.

ALLAH; DEVLETE, MİLLETE VE ORDUMUZA ZEVAL VERMESİN

3 Eylül 2014 Çarşamba

ANADOLU ÜLKESİNDEN BİR DÜNYA DEVLETİNE

Bercan TUTAR
Bercan Tutar

Anadolu ülkesinden bir dünya devletine

ABD en sonunda liderlik ve imparatorluk iddiasından vazgeçtiğini itiraf etti.
Pax-Americana ile nitelenen Atlantik çağı artık sona eriyor!
Amerikan yönetimi, şu sıralar Pasifik'te Çin'e, Avrasya'da Ukrayna krizi üzerinden Rusya'ya ve Ortadoğu'da ise Irak ve Suriye cephelerinde IŞİD kamuflajı adı altında Türkiye'ye karşı bölgesel ve küresel koalisyonlar oluşturmakla meşgul.
Ancak bunu bir türlü başaramıyor.
Tam da bu hengâmede Barack Obama, Ortadoğu'ya dair 'henüz bir stratejimiz yok' diyerek sükse yaptı.
Dünya medyası bu açıklamayı bir 'gaf' diye niteledi.
Oysa bunun gafla uzaktan yakından bir ilgisi yok.
Gerçeğin kendisiydi.
Bunun tercümesi, artık 'grand strateji'den uzak bir Washington'un beyanıdır.
ABD'nin Gorbaçov'u olma görevini başarıyla sürdüren Obama, devreye soktuğu bu retorikle aslında hem Amerikan kamuoyunu hem de dünyayı yeni küresel gerçeğe hazırlıyor.
Elbet tarih, Obama'nın 28 Ağustos 2014'teki bu 'dil sürçmesini' ABD sonrası 'yeni küresel imperium'un ilanı olarak anacak.
Zaten Hegel de bir milletin dünya tarihi açısından karizmasını kaybedişini tam da böyle açıklar:
"Kendini bir devlet veya devletler topluluğu içinde güvenceye almaya çalışır. Çeşitli olasılıklara zaman harcar. Girişimlerde bulunur ancak en nihayetinde yabancılar tarafından işgal edilir ve sahneden çekilir."
***
Bu akıbet, kendini Hegel'in 'seçilmiş millet'i olarak gören ABD için kuşkusuz hazin bir tablo.
Öyle görülüyor ki, kaos ve kargaşadan beslenen uluslararası sistemin (Pax Americana) içinde bulunduğu kriz daha da derinleşecek.
Ancak bu trajik manzara, dünyanın geri kalanı için ise yeni ve daha iyi bir dönemin habercisi demek.
Son beş asırdır yükselişe geçen Batı, yerkürenin hemen her alanında hâkimiyet kurdu.
Fakat bu hegemonya algısı ilginçtir son on yılda dramatik şekilde değişti.
Mesihçi Amerikan elitleri bile umutsuz.
Harvard'da tarih dersleri veren Niall Ferguson, yeni milenyumun ilk on yılını 'Batı egemenliğinin küresel düzeyde sona erişinin başlangıcı' olarak görenlerden.
Dünya her alanda tektonik güç değişimine tanık oluyor. Her türlü denge artık Batı'dan Doğu'ya kayıyor.
Bu görüşler on-onbeş yıl önce marjinal kesimlerin fantezileri diye alaya alınıyordu.
Oysa en ciddi akademik çevreler bile artık bu köklü hegemonya dönüşümünü itiraf ediyor.
Bugün Avrupa'nın yaşayan en büyük filozofu Habermas'ın "Kendi değerlerimizi üretemiyoruz!" diye ağıt yakması boşuna değil.
***
Henry Kissinger, WSJ'a yazdığı son makalesinde 'dünya düzeninin krizi'nden bahsediyor.
Kriz, aslında Batı'nın krizi.
Ekonomik, etik ve demokratik ilkeler açısından çöküntü içindeki Batı hızla çözülüyor.
Batı, diğer medeniyetlere artık demokrasi, adalet ve erdem yerine kaos, terör, iç savaş, darbe, insanlık suçu, ırkçılık, İslamofobya ve her türlü siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel hastalık yayıyor.
'Demokrasi ihracatçısı' ABD'nin aslında kaos, iç savaş ve darbe taciri olduğu anlaşıldı.
Nitekim Amerikalı tarihçiler, ülkelerinin 1945 yılından bu yana dünyada demokratik yollarla iktidara gelen 50'den fazla hükümeti darbelerle görevden uzaklaştırdığını söylüyor.
Aynı kadrolar, şimdi de Gezi kalkışması ve 17 Aralık darbesinin bir benzerini şu sıralar Pakistan'da sahneliyor.
***
Küresel masallar ve büyük anlatılar dönemi bitti.
Hibrit yani melez bir jeo-politika dönemindeyiz.
