.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

3 Eylül 2014 Çarşamba

DAVUTOĞLU BAŞBAKAN

Mehmet Ali BULUT / Haber 7

Talut dönemi biti, Davut dönemi başladı. Ahmet Davutoğlu başbakan oldu.
(Allah bahtını açık etsin!)
Mevcutların en iyisi olmasa da millet namına en hayırlısı oldu diyebilirim. Allah kademli eylesin. Mübarek eylesin. Onun gayretlerini, ‘Asya’nın bahtının miftahı” öylesin. Çünkü istişare ile iş yapacağını ilk konuşmasında vaad etti. Zira Asya’nın bahtının miftahı, meşveret ve şuradır!
Benim bir hülyam vardı yıllardır; birileri tarafından ırkçılık gibi algılansa da, “Allah bu Millete oğuz soyundan idareciler versin artık” diye dua ediyordum.  Çünkü Türkleşmiş unsurlardan gelen başbakanlarımız ve vezir-i azmalarımız, bize bizden gibi davranmadılar;  Bu şanlı fakat talihsiz millete evlatları gibi davramdalır!
Ben bir zamanlar Muhsin Yazıcıoğlu’na “Kardeş ne zaman bu milletin başına Oğuz suyundan bir başbakan gelir” demiştim. O da, “Sen ne diyorsun M. Ali kardeş, zaten bütün kavga böyle bir şeyi engellemek için yapılıyor. Hiç müsaade ederler mi?” demişti.  
Davutoğlu’nun tercih edilmesi, başbakanlık koltuğuna oturtulması  inşallah bu kapıyı da aralamış olsun!
Ahmet Davutoğlu, Sivaslıların deyişiyle ‘ellam ki, Türk’tür’Kayı, Tatar veya Oğuzolması fark etmez. Ben devlet idaresinde bazı makamların, milletin asli unsurlarına teslim edilmesi gerektiğine inanıyorum. Nasıl düşünür, nasıl değerlendirirseniz değerlendirin. Irkçılık manasına da söylemiyorum. O makamlarda olanlar milleti, kendi atasının çocukları ve emanetleri gibi görürse, onların çaresizliğini ve mağduriyetini kendi mağduriyeti gibi görür.
Bediuzzaman hazretlerinin bir talebesine “Bana hapishanelerde işkence edenlere dikkat ettim, hapsi gayrı Türk unsurlardı. Türkte zulüm damarı yok” dediği biliniyor. Yani demeye getiriyor ki Türk o insanlar hakiki Türk olsalardı bana karşı o zulmü işlemeye yürekleri varmazdı. Elbette ki Kürt de yapmazdı. Benim size hissettirmek istediğim de bu!
İslam,  liyakate bakar elbette işlerin tevdiinde, görevlerin dağıtılmasında. Ama işlerin böyle yürümediğini;  taraftarlık ve kayırmalarla işlerin yürütüldüğünü siz de biliyorsunuz ben de. Bu hemen hemen 300 senedir böyledir. O yüzden de başımız dertten kurtulmadı ya.
Cumhuriyet döneminde bu daha da vahim hal aldı. Askerde kurmaylık rütbesi verilecek asker seçilirken bile farklı kriterler gözetildi. Bir kere, 1960’lardan sonra kimin kurmay olacağına hep Amerika karar verdi. Onlar da kendi dostlarının (kripto) çocuklarını tercih ettiler. İki binli yılların başında bu kendi tercihleri olan askerlerin sistemin dışına çıkıp Amerika’ya karşı tavır göstermeleri üzerine, Amerika, askere karşı operasyon yapılmasına müsaade etti. Yoksa kimse Ergenekon mergenekon avcılığı başlatamazdı. 
Bizim de işimize geldi, çünkü askeri vesayetin bitmesini istiyorduk. Yıllardır Müslümanları askerle vuruyor ve dizginliyorlardır. Sonra “biz bize dizginleneceğimizi” söz verince bu iktidarın önünü açtılar. Askerleri de bu dönemin eliyle tasfiye ettiler… (Bu bahis önemli ama sırası değil)
