yıllık bir hayat hakkı tanıyan batılılar, bu sürenin sonuna gelindikçe ülkemizi sıkıştırmaktadırlar. Erdoğan ile birlikte Türkiye’nin batı kontrolünden hızla bağımsızlaşmaya başlamıştır. Şimdi batılıların önünde iki seçenek bulunmaktadır. Ya Erdoğan’ı devirip batıya itaatkar bir hükümetle batının çıkarlarına uyumlu bir şekilde devamına izin verecekler, ya da Türkiye’nin ölüm fermanını imzalayıp Türkiye’yi tarihten sileceklerdir. Yerine etnik ve mezhepsel temellere dayalı devletçikler gelecektir.

Nasıl Lozan’ın akabinde Türkiye’nin mazisi ile bağları kesilmiş ve dindarlar üzerinde şiddetli baskı dönemi gelmişse, 28 Şubatın da ispatladığı gibi yeniden çok şiddetli bir baskı dönemi başlayabilir. Ancak anlaşılan bu sefer islamın içi boşaltılıp yerine Bediüzzaman’ın “prutluk mezhebi “dediği, şeriattan soyutlanmış bir islami Protestanlık anlayışıyla islam batıya tehdit olmaktan çıkartılacaktır. 

Yani onlara göre islam Protestanlıkla ya batıya boyun eğecek, ya da din olarak yeryüzünden silinecek. Buna göre ya batıya boyun eğip yaşamayı tercih edeceğiz;  veyahut direnip “ya istiklal ya ölüm” diyeceğiz.  

Cenab-ı Allah Mehdi ile islam aleminin karanlıklarını dağıtacak diye müjde verilmiştir. Savaş sonunda batı yerle bir olup çökecek,  islam alemi ise yükselecektir.

TÜRKİYE GÖZ BEBEĞİMİZ !