Amerikan sonrası dünyada, kökü ırkçılığa kadar dayanan Kant'ın revize edilmiş kozmopolitanlığı yerine İbni Haldun'un 'asabiyesi' öne çıkıyor.
Putin, Soğuk Savaş döneminde horlanmanın intikamını alıyor biraz da.
Rus rönesansının teorisyenlerinden Ivan Ilyin, "Rusya parçalanmışlık ve aşağılanmadan kurtularak yeniden dirilecektir" diyor.
Çin Devlet Başkanı, her gittiği yurtdışı gezisinde Batı'yı beş bin yılık medeniyetlerine saygı göstermeye çağırıyor.
Son 12 yıldır her seçimden zaferle çıkmasına rağmen 'diktatör' diye yaftalanan Erdoğan, neredeyse her konuşmasında Batı'nın artık Türkiye'ye hiza veremeyeceğini haykırıyor.
Herkes köklerine dönerek yeniden büyüyor.
Neo-Konfiçyüs Çin, neo-Osmanlı Türkiye ve neo-Sovyet Rusya bugün Batı'ya değil daha çok birbirlerine bakıyor.
Batı'nın olmadığı bir dünya giderek ete kemiğe bürünüyor.
Şimdi IMF'siz, BM'siz ve NATO'suz bir geleceğe doğru ilerliyoruz.
Sıkışan Batı ise yeni Trans-Pasifik ve Trans-Atlantik İttifaklar ile vaziyeti kurtarma telaşında.
****
Nereden bakılırsa bakılsın yeni bir dünyanın inşa sancılarını yaşıyoruz.
Yeni dönemde, Batılı olmayan Çin, Rusya ve Türkiye gibi başarı modelleri hızla yükseliyor.
Yeni dünya düzeni bu üç aktörün talepleri ve ağırlıkları çerçevesinde yeniden kuruluyor.
Çünkü, Rusya ile Çin askeri ve ekonomik güçleriyle Türkiye ise demokratik duruşuyla Batı'yı büyü-bozumuna uğrattı.
Bu nedenle, Gezi'den bu yana yaşadıklarımız Türkiye'nin yeni dünya düzenindeki pozisyonu, ufku, tasavvuru, talepleri ve izlediği siyasetle yakından ilgili.
Yeni Türkiye'yi Batı güdümünde bir 'The Cemaat ülkesi' yapma projesi ters tepti.
Bunu The Cemaat'in kurucu babalarından Graham Fuller bile itiraf ediyor.
Bu anlamda ABD ve müttefikleri, en büyük siyasi ve tarihi darbeyi, bizzat darbeye yeltendikleri Tayyip Erdoğan ve Vladimir Putin'den yedi.
Erdoğan Gezi'de, Putin ise küresel paralelcileri Ukrayna'da 'kırıma' uğrattı.
Eğer hayat bir münakaşadan ibaret olsaydı yerli ve küresel paralelciler devasa medya propagandalarıyla bugün irademizi çoktan teslim almışlardı.
Oysa irade de kalpler de immensumdur.
Yani ölçülemez ve hizaya gelemezler.
****
Türkiye bugün Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz'de enerjiyi merkez alan 'sıfır toplamlı bir oyunun' devreye girdiği bir dönemde kendini de dönüştürerek dünyaya yol gösteriyor.
Bu anlamda bir seferberlik sürecindeyiz.
Ekonomik olarak kalkınan Türkiye'nin siyasal büyümesine tanıklık ediyoruz.
Barış süreci, başkanlık sistemi tartışmaları, yeni anayasa ihtiyacı, daha realist ve daha çok risk alan bir dış politika paradigması, politik olarak sınıf atlayan Yeni Türkiye'nin taleplerinden kaynaklanıyor.
Erdoğan'a dudak bükenler, şimdi temsil ettiği vizyonun küresel bir trende dönüştüğünü görmekten aciz.
Çok değil daha birkaç yıl önce Türkiye'yi parçalayan haritalarla poz verenler bugün ellerinde nefretlerinden başka bir koz bulamamanın çaresizliği içinde.
Erdoğan'ın izlediği çok kültürlü, çok katmanlı, esnek, ulus aşırı ve çapraz ittifaklara dayalı diplomasi 'Anadolu ülkesi'ni küresel bir markaya ve bir dünya devletine dönüştürüyor.
Bu yüzden Türkiye sadece jeo-politik hesaplarda ve enerji denklemlerinde değil yeni dünyanın şekillenen paradigmasında da öne çıkan kilit bir ülke.
Kendi tanımını değiştiren Türkiye dünyanın ona biçtiği tanımı da tuzla buz ediyor.
Olan biten bu!
Hayat da zaten olup biten değil mi?
Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/BercanTutar/anadolu-ulkesinden-bir-dunya-devletine/55678