Sonra bu iktidar da Amerikalıların kontrolünden çıktı, bağımsız hareket etmek istedi, bu kere de onu indirmek istediler. Mücadele hala devam ediyor! Bu durum, hükümette milletin iradesine itimat etme fikrini güçlendirdi. Hadiseler sonunda öyle gelişti ki Ahmet Davutoğlu, başbakan oldu.
Allah kademli eylesin. Çünkü mühim bir vakitte başbakan oldu. Bu yurtlarda ‘Davut dönemi’ başlamalıydı, başladı…
*  *  * 
Talut bir mücadele insanıydı. Tamamen ve mahza Calut’u yenmek için seçilmişti. Onun vazifesi, Calut karşısında zebun olmuş ’beni israil’i (yani rejimin baskı altında uttuğu Müslüman Türk halkını) onun baskısından kurtarmaktı. Ve bunu da başardı. Referandum ve ardından gelen şu seçim onun görevini kemale erdirmesine hizmet etti.
Talut’un krallık dönemi iki parçalıdır. Calut ile mücadele dönemi, Davut ile mücadele dönemi. Talut ile Davut mücadelesi uzun sürmüştü.  
Başlangıçta Talut, Davut ile birlikte hareket etti. Davut Talut’un askeri idi. Hatta Talut’un Calut ile girdiği savaşta Calut’u Davut uzaktan atığı taş ile öldürür. Talut, Davut’a kızını bile verdi, onu işlerine ortak etti. Ama sonra araları açıldı. Zaman içinde Talut’un taraftarları zayıflayıp azaldı, Davut’un tarafları çoğalıp güçlendi.
Talut mücadele etmekten, devleti yapılandırmaya fırsat bulamadı. Davut iş başına gelince ilk iş bu yapılanmayı ve ‘beni israil’e konulmuş dayatmaları ortadan kaldırmak oldu. Beş Filistî Devleti, (bugünkü beş Güvenlik Konseyi üyesi devlet gibi)  Beni İsrail halkının demiri işlemesini, kılıç, kalkan ve saban yapmasını yasaklamıştı. (Bugün Müslümanlara kendi silahlarını yapmaları yasaklandığı gibi) Beni İsrail, her türlü araç gereç ve savaş malzemesini Ameliklerden, Moablılardan (Amerika’dan ve Batıdan) almak zorunda idi. Bu da onları çaresiz bırakıyordu. Davut kral olur olmaz, bu yasağı deldi. Demirin işlenmesini ve sanayi ve savaş aletlerinin yapılmasını istedi. Öyle de yaptılar…
Bilmiyorum Ahmet Davutoğlu dönemi Davut dönemi olur mu?
Konuşmasını dinledim, son derece ümitvar oldum. En azından Talut dönemindeki dilin aynıyla devam etmeyeceğini hissettim. Tabii ki bir dönemden ötekine geçiş keskin olmaz. Birbirine etkileri olur. Dolayısıyla sanıyorum ki Ahmet Davutoğlu, dil ve tavır olarak bir süre -bu dokuz on aydan eksik olmayabilir- Talut döneminin jargonuna uygun hareket eder. Sonra yavaş yavaş kendi üslubunu oturtur. Bunu yamazsa, onun dönemi Davut dönemi olmaz, Talut dönemi içinde kalır.  Şu yazıya da göz atabilirsiniz:(http://www.haber7.com/yazarlar/mehmet-ali-bulut/987318-davut-donemi-ve-siyaset)
Ahmet Davutoğlu hakikaten bu ülke için bir şans olur inşallah!
Yazgısının ne olacağını zaman gösterir. O ‘Talut dönemi’nin (Ceberut rejimi alt etme dönemi) bir figürü mü yoksa ‘Davut dönemi’nin (devleti yeniden yapılandırma döneminin)  bir yapı ustası mı zaman gösterecek. Konuşması ve konuşmasında temas ettiği meselelere bakarsak onun ‘Davut dönemi’nin ustalarından, hatta baş mimarlarından olduğu hissini verdi.
Allah bahtını açık etsin!
Mehmet Ali Bulut - Haber 7
mabulut@gmail.com

11 yorum:

  1. Mehmet Ali BULUT'un Talut ve Davut metaforunu takip ediyorum. Bu metaforun bütün unsurları aynen mi zuhur eder, yada kısmen mi zuhur eder bilemem. Bu metaforda M.Ali BULUT'un parmak bastığı noktayı çok kimse gözden kaçırabilir. Ama anlaşılan Davut tamamen Talut'un gölgesi altında kalacak değildir. Zaten bu metaforda Talut'un başlatıp sürdürdüğü mücadeleyi Davut zafere ulaştırmıştır. Önümüzdeki dönemde Allah müslüman yöneticilerimizi birbirine düşmekten korusun. Şimdi millet ve devletimizin iç ve dış düşmanları en büyük fitneyi bu noktadan vurmak isteyebilirler. İnşaallah dindar derin milletin iradesi ve o iradeyi temsil eden rical-i gaybin irade ve duası galip gelecektir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
    2. 1) Kur’an’ı anlama veya tefsir etmenin usul ve tarzı vardır. Naslar dahil “her bir ayetin mana mertebelerinde bir zahiri, bir batını bir haddi, bir muttalaı vardır.” Ayrıca “Bu dört tabakanın her birisini hadisçe belirtilen furuatı, işaratı, dal ve budakları vardır”(Şualar). Hele ki müteşabihat nev’inden olan ayetlerin daha çok mana ve işaratı bulunuyor.Talut ve Davut kısası da böyledir. Aslında Talut kısasının Mehdiyet devrine de işaratı vardır. Talut bir avuç askerle karşısındaki 10 bin askeri kuvveti olan düşmanı yenmiştir. Bilindiği gibi Talut’un bir lakabı da “Uzun adam”dır. Bu lakab Erdoğan’a da yakıştırılmış. Ve bundan kinaye şimdiki halef-selefe bu Talut-Davut benzetmesi yakıştırılmıştır. Ama esas “uzun adam” hikayesini çıkaran cemaatin masalcıları tarafından sinek iken tavus kuşu olmaya özenen önderlerine yakıştırılmasıdır. Talut Erdoğan’dır. Onunla bozuştuk bizimkisi Davut olur. Onun için Ankara’da havuzlu bahçeli bir saray inşa bile edildi. Neyse esas meseleye geleyim. YukarIda anlattığım gibi Talut-Davut meselesi hususi bir işaretle Erdoğan-Davutoğlu’na tevafuku vardır. Bir işaret olarak zayıf da olsa gerçeklik payı vardır. Ama esas mesele külli olarak Talut-Davut kısası Mehdi-Mesih’e işaret eder. O da siyasi değil ahir zamanın iman ve Kur’an hakikatlerine hizmet sebebiyledir. Türkiye’nin bugünkü duruma gelmesinde M1926-H1343 başlayan Mehdiyet’in büyük emeği ve stratejisi vardır. Kur’anda kısalar verildikten o dönemde tecelli eden esma zikredilerek konu bağlanır. Bu aynı zamanda gaybi işaretleri de içerir. Şimdi size Talut-Davut kısasında Allah’ın zikredilen isimlerini vereyim : Allah o zalimleri bilir. (246) Allah egemenliği dilediğine verir. Ve Allah'ın lütfu geniş, ilmi sonsuzdur.(247) Allah sabredenlerle beraberdir. (249) Allah murad ettiği şeyi yapar.(253)