7 Ocak 2014 Salı

ÜLKEMİZİ KORUYAN MANEVİ KALKAN

Gaybi Haberler bloğumuzda 3 Ocak 2014 Cuma günü yayınlanan “Türkiye’de Büyük Harbe Dönüşecek Olan Hareket” başlıklı yazımızda “Bediüzzaman İslam aleminin en büyük hasareti olan İkinci dünya savaşından kurtulmasının sebebini Kur’andan gelen iman ve salih ameller olarak görmüştür. Bu nedenle eğer ülkemiz bir dış saldırıya uğrayacaksa, zorunlu olarak savaş musibetini defedecek manevi kuvvetin zayıflamış olması gerekmektedir. Ülkemiz – eğer başarıya ulaşsaydı ertesi gün ezan okunmayacaktı- denilen bir duruma düşerse; o zaman ülkemizi savaş ve her türlü belalardan koruyan manevi kalkan olmayacak demektir.” demiştik.
Bu yazı 2013 yılı Mart ayında daha sonra Gezi olaylarındaki marjinal sol grupların ortalığı yakıp yıkıp talan etmeleriyle görüldüğü gibi yeni bir 28 Şubat sürecinin mevcut hükümeti devireceği ve ardından dindarlara baskılar uygulayacak bir dönemin gelebileceğini öngörüyordu.  
Gezi olayları geldi geçti ve planlandığı gibi hükümeti deviremedi. Ancak küresel planlayıcıların komploları devam etti.
Hükümetin dershaneler konusunda dönüşüm projesi özellikle cemaat medyası tarafından büyük bir reaksiyonla karşılandı. Bu hareket cemaate taban sağlayan dershaneleri kapatarak cemaati bitirme operasyonu olarak algılandı.
Dershanelerin dönüşüm projesinin iki yıl için ertelenmesi üzerine cemaat ve iktidar arasında sulh sağlanmış olduğu sanılsa da ardından 17 Aralık olayı patladı. 17 Aralık 2013 günü bir kısım savcılar harekete geçerek içinde bakanların oğullarının da bulunduğu bir grup işadamını rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla gözaltına aldılar. Ancak ertesi gün dış basın bu olayı Gülen cemaatinin hükümetin dershaneleri kapatmak istemesine karşı bir reaksiyonu şeklinde yansıttılar. Bu olayın kamuoyunda hükümet ve cemaat kavgası olduğu algısı yerleşti.17 Aralıktan bu yana özellikle emniyette çok sayıda müdür ve polisin yerleri değiştirildi.
Gülen ve yakınlarının açıklamalarına, Cemaat medyasının yayınlarına bakacak olursak hükümetin dindarlar üzerinde (yani Gülen cemaati üzerinde) büyük baskılar uygulayacağı algısı oluşturulmaktadır. Hatta Hüseyin Gülerce büyük bir fırtınanın geldiği uyarısını yapıyor. Gülerce, bu fırtınanın 6 Ocak 2014 Pazartesi)günü yada Erdoğan’ın Japonya gezisinden dönüşünden sonra başlayacak olduğunu öne sürüyor.
Bu arada Abdülkadir Selvi’nin Yeni Şafak’taki  7 Ocak 2014 tarihli yazısında “Fethullah Gülen Hocaefendi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e hitaben, Başbakan Erdoğan'ın da okumasını talep ettiği, 'Islak imzalı' bir sulh mektubu yazdı.
22 Aralık tarihli mektupta Hocaefendi, 'zatı alinizin uzattığı eli tutarız' derken, daha mektubun mürekkebi kurumadan üç gün sonra 25 Aralık tarihinde Başbakan Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan'ı tutuklamayı amaçlayan ikinci dalga operasyonu başlatıldı.” diyor.
Eğer bu mektup bir sulh mektubu ise üç gün sonra ikinci dalga operasyonu ile Başbakanın oğlunu tutuklamaya yeltenenler kimin adına hareket ediyor?  Bu arada söz konusu mektubun Cumhurbaşkanına hitaben yazıldığını ve Başbakanın muhatap alınmamış olduğunu ayrıca hatırlatalım. Acaba cemaat içinde hareket eden, çalışmalarını cemaate mal eden başka bir oluşum mu var?  
Ruşen Çakır 7.1.2014 tarihli Vatan gazetesinde “Hükümetin işi neden hiç de kolay değil...” başlıklı yazısının son bölümünde:
Cumhuriyet tarihinde değişik İslami kişi, grup, cemaat ve partilerin devletin hışmına uğradığını biliyoruz. Fakat cemaat-hükümet savaşının bu tempoyla, yani şiddetlenerek devam etmesi hâlinde bir ilk yaşanabilir ve İslami bir cemaatin kolu kanadı, yine İslami iddialı bir hükümet tarafından kırılmak istenebilir. Böylesi bir durum, kısa vadede yara alan cemaatin, orta ve uzun vadedeyse ona darbe indirenlerin aleyhine olacaktır.

Fethullah Gülen’in kendisi ve izleyicileri, hükümetin ve Erdoğan’ın en çok bundan çekindiğini düşünüyor olmalılar. Ancak unuttukları bir başka husus var: Kendileri de cumhuriyet tarihinde ilk kez iktidardaki İslami iddialı bir hükümetin kolunu kanadını kırmaya yönelik peş peşe hamleler yaptılar ve daha da yapacağa benziyorlar.”  demektedir.
Başa dönersek biz küresel islamofobia süreci planlayıcılarının  seçimle işbaşına gelerek batının kontrolundan çıkma eğilimi gösteren islami demokratik hükümetleri devirerek islam ülkelerini tekrar laik baskıcı rejimlere mahkum etmek istediğini yazmıştık. Gezi olaylarını da böyle görüyorduk. Ancak bu planlarda bir tarafta batı ve onların yerli işbirlikçileri, diğer yanda ise Müslümanlar vardı.
Halbuki Cemaatin mevcut iktidara desteğini terk etmesi ve giderek hükümete karşı operasyonların cephesi haline getiren süreci öngörememiştik. Açıkçası bu durum bizim için halen hazmedilmesi zor bir konu… Henüz cemaatin nasıl olur da -halen hem dindar hem de hükümete muhalif olan- bir çok parti ve grubun aksine, doğrudan yada dolaylı, batının bu hükümeti yıkmak için kullandığı bir enstrüman haline geldiğini anlamakta güçlük çekiyorum. Bunu anlamak için öne sürdüğüm, bunun dünyadaki islamofobik süreçte yıkılmadan ayakta kalmak için başvurulan bir taktik olduğu yönündeki kabulüme rağmen anlamakta zorlanıyorum.
17 Aralık olayı  patlamadan önce bazı keşif ehlinin “Yakında cemaat darmadağınık olacak” biçimdeki sözlerini işittiğim için böyle bir operasyonda halisane hizmet edenlerin de zarar görme ihtimaline üzülüyorum.
Öyle ya da böyle bu çatışma her iki tarafa da zarar vereceği kesindir. Dindar hükümetle dindar bir hizmet cemaatinin hariçten gelen tehlikeleri bırakıp kendi içlerinde mücadele etmelerinin zararını hepimizin çekeceğini düşünüyorum.  
Bundan önceki dindarlara baskı uygulanan zamanlarda bile dindar cemaatler genellikle sabır içinde temkinle hareket etmiş, iç barışın bozulmasına prim vermemişlerdir.  
Bediüzzaman eserlerinde iki kahraman dövüşürken bir çocuk ikisini de dövebilir diyerek kuvvetin iç çatışmalarda zayıflamasıyla küçük bir kuvvetin dengeleri değiştirebileceğine işaret etmektedir.
Bu arada bir kısım medyanın hükümet ve cemaat kavgasını dikkatle izlediklerini ve bundan gizli bir memnuniyet duyduklarını gözlemliyorum. Birbirini yesinler şeklindeki sevinçlerini saklamıyorlar.
Devlete karşı kurulan komplo cezasız kalmamalıdır. Ancak kurunun yanında yaş yakılırsa her iki taraf kaybeder.  Bu yüzden adaletin terazisi iyi tutulmalıdır. Ülkemizi savaş ve her türlü belalardan koruyan manevi kalkan çatlarsa artık Allah yardımcımız olsun.
Duamız devletimizin ebed müddet beka ve selameti içindir. Devletimizin yanındayız.