2 yorum:

  1. Engin ARDIÇ'tan anekdot:

    Kılıçdaroğlu, TÜSİAD'da neler olup bittiğini de hiç anlamamış.
    Cumhurbaşkanını konuşma yapmaya çağırmalarına bozulmuş, "dik durmaları gerekirdi" diyor.
    Cem Boyner dik duramadı ama yatay konumda uykuya geçti, bu yeterli değil mi?
    Bu gelişmenin "İstanbul sermayesinin yıllarca boğmak, ezmek, yoketmek için çalıştığı Anadolu sermayesinin varlığını ve gücünü sonunda kabul ve tescil etmesi" anlamına geldiğini de görmüyor.
    Bitmiş kavgada destek bekliyor.

    YanıtlaSil
  2. Yağmur ATSIZ'dan alıntı:
    Türkiye fevkalâde kritik ve muhâtaralı bir devreden geçiyor.

    Zâten 1040 Dendânekan Meydan Muhârebesi ile bu yeni yurdumuza ilk adımları atmaya başladığımızdan bu yana geçirdiğimiz kritik ve muhâtaralı OLMAYAN günleri saysanız muhtemelen üç hâneli bir rakama ulaşamazsınız... Neyse...

    Hâlen yaşamakda bulunduğumuz kritik ve muhâtaralı günlerin sebebi, bütün Önasya’da, dikkat buyurulsun yalnızca bütün Ortadoğu demiyorum, bütün Önasya’daki derinlemesine sarsıntılar ve köklü değişimlerdir.

    Bu havzanın tekmil politik, ekonomik ve sosyal yapısı, örgüsü değişiyor ki bunlardan hiç biri zâten öbürlerine bağlantısız düşünülemez. Birinde husûle gelmeye başlayan değişimler “organik” olarak diğerlerine de sirâyet eder. Bir kere bu bölgeyi incelerken aslâ unutulmaması gereken hususlardan biri şudur:

    Önasya politik bakımdan, temelinde “gayrıtabii” bir oluşumdur!

    Buradaki devletlerden hiç biri, Türkiye de dâhil olmak üzere, tabii sınırları içinde ve tabii şartları altında teşekkül etmemişdir.

    Türkiye’den örnek vereyim. Sırtımda yumurta küfesi bulunmadığı, yâni resmî herhangi sıfata sâhib bulunmadığım için, sâdece bir alelâde gazete yazarı olarak bu konudaki görüşlerimi -tâbir câiz ise- dangıl-dungul ifâde edebilirim:

    Eğer hâlihâzırdaki Türkiye tabii târihî koşullar altında teşekkül etmiş bulunsaydı bugün bu devletde, ağleb-i ihtimâl, Kürdlerle berâber ikili bir -belki federatif yâhut konfederatif- yapı bulunur ve ülkenin sınırları Kürd ağırlıklı tarafda Kuzey Irak ile Kuzey Sûriye’yi de içine alacak şekilde çekilmiş bulunurdu.

    Batıda ve kuzeybatıda ise, Selânik dâhil Batı Trakya ile Bulgaristan’ın Filibe Şehri üzerinden geçen bir hattın güneyinde kalan topraklar bu devletin sınırları içinde kalırdı.

    Ayrıca Ege Adaları ile Kıbrıs da, belki bir iki ufak istisnâsı ile Türkiye’nin parçaları olarak kalırlardı. Zâten târih boyunca hep öyle olmuş ve bu bölgeler Anadolu’nun birer uzantısı şeklinde ele alınmışlardır ki hakıykat de zâten budur.

    Fakat 1850’lerden îtibâren takrîben tamâmı Batılı büyük devletlerin entrikaları ve kaba kuvvet kullanmaları sonucu bu sınırlar sun’î şekilde ve ora devletlerinin tabii yapıları göz önünde bulundurulmaksızın, tam tersine bu verilere kasden ters düşerek sürekli ihtilâf kaynakları oluşturmaları amacıyla çekildikleri için buralara huzûrun gelmesi imkânsız kılınmışdır.

    Günümüzde bölge halklarının başlarına gelen felâketlerin hemen hepsi işte bunun ceremesidir!

    Bana kalırsa bu konularla ilgilenenler, aktüel gelişmeleri de hiç arka plana itmeksizin işte bu kısaca tasvîr etmeğe çalışdığım gayyâ kuyusundan nasıl çıkabileceğimiz meselesine odaklanmalıdırlar. Bu arada, manzaranın bu fecî şekilde sürüp gitmesini kendi çıkarlarına hâlâ uygun gören “dost ve müttefik” (!) devletlerin yeni bir ketemperesine her an gelebilecekleri tehlikesini de aslâ akıldan çıkarmayarak.

    YanıtlaSil