      Sil
    3. 2) İzin veiriseniz bu esmanın zamanımıza münasebetini acizane açıklayayım. Mehdi, zalim olan İslam deccalinin karşısına çıkar. Allah o zalimin kim olduğunu bilir ve ilham meleği vasıtasıyla o din ve iman düşmanı, milletinin tarihini inkar ettiren, Kur’an ve ezana tasalluta yeltenen zalimin karşısına Mehdi’yi çıkarır. O Resullah’ın varsidir. Ehli beyttendir. Mehdi Talut gibi askeri, yani talebeleri azdır. 313 kişidir. Ama Allah’ın lütfu ve ilmi sonsuz olduğundan şeytan müsveddesi Süfyan’ı mağlup eder ve onun hizmetini yani dinini yayar. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. Talut 10 bin kişiye karşı 313 kişi ile çıkarken o ünlü "Rabbim ayaklarımızı sabit kıl" dediği gibi, Mehdi devleti, hükümeti, ordusu, bürokrasisi, yargısı elinde olan diktatör Süfyan’a sadece 313 talebesi ile karşı çıkarak iman ve Kur’an hakikatlerini anlatıp dini ihya eder. Mehdi’nin muvffakiyet ve hizmeti onun değildir. Allah’ındır Dolayısiyle Allah’ın murad ettiği olmuştur. İşte bu 8 ayetin işaratı böyledir. Bu meselede 3 ayeti de vereyim şöyle: Peygamberleri onlara şunu da söyledi. 'Tâlût'un hükümdarlığına alâmet, size meleklerin taşıyacağı bir sandık getirmesidir ki, o sandıkta size Rabbinizden bir huzur ve sükûn ile Musa ve Harun ailelerinin mirasından kalan şeyler bulunur. Eğer iman eden kimselerseniz, bunda sizin için bir delil vardır.(248) Câlût ve ordusuyla karşılaşınca da 'Rabbimiz,' dediler. 'Bize sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et.(250) İşte bunlar Allah'ın âyetleridir ki, sana dosdoğru bir şekilde bildiriyoruz. Çünkü sen gönderilmiş elçilerdensin.(252).
      Görülüyor ki. Ahir zaman Mehdisi, ki Hz. Peygaemberin bildirdiği üzere dinin tebliği onunla bitecek, Risale-i Ahmediye’nin gölgesinde ve sünnetine uygun hizmetini yapar. 100 yıl kadar sonra bayrağı Mesih de alır. Mesih elindeki siyasi güç ile Mehdi’ye tabi olduğundan tevhid dinin bütün dünyaya yayılmasında hizmeti tamamlar ve cihanda sulh-ü umumu temin edilir. Talut-Davut kısasını böyle anlamak lazım. Size bu 1435 ve 2014 yılındaki hadisatın tevafuklarını ayrı bir yazıda anlatacağım. Bu yıl 1453=1435=13 hicri senesinin 3 zaferini 30 Mart, 10 Ağustos ve 28 Ağustos (6 Eylül) ile ilgili rakamsal tevafukları belirteceğim.

      Sil
  2. Makalede verilen linkteki yazı:

    DAVUT DÖNEMİ VE SİYASET

    Türkiye, cemaatler ülkesi. Dindeki her bir meşrep, bir cemaat olmuş. Allah'tan ki de öyle olmuş.
    Osmanlı, vefat ederken, ilerde kendisini yeniden diriltecek nüveleri de ‘dehrin rahmi'ne ekti. Bugün o nüvelerin meyvelerini devşiriyoruz çok şükür.
    Osmanlı'nın bakiyesinden bir “milli” -Türklere ait- devlet kurulabileceği hiç kimsenin aklına gelmemişti. Esasında çok az bir azınlık dışında kimsenin böyle bir niyeti de yoktu.
    Osmanlıyı tasfiye eden güçler, Osmanlı mensubu her bir halka, kendi devletini kurma imkânı verince, dediler ki (Cörçil) “Türklere de kendi devletlerini kurma imkânı tanıyalım”. İşte Türkiye Cumhuriyeti devleti, o niyetin eseridir. (Ha eğer biz Anadolu'yu işgal eden güçlere karşı bir varlık gösteremeseydik, o da olmazdı, o ayrı bir mesele.) Zaman zaman Cumhuriyet, “Bir Batı Projesidir” demem ondan.
    Hani biz, kendimizi Osmanlı'nın devamı sanıyoruz ya, değil. Osmanlıyı, bir daha dirilmemesi için tamamen yok etmek istediler. Her kavme kendi devletini o yüzden kurdurdular ki İslam ümmeti bir daha bir araya gelemesin. Türkler de kendi devletlerini kurdular. (Kürtlere de teklif yapıldı ama o zamanlar Kürtlerin önde gelenleri Türklerle birlikte kalmayı yeğlediler. Çünkü azınlık kabul edilmeyi istemediler. Etselerdi onlara da bir çare düşünülürdü… ) O yüzden de bize, ‘sınırlarını yine kendilerinin belirlediği' bir devlet kurdurdular.
    “Bu adamın ‘Misak-ı Milli'den haberi yok” dediğinizi duyuyorum ama sandığınız gibi değil. Bize çizdirilen ‘misak-ı mllli', işe yeni giren adama, usulen “Ücret olarak ne istersiniz?” sorusuna verdiği cevap gibi havada idi. Yani gönlümüzden geçen oydu. Ama ne verileceğini o zamanın patronu olan İngiltere belirledi. Hatay da dâhil! (Kendisinin göz diktiği Musul'u, Kerkük'ü alabildik mi? Musul, Erbil, Kerkük, Hatay'dan çok daha fazla Türk'tü ve bize aitti…)
    -Peki, ‘Türklerin de bir devleti olsun' diyenler, bu devlete nasıl bir rol biçmişlerdi sizce?
    -Basit!
    -Dinsiz değil ama Müslüman da değil!
    Sadece adı Türk olan ama Türklük bilinç ve şuuru ile (yani ümmet adına farzı kifâye olan cihâd vazifesini deruhte etmesine sebep olan i'lâ-yı kelimetullah ile) alakası kalmamış bir Müslüman Türk!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Devamı:

      Harf inkılabına o yüzden gerek duydular, dilde sadeleşme adı altında dini kavramların Türkçeden atılmasına o sebeple karar verdiler, kıyafetinizi değiştirip sizi ‘medeni'(!) bir toplum yapmayı o saik ile murad ettiler, dini değil amma toplumun Müslüman olduğunu gösteren şeâiri; yani tekkeleri, zaviyeleri, zikirhaneleri, ezanı, cumayı o yüzden yasakladılar ve o yüzden, laik olmalarına rağmen Diyanet işlerinin devlet eliyle görülmesini, sistem açısından sakınca saymadılar... Ezanın tamamını Türkçeleştirirken, “Haydin kurtuluşa” anlamına gelen kelimeyi Arapça haliyle bırakmaları da aynı hinlikledir. Oysa cami kurmak laik devletin işi değildi. Ama bizimkiler yaptılar.
      Ne ise durum tam da böyle idi. Bu millet, savaşıp bağımsızlığını kazandığını sandığı 1920'li yılların ortalarına doğru, başına nasıl bir çorap örüldüğünü anladı ama artık yapabilecek bir şey kalmamıştı. Çünkü ortam, dini hayat açısından birden bire zifiri karanlığa gömülmüştü!
      Millet kurtulmuş muydu, yeni bir tür esarete mi düşmüştü, uzun bir süre bilemediler. Dış Müslümanlar ‘halaskar' diyordu yeni yöneticilere… Sadece ‘hikmet ehli' bir kısım zatlar, işin farkına varmışlardı ama onlara da göz açtırılmıyordu. Hepsi takibat altında idiler.
      Bununla birlikte millet, bütün bütün karanlığa düşmemek için o ‘hikmet ehli' zatların etrafında halkalanmayı ihmal etmedi. Az da olsa aydınlanabilecekleri bir ışık vardı çünkü o insanlarda… Her tekke, her zaviye ve meşrep kendi cemaatini var etti. İnsanlar, Kuran'ı, ezanı, namazı unutmasınlar diye, mümkün mertebe aktarmaya çalıştılar…
      Kimisi mum, kimisi çıra olup yandı etrafı aydınlatmak için. Kimisi idare lambası gibi etrafına ışık saçıyordu. Kalkıp yeni ateşler yakanlar da oldu, hiç görülmedik yöntemlerle yeni ışık yakanlar da…
      Baskı, yıldırma, takip, dipçikle, mazlum insanları hapislere tıkmakla o ışıkları söndürmeye cemaatleri dağıtmaya çalıştılar. Ama o cemaatler hep var olmaya ve her gün biraz daha artmaya devam ettiler. Kimisi eski usulleri muhafaza etmeye çalıştı. Kimisi vagonlarda Kuran okutarak geleneği sürdürdü. Kimisi yeni usuller geliştirdi ki iman sönmesin, din yok olmasın ve bu milletin istikbali kararmasın.