6 Ocak 2014 Pazartesi

RECONQUİSTA: YENİDEN FETİH

Yıllar önce diyanet takviminde bir sayfa okumuştum. O sayfada Vatikan’ın raporlarından kısa bir alıntı yazılmıştı. Reconquista kavramından bahsediliyordu. 

Reconquista “yeniden fetih” anlamına geliyor.  Kavram olarak müslüman hakimiyetindeki Endülüs Emevi Devletinin hristiyanlarca geri alınış sürecini ve İspanya’daki müslüman ve Yahudilerin yok edilerek İspanya’nın Hristiyanlaştırılması sürecini ifade ediyor.

Dosya:Reconquista-rendicion-granada.jpg

Vatikan raporları İspanya’nın 700 yıl Müslüman hakimiyetinde kaldıktan sonra tekrar Hristiyanlarca ele geçirilişini örnek veriyordu. Önceden Hristiyanların egemenliği altında iken Müslümanlarca fethedilen bütün eski kadim Hristiyan yurtlarının Reconquista “yeniden fetih “yoluyla tekrar Hristiyanlarca ele geçirilmesi gerektiği yolunda hedefler tayin ediyordu. Hristiyanlarca yeniden fethedilmesi gereken yerler arasında Kuzey Afrika ülkeleri, Mısır-Libya, Suriye-Irak ve Türkiye sıralanıyordu.

Vatikan; Bir zamanlar İtalya yarımadasının yarısını kaplayan eski Sicilya Arap kırallığının tekrar geri kazanılmış olduğunu hatırlatıyordu. Ayrıca Orta Avrupa’ya kadar ilerlemiş olan Osmanlı devletinin de geri atıldığı ve Balkanların tekrar Hristiyanlarca yeniden fethedildiğini belirtiyordu. Demek ki Reconquista süreci eskide kalmış ve unutulmuş bir süreç değil, halen devam eden ve takip edilen bir plandır.

Müslümanlar bu planı unutursa başına gelecek olan; halen Hristiyanlarca yeniden ele geçirilmiş olan İspanya Endülüs Emevi Devletinde, Sicilya Arap kırallığında, Osmanlı devletinin Viyana önlerinden ta Meriç nehri kıyısına kadar gerilemesiyle Orta Avrupa ve Balkanlarda Müslümanların başına ne geldiyse aynısı gelecektir.

Reconquista planları halen uygulanmaktadır. Bu plan dahilinde Türkiye, Filistin, Suriye, Irak ve Kuzey Afrika’daki müslümanların başına da gaflet ve meskenet gösterdiğimiz sürece gelecek olan budur. Nasıl ki Bosna’da, Arakan’da, Gazze’de, Doğu Türkistan’da ya da dünyanın her yerindeki boyunduruk altındaki Müslümanların başlarına ne geldiyse o olacaktır.

Bir gece rüyamda bir Türkiye haritası gördüm. Orta Anadolu’da tuhaf bir üçgen vardı. Üçgenin tam ortasında şimdi Kapadokya dediğimiz bölge vardı. Üçgenin sağ ucu tahminen Tuz gölünün biraz ilerisine, sol ucu da Kayseri’nin ötesine dayanıyordu. Üçgenin alt ucu ise tam Mersin limanı idi. Rüyamda bunun canlandırılması hedeflenen Kapadokya Hristiyan devleti olduğu söylendi. Sivri ucu aşağıya bakan üçgen ne anlama geliyor, bilemiyorum.  Bildiğim kadarıyla sivri ucu aşağıya bakan üçgen: dişil karakter ve cehennemi sembolize eder.

Şimdi ülkemizin içine sürüklenmeye çalışıldığı sürecin Reconquista planlarından alakasız olduğunu sananlar varsa, yakın bir zaman içinde ülkemiz işgale uğrarsa ne alakası olduğunu acı bir şekilde göreceklerdir. Bazı keşif sahiplerine göre “ülkemiz işgale uğradığı zaman milletin yarısı silah atmadan teslim olacaktır.” Demek ki kimileri bu konkistadorları “yeni fetihçi orduları” kurtarıcı olarak karşılayacaklar. Çünkü maalesef bu işgalcilerin beşinci kolları bol miktarda içimizde bulunmaktadır.

Düşman orduları Medine’yi bombalayacak, Filistin’de çok kan dökülecek, İsrail Hatay’dan Türkiye’ye saldıracak, Yunanistan Türkiye ve Batı Anadolu şehirlerine bombalar yağdıracaktır. Rusya kuzey doğudan Türkiye’ye girecektir. Ayrıca doğudan gelen tehlikenin İran olma ihtimali de mevcuttur.

Zira rüyalarda gökyüzünün çok sayıda uçak kaynadığı ve şehirleri bombardıman ettikleri görülmüştür.

Alakasız bilgi: İngiliz Reuters ajansı Başbakan’ın hükümette yaptığı değişiklikler hakkında “Erdoğan savaş hükümeti kurdu” yorumunu yaptı.