      Sil
    2. Devam:

      Bu minval üzere 50'lil yıllara kadar gelindi. Sistemle kavgaya girişmediler. Hiçbir baskıya maddi direnç göstermediler ama bildiklerini yapmaktan da geri kalmadılar.
      Nihayet, Batının zorlamasıyla ülke çok partili döneme geçince, cemaatlerin bu çabasının ne anlama geldiği anlaşıldı. Koskoca kurucu parti bir anda yerle bir olmuştu. Bir yığın “Fasafiso vatandaş”(!) meclise girmişti. Tekkeleri kapatarak, ezanı değiştirerek, milletin kıyafetini zorla değiştirerek yok edeceklerini sandıkları şey ansızın tepelerine çökmüştü.
      Paniğe kapılıp askeri imdada çağırdılar. Asker geldi ve güya bu işe müsebbip olanları astı. Kimsede ses soluk çıkmadı. Aleni itiraz da etmediler. Çünkü işin ruhunu kavramışlardı. Bu çağın tebliğ tarzı “Sırran tenevveret”ti. Öyle yaptılar.
      Cemaatler kime yönelse, rejimin zinde askerleri onları tu kaka ediyordu. Menderes, Demirel, Özal, Erbakan… Hiç biri o kaderden kendini kurtaramadı. Ta Tayyip Bey'e gelinceye kadar...
      Tayyip Bey dişli çıktı! Evet, cesaretliydi ama cesaret tek başına yetmezdi. O cesaretin güçlü ve istikrarlı bir destekle beslenmesi gerekiyordu. İşte cemaatler bunu yaptı. Özellikle de hizmet cemaati.
      Benim sık sık tekrar ettiğim bir cümlem var: Diyorum ki “Ak Parti'nin en büyük başarısı Nur Cemaatlerini kendisine oy vermeye razı etmesidir” Eğer bunu başaramasaydı, Tayyip beyin başarıları da diğerleri gibi kadük kalabilirdi.
      Kalamadı ve arkasındaki destek yükselerek devam etti. Daha da devam etmesi gerekiyor. Çünkü yapısal dönüşümler yapılması gerekiyor. Bunun için de desteğin devamı hatta artması lazım. Çünkü o yapısal dönüşümün gerçekleşmesi için iktidarın arkasında ‘dindar ve mütedeyyin' desteğin yüzde 65-70'lere çıkarılması gerekiyor. Yüzde 50'lilik bir desteğe rağmen, sivil anayasa yapmanın önündeki engelleri aşamıyorsak, zayıflamış bir destekle hiç yapamayız.
      Hâlbuki yapısal düzenlemelere ekmek su kadar muhtacız. Artık “Davut Dönemi”ne geçmemiz gerekiyor. Bir gecikme, bölgesel ve sonra da küresel aktör olma şansımızı bir kere daha ertelemeye neden olacak. O yüzden Talut'un dahi Davut ile işbirliği yapması şart! Yani hiçbir cemaati gücendirme zamanı değil.
      Bugün Ak Parti'nin, cemaatlere her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Cemaatler siyasi örgüt değil. Halkın önüne çıkmaya da ihtiyaçları yok. Ama iktidar, her dört yılda bir seçmenin önüne çıkmak zorunda!
      Ben âcizane, Ak Partili bazı siyasetçilerde asabi yaklaşımlar hissetmeseydim böyle bir yazı yazmaya gerek duymazdım. Ak Partililer, Türkiye'deki 70 yıllık çok partili dönemi dikkatli incelemeliler. Bu süreçte hiç bir cemaat yok olmadı fakat yok olup giden bir yığın parti oldu. Siyasi ekipler, haklı da olsalar cemaatlerle bilek güreşine girişmezler. Girişirlerse sonuç bellidir.
      Şimdilik bu kadar…
      Mehmet Ali Bulut- Haber 7

      Sil
  3. Yazarın son cümlesi o zaman için henüz hizmet örgütü ile dindar cemaatler arasındaki farkı kavrayamadığını gösteriyor. Acaba şimdi aynı fikirde midir bilmem.