* * * * *
RECONQUİSTA HAKKINDA BİLGİ: wikipedia’dan…

Reconquista Endülüs döneminde İber Yarımadasındaki Hıristiyanların, Müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırma amaç ve çabalarına verilen addır. 1492 yılında son Endülüs devletinin yıkılmasıyla başarıya ulaşan Reconquista İspanyolca "Yeniden fetih" anlamına gelir.
Reconquista kavramı tarihsel açıdan nesnelliği tartışmalı olan bir kavramdır. Yeniden fetih kavramı İspanya'nınMüslüman olduğu döneme işgal altındaki bir dönem gözüyle bakan, İspanya'nın yeniden Hıristiyan olmasını kesin bir yazgı olarak gören bir bakış açısının parçasıdır. İspanyolların ulusal kimliklerinin vazgeçilmez bir parçası olmakla birlikte, bu kavram aslında tarihe çok taraflı bir açıdan bakan bir kavramdır. 
İspanya, tarihi boyunca birçok yabancı ulusun istilasına uğramıştır. Arap ve Berberi orduları 8. yüzyılda İspanya'ya girdiklerinde İspanya zaten bir Cermen ırkı olan Vizigotların egemenliği altındaydı. Vizigotlardan önce İspanyaRoma İmparatorluğu'nun egemenliği altında yaşamıştı. Yani Araplar ve Berberiler İspanya'yı istila eden ilk yabancı uluslar değillerdi. İspanyol ırkı bütün bu işgalci ırkların karışımdan ortaya çıkmıştı.
Emeviler zamanında, 711 yılında Müslümanların ayak bastıkları İberya Yarımadası, 1492 yılına kadar İslam idaresinde kaldı. Müslümanlar'ın orada bulunan Hıristiyan ve Yahudiler ile çok yönlü ilişkileri oldu. Sonuçta, Doğu İslam dünyasında parlayan medeniyet güneşi Endülüs'te zirvesine ulaştı.
Modern Çağ'ın Endülüs tarihçilerinin hemen tamamının kabul ettiği bu gerceği değiştiren şey ise, daha 718 yılında Kuzey İspanya dağlarındaki Covadonga Magaraları'nda Pelayo öncülüğünde başlayan Hıristiyan Reconquistası oldu. 718'den 1085'e ilk, 1085'den 1238'e ve 1238'den 1492'ye kadar geçen üç safhada Reconquista süreci tamamlanmış oluyordu.
1492 yılında İslam hakimiyeti İspanya'da son buldu. Bundan sonra orada kalan Yahudiler (Sefaradlar) hemen, Müslümanlar (Mudejarlar) ise 1610 yılına kadar ara ara ülkeden çıkarıldılar. Endülüs Göçmenleri denilen bu topluluklar içinde özellikle Yahudileri, o zamanın dünyasında güçlü Osmanlı Devleti'nden başka kabul eden olmadı. 
2 Ocak 1492'de Gırnata Emirliği de İspanyollar'a Emir Ebu Abdullah tarafından teslim edilmiştir. Bu olay Reconquista'nın son adımı olarak değerlendirilir. 
1508'de yayınlanan bir fermanla 6 yıl içerisinde Müslümanlar'ın kendi kıyafetlerini terk etmeleri ve Hıristiyan gibi giyinmeleri şart koşulmuştur. Yaklaşık bir yüzyıl boyunca üç milyon Müslüman, ya sürgün edilmiş, ya din değiştirmeye zorlanarak Hıristiyanlaştırılmış ya da kılıçtan geçirilmiştir.
Bir mimari harikası olan saraylar yakılmış, kütüphaneler içlerindeki yüzbinlerce kitapla yakılıp talan edilmiştir. Bu yıkımdan sadece Cordoba'da bulunan ve şu an katedral olarak kullanılan Kurtuba Ulu Camii ile el-Kasr, yani Alkazar SarayıMedinettu`z-Zehra'nın kalıntıları, Gırnata'da (Granada) bulunan Elhamra Sarayı ile Cennetü'l-arif Sarayı kalmıştır.

3 Ocak 2014 Cuma

TÜRKİYE’DE BÜYÜK HARBE DÖNÜŞECEK OLAN HAREKET


Nazım Kıbrısi sohbetlerinden:

“Türkiye’deki hareket büyük harbe dönüşecektir. Türkiye’nin başındakiler Avrupa’ya bağlanalım, Amerika’ya bağlanalım, Rusya’ya bağlanalım diyecekler. Sonunda Rusya’ya bağlanalım diyenler galip olacaktır. Rusya ile beraber olunca bütün Rusya karşıtı devletler ayağa kalkacaktır. Büyük Harp İskenderun’da Amik ovasında olacaktır.”

Türkiye’de büyük harbe dönüşecek olan hareket nedir? Türkiye’de Ruslarla birlikte hareket eden bir yönetimin bölge ve dünya dengelerini alt üst edeceği ve bunun çok ciddi sonuçlar doğuracağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.

 1. Türkiye'de bir inkilap olur.
2. Mehdi (a.s.) zuhurundan evvel bir hareket olacak, güney hududu açılacaktır. Suriye hududu kalkar Şam'la bir olur.”

“Türkiye meselesidir, bir hükümet gelecek üç ay komünist rus tertibi olacaktır, lâkin bütün Türkiye değil, ahali de ordu da ikiye ayrılacaktır. Şam hudûdu açılır ve hudut kalmaz. Sonra üç ay içinde büyük muharebe çıktığında Mehdi a.s.’ın çıkmasına üç ay var demektir.”

“Türkiye o zaman ikiye ayrılır. Ordu: biri Rus tarafıdır, biri Müslüman tarafıdır.”  

İmam Ali  (R.A.) Divanından:

Meşhur divanının Müştakzade şerhinden alınan bir kısmında şöyle denilmiştir: “Ey oğlum! Türkler cûş ettiklerinde (kaynadığında, karıştığında, yani sınırlarını aştığında) Mehdî-i Âdil’e muntazır ol...”

Hazret-i Ali (R.A.) Türklerin kaynayıp karışacağını ve sınırlarını aşacağını haber vermiştir.

Niyazi-i Mısri Divanından:

Divanında “Benî asfar zuhûrunda dalâletler olur peyda…” ifadesinde Beni Asfar Rus’lar olarak yorumlanmaktadır.  Beni asfar’ın zuhuru Mehdi’nin çıkış alametlerindendir. Böylece bu ibare Rusların Türkiye’ye saldırısı sırasında sapkınlıkların ortaya çıkacağı biçiminde anlaşılabilir.

Aytunç Altındal’ın kitabından:

“Türk İmparatorluğu’nun yıkılışına dair kehanetler “ isimli kitabında: “Önce, Müslüman şeriatı artacaktır. Eğer yedinci seneye kadar kaldırılmazsa, on ikinci seneye kadar buranın hâkimi olacaktır. Sonra, Hıristiyan silahlarıyla bir tutsaklık dönemi gelecektir. Türklerin başına geçecek 11. devlet adamı, ülkenin bekasını belirleyecektir.” denilmiştir.

Abdullah Gül, Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanıdır. İsmi 11 harften oluşmaktadır. 11. Devlet adamından sonra acaba bir dış müdahale mi olacak?

Nostradamus’tan:

Nostradamus’a ait dörtlükte Türkiye söz konusu edilmiş ve Türkiye ile ilgili yorumlanmıştır.

“İki baş ve üç kola bölünmüş. /  Büyük şehir sular tarafından rahatsız edilecek. / Onların arasından bazı büyük kimseler sürgünde yoldan çıkarılacak. / Bizans, İran’ın başı tarafından sert şekilde sıkıştırılacak.” Nostradamus, V.48

İki baş ve üç kola bölünmüş olan nedir? Büyük şehir İstanbul olabilir mi? Büyük kimselerin sürgünü neden olacak ? Bizans ifadesi neden kullanılmış?

Nostradamus 16. yüzyılda yaşadı. İstanbul çoktan fethedilmişti. Yoksa Muhyiddin-i Arabi ve Aytunç Altundal’ın yazdığı gibi; İstanbul yabancı güçlerin eline geçip Bizans ihya mı edilecek? Bu yabancı güçler Ruslar mı, Latinler mi? yoksa İran mı?

Bediüzzaman’dan:

Bediüzzaman’ın şu ibareleri kaygı vericidir:

“Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek edinen eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizaı (anlaşmazlığı) aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak.”

Zındıka cereyanı birini diğeri aleyhinde alet edip ezmek için kullanacak deniyor. Mağlup edilen kim, alet olan kim?

Bediüzzaman “en sonda müthiş bir hatiat”ten bahsediyor. En sonda müthiş bir duruma düşmek’ten kasıt nedir? Ayrıca ‘bu milleti İslamiyetten evvelki adetlerine sevk eden hainler’ kimdir?

Bediüzzaman İslam aleminin en büyük hasareti olan İkinci dünya savaşından kurtulmasının sebebini Kur’andan gelen iman ve salih ameller olarak görmüştür. Bu nedenle eğer ülkemiz bir dış saldırıya uğrayacaksa, zorunlu olarak savaş musibetini defedecek manevi kuvvetin zayıflamış olması gerekmektedir. Ülkemiz – eğer başarıya ulaşsaydı ertesi gün ezan okunmayacaktı- denilen bir duruma düşerse; o zaman ülkemizi savaş ve her türlü belalardan koruyan manevi kalkan olmayacak demektir.

“Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur’ân’a ve hakaik-i imana sahip çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet eskide yanlış bir surette ve din zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakaik-i Kur’âniye ve imaniyeyi tervice çalışmazsanız, size kat’iyen haber veriyorum ve kat’î hüccetlerle ispat ederim ki, âlem-i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret; ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir düşmanlık; ve şimdi âlem-i İslâmı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûp olup, âlem-i İslâmın kalesi ve şanlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimalîden (kuzeydoğudan) çıkan dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet verecek.”

Kuzeydoğudan çıkan dehşetli ejderha Rusya olabilir mi?

Tevbe suresinin bir ayetinin yorumunda “eğer şeddeli "lâmlar" ve "mim" ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdi'nin şakirdleri olabilir” diyerek Türkiye’nin başına gelmiş ve gelecek üç suikast girişimini ve karanlıkları dağıtacak zatların kimler olduklarını ifade etmiştir.

Bu endişeye karşılık Bediüzzaman Bu durumu “muvakkat arıza: geçici bir arıza” olarak nitelendiriyor. Nazım Kıbrısi bunun süresini üç ay olarak ifade ediyor.

“Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat (geçici) arızalarla inşaallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir. “Elindeki kılıncı ayağına vurdurmaz, düşmanına vurdurur. Kur’ana hizmetkar eder. Ağlayan Alem-i İslamı güldürür.”

Ordunun kılıncı içeride kullanılmayacak. Düşmana vuracak. İslam alemini ağlatacak düşman kim yada kimler?

Bediüzzaman Allah’ın bulutlarla dolu gökyüzünü kısa sürede temizleyip güneşi göstermesi gibi bu karanlık ve rahmetsiz bulutları da giderip islamiyet güneşini gösterir, ucuz ve dağdağasız verebilir demektedir. “Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.”

Mutlak istibdat geçti mi yoksa gelecek mi?

Bediüzzaman Şualar’da “kafirler tağut’un dostlarıdır” ayetinin cifri değerini 1417 olarak vermiş. Miladi 1997 olur. 28 Şubat sürecininin başlangıcıdır. “et-tağut” şeddeli okunursa 9 yıl daha ekleniyor. Sürecin 9 yıl sürdüğünü ifade etmiş olabilir. Doğrusunu Allah bilir.

Bediüzzaman bir ifadesinde “Hürriyetçiler”in mutlak istibdadı kaldırıp tam bir hürriyete vesile olacaklarını belirtmiştir. Demekki bu istibdadın ardından millet egemenliğine dayalı hürriyetçi bir dönem gelecek.

Sonuç:

Buradaki alıntılar verilen kaynak kişilerin kendi öngörüleridir. Olayların nasıl meydana geleceğini Allah’tan başka kimse bilmez. Gaybi haberlere temkinli yaklaşmak en doğrusudur. Biz her zaman devletimizin, yurdumuzun, milletimizin beka ve selametine dua ediyoruz.  / 30 Mart 2013
 
Not:
Bu yazı 30 Mart 2013 tarihinde yazılmıştır. O zaman Gezi ve 17 Aralık olayları henüz olmamıştı. Yazıda belirtilen kaynaklardan yapılan alıntıların değerlendirilmesiyle 28 Şubat benzeri bir hareket beklenmişti. Gaybi haberler blogunda kısa bir sure yayında kaldıktan sonra Türkiye için ürkütücü bir durumu yansıttığından kaldırılmıştı. Bu öngörünün başlangıç olayları halen Türkiyede gerçekleşme safhasında olduğundan yazıldığı zamanki haliyle tekrar yayınlanmıştır. Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin.

TALUT KISSASI - BAKARA SURESİ 246-252. AYETLER



246. Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: «Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım» demişlerdi. «Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?» dedi. «Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?» dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.

 247. Peygamberleri onlara: Bilin ki Allah, Tâlût'u size hükümdar olarak gönderdi, dedi. Bunun üzerine: Biz, hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur? dediler. «Allah sizin üzerinize onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir» dedi.

248. Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.

 249. Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.

250. Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Yüreğimizi sabırla doldur; bize direnme gücü ver; kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.

251. Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.

252. İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.