    Dindar cemaatler eğer bu milletin dünyevi ve uhrevi saadetine hizmet ediyorsa müstakim demektir. Eğer bu devlete karşı dış güçler ile işbirliği içinde iseler o zaman kuzu postuna bürünmüş kurt hükmündedirler. Birer yabancı dış gücün maşasıdır. Birer uzun vadeli projedir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Admin kardeşim, son paragrafa dair yaptığın yoruma katılıyorum.

      17 aralık darbe girişiminden sonra,Milli irade platformu olarak yazılan bildirideki vakıf,cemaat ve tarikatlere dikkat edenler türkiyedeki ehli sünnet cephenin hangi tarafta "yer" aldığını görürler.

      erdogan karşısındaki cephe;gülen,haydar baş,chp,mhp,ulusalcı,beyaz türk,kemalist,oda tv,halk tv,hakan aygün ve birası,uğur dündar,ertuğrul özkök ve manastırdaki rahip kankası,israil,almanya,ingiltere,neocon,çer çöp,ıvır zıvır...

      Sil
    2. Türker kardeş,pkk yı,apoyu,ve barzaniyi unutmuşsun yoksa onlar akp den yanamılar?

      Sil
    3. Türk’ün 2. yükselişinin ümit adamı
      Şüphesiz kaderin sevkiyle Türkler'in Orta Asya steplerinden dünyanın en stratejik mevkiine M.Ali Bulut’un deyimiyle 3 harfin tahsis edildiği (Elif, lam, mim) Anadolu’ya göçü boşuna değildir. Ve 1071’de başlayan yükselişi 1917-1924’te Deccallerin zuhuruyla inkiraza uğradı. Türk’ün kılıncı düştü. Ama kader bu kez Türk’ü yeni devir için eğitti. Kasların kudret ve kuvveti yerine aklın ve zihnin ürünü ilim ve irfanın hükmettiği yeni devrin icabatıyla mücehhez olarak yetiştirildi. Muallimleri ise kim ne derse desin Risale-i Nur’dur. Kılıcın kahramanları, şimdi ıkra ve kalem ehli olarak temayüz ediyor. Artık fütuhatı ilim ve fenle olacak. İnşallah. Bayraktarın elinde şimdi ilim sancağı var. Ve tarihteki 2. yükselişe, yine İslam’ın bayraktarı olarak adım attı. Mehdiyet’in ikinci döneminin başında dünyaya gelen ve ilim adamı olarak yetişen biri 1435’te yani 20014’te sürpriz olarak, şüphesiz kaderin sevkiyle Başbakan oldu. Bu yılın önemli bir siyasi hadisesi Ahmed Davutoğlu’nun sürpriz Başbakanlığıdır. Yakın tarihin önemli vukuatın başında 2003’te tezkerenin reddidir. O red için gayret gösterenlerden başında kim vardı? Gözden hep kaçar: Ahmet Davutoğlu. Neocon-siyonist şebekenin Irak’ta girişeceği katliam için Türkiye’yi atlama tahtası olarak kullanmasına engel olanlardandı. Davutoğlu, neoconlara stratejik çakarak o gün Davut adayı oldu. İçine kapanan, ideolojik devletle ve baronlarla cebelleşen, Avrupa’dan başka dünya bilmeyen Türkiye’nin dışa dönerek ufkunu genişlettiği dönemi şekillendirenlerden biri olması da dikkat çekici. Özellikle Bediüzzamanla ilgili sunduğu 17 sayfa ve 70 dip notlu sempozyum bildirisi. Bediüzzaman ve Risale-i Nur’u mükemmel bir vukufla anlayıp anlatan ilk Başbakan oldu. Kritik dönemde aldığı vazifede muvaffakiyet dileriz. Bütün ümitleri gerçekleşir inşallah. Ne de olsa Davut. NOT: Türk derken Anadolu’da egemenlik onlarda olduğu için müttefikleri Kürt-Arap-Çerkes-Tatar-Boşnak ve diğerlerini dışarıda bıraktığım sanılmasın. Türk aynı zamanda Müslüman’ın müteradifidir. Onları da kapsar. Ehl-i iman ve İslam olarak

      Sil