2 Ocak 2014 Perşembe

"MENE, TEKEL, UFARSİN" HA! /Ahmet Taşgetiren

Şu satırlar Ahmet Turan Alkan’ın dünkü yazısından:“...tarihin huzurunda herkes tartıya çıkar neticede. Babil kralı Belşatsar (Baltazar diye bilinir), bir ziyafet esnasında salonun duvarına gövdesiz bir elin “Mene, tekel, ufarsin” kelimelerini yazdığını görür ve mânâsını öğrenmek için Danyal Peygamber’i çağırtır. Danyal Peygamber’in yorumu şöyledir: “Mene: Sayılı günleriniz sona erdi, Tekel: terazide tartıldınız ve eksik bulundunuz...” Üçüncü kelimeye elim elvermiyor: Hafazanallah!” (Zaman, 1 ocak 2014)
Hedef Tayyip Erdoğan. Ne diyor Alkan? “Sonun Belşatsar gibi olur” diyor. Bu bir Yahudi efsanesi. “Elinin el vermediği üçüncü kelime”nin ne anlama geldiğini, gelin o efsanenin Tevrat’a yansıyan bölümünden okuyalım:
“Kral Nebukadnezar (Süleyman’ın mabedini yıkan Babil Kralı) ölmüş ve oğlu Belşatzar kral olmuştur. Yeni Kral bir ziyafet verir. Süleyman’ın mabedinden getirilen kutsal kase, kap ve malzemeler bu ziyafette kullanılır. Misafirlere bu kaplarla şarap ikram edilir. Şarap içilirken bir adam parmağı görünür; parmak hareket ederek duvara bir yazı yazar. Kral o kadar korkmuştur ki bacakları titremeye başlar ama duvarda yazılanı da okuyamaz ve ‘Bu yazıyı okuyup ne anlama geldiğini söyleyene hediyeler vereceğim’ der.
“Kralın tüm bilge adamları duvara yazılanı okuyamaz. Bunun üzerine Nebukadnazer’ın rüyalarını yorumlayan Hz. Daniel’i çağrılır. Daniel krala duvardaki yazı için şunları söyler: Şimdi sen, Nebukadnezar’ın oğlu, Allah’a karşı geldin. Kutsal kapları mabetten aldın; onlarla şarap içtin; altın, gümüş, tunç, demir, tahta ve taştan, görmeyen, duymayan ve hiçbir bilgisi olmayan putlar yaptın. Ve hayatını elleri içinde bulunduran yüce Allah’a hiçbir şey vermedin. Bunun için de duvara şunlar yazıldı: Mene, mene, tekel, ufarsin. ‘Mene, Allah’ın emriyle krallığın sona erdi. Tekel, terazide tartıldın ve eksik bulundun. Ufarsin ise krallığın bölündü ve yarısı Medlere yarısı Perslere verildi.”
Neymiş üçüncü kelime “Ufarsin”in anlamı, ülkenin bölünmesi ve yarısının Perslere ve Medler’e verilmesiymiş.
Bu efsanenin bir ilavesi daha vardır: Kral Belşatsar o gece öldürülür.
Ve ilginçtir, Sovyet ihtilalinde Lenin’in adamları, Çar’ı öldürürler ve sarayın duvarına “Kral Belşatsar kendi köleleri tarafından öldürüldü” ifadesini yazarlar.
Ahmet Turan Alkan’ın “üçüncü kelime” ötesinde Belşatsar’ın akıbetine ilişkin bilgi de hatırından geçmiş midir bilmem. Ama, Tayyip Erdoğan düşmanlığını böyle Yahudi efsanelerinden ve intikamcılığından yola çıkan yorumlara götürmesi ibret-i alemdir.
29 aralık tarihli Zaman’daki Abdullah Aymaz yazısında da örtülü biçimde “Tebbet okunması” tavsiyesinde bulunulduğuna şahit olunca, gerçekten bu öfke ve öfkenin sarıp sarmalandığı beddua çığırı karşısında şaşırıp kalıyorum.
Abdullah Aymaz kalbi derinliği olan bir insan. Saygı duyarım. Ama nasıl,  Fethullah Hoca’ya muhalif olanlara karşı “Tebbet okuma” tavsiyesine geliyor anlayamıyorum.
Geçmişte bir olayı anlatırken şunları yazıyor:
“Okuldan yurda gelmiştik. Namaz kılmak için camiye girdik. Bizim Kur’an ve tecvit hocamız ve Kestane Pazarı Camii’nin de hatibi olan Hafız İbrahim Kılıç bizi yanına çağırdı ‘Böyle bir durum var. Hocamıza düşmanlık yapıyorlar. Onu istemeyenler var. Tebbet okuyalım!..’ dedi.”
“Tebbet” Kur’an’dan bir kelime ve “Eli kurusun” anlamına geliyor, bu hitap Kur’an’da “Ebu Leheb”e yöneltiliyor. Ebu Leheb ise, o dönemde Hazreti Peygamber’e en acımasız düşmanlığı yapan bir kişi.
Ne oluyor şimdi, Başbakan’a böyle bir hitapta bulunmak mı tavsiye ediliyor? Ben bunun, Abdullah Aymaz gibi bir gönül insanının içine nasıl sinebildiğini anlayamıyorum. Ben Hocaefendi’nin o mülaanesini de anlayabilmiş değilim. Sadece Kur’an’da bize öğretilen o duayı hatırlıyorum:“Rabbimiz, içimizde mü’min kardeşlerimize karşı bir kin bırakma.”(Haşr suresi, 59)